Politika    Jenosit    Diaspora    Kimlik      Tarih          Dil       Alevilik      Baskı      Duyuru       Sanat       Munzur     Forum      Linkler    Cografya    Yayinlar    Muzik
 
   

Zazaki
Français
Laz
Türkçe  
Armenian
Suryani
Deutche
Kurmanc

English
Yazidi
Pontus


Anasayfa

 

 

 

 

Xezal...

Elif ORHAN


Birden bana seslendiğini duydum. -“Heval …. Saçımi bağlar mısın? Hemen yanına gelip ıslak saçlarını taradım. şevkatle, sevgiyle, incitmemeye çalışarak, tıpkı ninemin benim saçlarımı taradığı gibi saçlarını tarayıp bağladım. Bana yönelen bakışlara aldırmadım. Akşam koğuş toplantısında gözdeler ve yapay radikalciler beni topa tuttular; hiç umursamadım.
Bahar gülüşlü Xezal için hep bir şeyler yazmak istedim. Kaç defada bir şeyler karaladım da, ancak yüreğimden gelen bir sızı hep bunu erteledi, ya da yazdıklarıma tam istediğim temayı veremiyordum.

Hep bir şeyler eksik kalıyordu. Belkide yüreğim kaldıramıyordu; galiba doğru olan da buydu.

Parlak kocaman gözleri vardı. Bu gözleri ben akrabası olan Jiyan’da da sonra görmüştüm. Onu ilk gördüğüm zaman şok olmuştum. Gözlerime inanamadım, tüylerim diken diken olmuş, sanki damarlarımdaki kan çekilmişti. Ne korkunçtu. İçimi müthiş bir acıma, dehşet bir korku ve korkakça bir şevkat kaplamıştı.

Beni bağışla parlak gözlü, bahar gülüşlü Dersim Sürgünü kız. İnan çok ürkmüştüm. Bana müthiş bir acı ve ürküntü vermiştin.

Karlı bir şubat günüydü. Havada çok soğuktu. Yeni olduğum için eski bir arkadaş eşliğinde nöbetteydim. Birden redaksiyondan tanıdık bir bayanın elinde sana yönelik tutulan silah ve senin arkan sıra yürüyordu.

Bekaa vadisinin soğuğundan sen karın içinde çıplak ayakla terlikliydin. Garip bir şey daha dikkatimi çekti. Ellerini öne doğru uzatmış, parmaklarını açarak yürüyordun. Tuhaf bir yürümeydi. Dehşetle sana bakakalmıştım. Yüreğimi dağlayan inilti de senden geliyordu. Sonra bir yerde durdunuz. Elinde silahı olan bayan sana yaklaşarak pantolonun önünü açmaya çalıştı. Senin ellerin yine öyleydi. Kollarınla sen de yardım ediyordun. Tuvalete çıkarıldığını yanımdaki bayan arkadaş söyledi. Şok ve şaşkınlıkla bakakalan beni dürterek.

-„Bakma, o alçak bir ajandır. Devlet onu buraya hazırlayarak başkanı öldürmeye göndermiş. Başkana ulaşamayıncada değerli bir arkadaşı düşürmeye çalışmış; başaramayınca da onu vurdu. Parti yine de büyüklüğünü gösterdi. Bak onu öldürmedi. Kendini partiye açma şansını verdi; kendi yoz, düşman kişiliğini açsın diye. Ancak, alçak hala kendini, amacını partiye açmıyor".

Donup kalmıştım. Bana bununla ilgili birilerine soru sormamamı, merak etmememi de ekledi.

Dağlardan gelen özgürlük sesleri beni etkilemişti. Kendi çevremde bir çok şeylerin ilkiydim. Öne çıkmış, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve üniversiteliydim. Asi ve dik başlıydım da. Kendimi bir bütün olarak mücadeleye katmak için gelmiştim. Yüreğimde özelde Dersim, genelde Kürt halkına yaptığı zulümden dolayı Türk devletine dinmeyen kinim ve öfkem vardı. Hep „ajan" kelimesini duyardım anlatımlarda, kitap ve yayınlarda. Ancak açıkcası o güne kadar ben hiç ajan görmemiştim. Galiba „ajan" denince, hani kitaplarda ya da masallarda iri yarı, herkül gibi, karanlık bakışlı, hilekar türü şeyler düşünmüştüm. Ancak sen bu çizilen tabloya hiç benzemiyordun. Çok narindin. Kocaman parlak güzel gözlerin, daha sonraki süreçlerde bir iki defa kaçamak yakaladığım bahar gülüşün beni şaşırtmıştı. Nazlı ve asi büyütüldüğün öyle belli oluyorduk ki. Bu görünüş bana hiç yabancı gelmemişti. Tersine tanıdık ve aşinaydı. Senin aylarca bu vaziyette tuvalete çıkarıldığını gördüm. Bizim iki haftada bir 15 dakikalık banyo hakkımız vardı. Çamaşırlarımızı da yıkıyorduk. Merakla, fark ettirmeden seninde banyo yapıp yapmayacağını izledim, ancak hiç raslamadım. Kimsede bu konuda bir şey söylemedi.

Bilmiyorum sen izlemiş miydin? Hani Yılmaz Güney yapımı, Tarık Akan’ın başrölü oynadığı, ismini hatırlayamadığım bir filmi anımsadım. Oradaki kadın zina ettiğinden şüphelenildiğinden, hapiste olan kocası dönmeyene kadar banyo yapması, konuşması yasaklanmıştı. İkinizin çaresizliği ne kadar da benziyordu. Sesizce ölümü beklemek. Belkide bir gün sonrasını düşünemiyordun. Filmdeki kadın aylar sonra banyo yapınca, bedenine dökülen suyun bıraktığı garip duyguyu hasret ve acıyla anlatıyordu. Acaba sen neler hissettin. Senin ile konuşmak her türlü diyalog yasaktı. Seninle yanlızca gardiyanların ve yönetimdeki bazıları konuşuyordu, yani sorgulanıyordun.

Aylar sonra bir akşam yemeğinden sonra bizi dershaneye çağırdılar. Bir ajanın mahkemesi varmış. Dershanede toplandık. Nefeslerimizi tutarak hangi tehlikeli, xain ajanın getirileceğini bekledik. Önce mahkeme heyeti (ki bunlar hakim, savcı ve sekreterden oluşuyordu; genelde yönetimden seçilirdi) gelip yerlerini aldılar. Üstlerinde -tam olarak hatırlayabiliyorum- galiba amblem ve sembolik kıyafetler vardı. Bizi yerlerimize oturtarak kısa bir açıklama yaptılar.Sonra iki silahlı gardiyanla seni getiririp, senin için önceden hazırlanan sanık yerine yerleştirdiler. İlk şaşkinliğim geçince ilk defa senin ellerinin sargılı olduğunu farkettim. Derken iddianameyi okudular. Senin değerli bir arkadaşı önce düşürmeye çalıştığını,sonrada vurduğunu belirttiler. Ayrıca Dersim sürgünü olduğunuzu, kürtlüğünüzü kaybettiginizi, senin yoz, Kemalist, Kürtlükten uzak ve bir bütün olarak Dersim kisiliğinin iflah olmaz özeliklerini taşıdığını, çok tehlikeli biri olduğunu ellerindeki iddianemeden okudular. Senin elinden buruşuk kağıt bir mendil vardi. Sargılı ellerinle arada bir zorlanarak burnunu siliyordun; nezleydin, (galiba kaldığın „uygulama „ dedikleri hücrede yakacak soba da yoktu.)

Sen söz alarak, ajan, ard niyetli olmadığını, ülkeden uzak büyüdüğünü, Kürtlügünü kaybettiğini ve mücadele etmek için buraya geldiğini belirttin. Dersim kisiliğinin özeliklerini de taşıdığını kabul ettin.

Senin hukuk ögrencisi olduğunu orada öğrendim. Yani senin katılımın bilinçli, bilerek bir katilimdi. Aydın, okuyan, kavrama düzeyi yüksek biri olduğunu söylediler. Bu da sanki bir suçmuş gibi ifade edildi. İşte böyle!

Aydınlık bakışlı, bahar gülüşlü Dersimli asi kız. Hem Dersimli olmak suçtu, hem de aydın, okuyan olmak suçtu. Bunu geç öğrendin galiba.

Mahkeme heyeti seni ölüm ile cezalandırılmanını talep etti. Bu konuda hazırlanan yapıdan bazıları kalkıp senin ne kadar tehlikeli olduğunu, Dersim kişiliğinin bütün iflah olmaz yanlarını aldığını, Kemalizmden beslendiğini söyleyerek cezalandırılmanı istediler.(Hele birde söylemesinler; Kuran hakkı için onlar da yakında senin gibi tehlikeli ajan iddiasıyla mahkemeye çıkarılır, akibetleri sana benzer ya da gizli infazla halledilirlerdi) Yapı bu konuda tecrübeliydi. Nihayet oy birliğiyle sana ölüm cezası verildi.

Ancak mahkeme heyeti partinin (parti denince yanlızca Apo anlaşılır) insanlık ailesi olduğunu, kişileri kazanmak için tekrar şans vereceğini belirterek ve partinin bir kere daha büyüklügünü gösterek sana bir şans verdiğini, idamını ertelediğini açıkladılar. Senin koguşta yaşama dahil edildiğini, iflah olmaz kişiliğini önderliğin cözümlemelerini okuyup bilince çıkararak kendini partiye açmanı belirterek mahkemeyi kapattılar.

Karar „biji serok apo" sloganıyla alkışlandı. Sonra seni gardiyanların alıp götürdüler.

Ertesi gün sabah sporundan döndüğümüzde seni koğuşta gördüm. Yeniler, duygusal olan arkadaşlar farkettirmeden sana ya acıyarak, üzüntülü ya da korkarak kacamak bakışlar atarak korku ile senden uzak durmaya çalışıyorlardı. Özellikle Apo’nun yanından gelen gözdeler, yönetimin gözüne girmek isteyenler sana yapay bir kin ile bakıyordular. Burada da senin ile konuşmamız ve senin bize soru sorman yasaktı.

Ben senin ajan olduğuna bir türlü inanmadım; bana inandırıcı gelmiyordu. Yüreğim sana yanıyordu. Dinci olmadığım halde içimden senin için dualar ediyordum. Senin ile her türlü iletişim kurmak ve uzun bakmakta yasaktı. Her kes kendinden korkuyordu. Bilirsin Apo’nun taktiğiydi. Herkes herkesi izlemekle, rapor denilen olayla ispiyonlamakla görevliydi.

Ellerin sargısı açılmıştı. Bazen bizim ile yemek yerken ve ekmeği koparmaya çalışırken parmaklarından ekmeğe kan ya da irin bulaşırdı. Yaralı parmakların ile çabalıyordun; zorlanıyordun. Bazılarının midesi kaldirmiyordu. Ayrı yemek için bahaneler yaratıyordular. Ben sana bakmamaya çalışarak lokmaları boğazıma dizer gibi acele ile yutardım,. Halbuki yemeği çok yavaş yiyen biriyim. Galiba sana yüreğiminin yandığını kaçamak bakışlarımdan sen de farkettin. Koğuşa girdiğimde ya da sen geldiğinde kaçamak bakışlarla beni arıyordun. Bana gelen sert eleştirilerde acılı yüzün daha da acılaşırdı.

 

 

 

Back to Top