Demir Küçükaydin
Türk Nedir?
Demir Küçükaydin
Kaynak: KÖXSÛZ
Bundan yüz yıl önce, batılının Türkiye dediği topraklarda, ne
kültür ne de soyca “Türklük”
denen şeyle zerrece ilgisi bulunmayan çok küçük bir şehirli aydın
azınlık dışında, kimse
kendini Türk olarak tanımlamıyordu. İnsanlara sen nesin diye
sorulduğunda, onlar
Müslüman’ım, Kızılbaşım, Çerkezim, Türkmenim, Yörüküm, Kürdüm,
Arnavutum diyorlardı
ama Türküm demiyorlardı. Olağan kullanımda Türk sözcüğünün politik
bir anlamı olmadığı
gibi, bir etniyi ya da dil konuşan insanları değil, Türkçe konuşan
göçebe ya da köylü ve
yoksul Müslümanları kategorize etmeye yarayan kaba ve görgüsüz
anlamına gelen; devlete
egemen Müslüman kastın kullandığı bir hakaret sıfatıydı. Osmanlı
Padişahına “Türk” dense,
kendine hakaret edildi diye diyenin kafasını vurdururdu.
Ve bu gün ise Türkiye Cumhuriyeti denen devletin toprakları üzerinde
milyonlarca insan
kendisini binlerce yıldır var olmuş bir Türk ulusunun torunları
olarak tanımlıyor. Osmanlı’nın
bir Türk devleti olmadığı ise, artık o Türklerin kavrayış gücünün
ötesinde.
Osmanlı devletini “Türkiye” ve ona egemen olan Müslüman kastı
“Türkler” olarak
tanımlayanlar Batılılardı. Yani Türk ve Türkiye isimleri bile, bu
gün Türkiye denen
topraklarda yaşayan insanların kendilerini ve ülkelerini tanımlamak
için kullandıkları isimler
değil, onlara batılı devletlerin verdiği isimlerdi. Tıpkı “Kongo”,
“Rodezya” gibi. Bu gün
kendine Türk diyenlerin hor gördüğü Afrikalılar, sömürgelikten
kurtulduklarında, ilk
yaptıkları iş, Batılı beyaz adamın kendilerine verdiği adları
reddetmek oldu ve kendilerini ve
ülkelerini kendi verdikleri adlarla adlandırmayı denediler;
ülkelerine “Zaire”, “Zimbabwe”
dediler. Ama Türkler, ülkelerini ve kendilerini Batılının verdiği
isimle anmakta bu güne kadar
hiç bir sorun görmediler.
Aşağı yukarı her ulus uydurulmuş bir tarih ve unutulması gereken bir
geçmişe sahiptir. Çünkü
ulusların tarihi yoktur ve bunun yaratılması gerekir. Bütün uluslar
için normal olan bu özellik
Türk ulusunda saçmalığın zirvelerine varır ve hasta, şizofrenik bir
ruha yol açar. Kimi
insanlar vardır, daha doğarken hasta ve sakat olarak doğarlar, kimi
uluslar da öyle.
Alman Emperyalizminin Hint yolu ve Rusya’yı güneyden çevirme
planlarının ihtiyaçlarına
uygun bir uydurmadır Orta Asya Türklüğü. Egemenliğini sürdürecek son
çare olarak bu
Türklüğe sahiplenen Osmanlıya egemen Müslüman devlet kastının ne
soyca ne de kültürce
Anadolu’daki Türkmen ve Yörükler kadar olsun bu dünyayla bağlantısı
yoktur. Osmanlı
Bizans’ı fetih ettiğinde onun tarafından fetih edilmiştir ve
Bizans’ın devamıdır. Bu fatihler
sadece daha önce İslamlık zırhıyla kuşandıkları için, Bizans
tarafından din ve dil olarak fetih
edilemediler. Onun haricinde, müzikten mimariye, mutfaktan vücut
diline kadar her şey
Bizanslıdır bu devlete egemen kastta. Ve son olarak Türklük, liman
şehirlerinde palazlanan ve
29
Rum ve Ermeni burjuvazisiyle rekabet içinde, dayanacağı bir ulus
yaratmak ve ona dayanmak
Yahudi burjuvazisinin ihtiyaçlarına da cuk oturmuştur. Bu nedenle en
ateşli Türk
milliyetçilerinin Yahudilerden çıkması bir rastlantı değildir. Bu
burjuvazinin Kültürü de, tıpkı
müslüman devlete egemen Kast gibi tipik doğu Akdeniz - Bizans
kültüründen başka bir şey
değildir. Alman Emperyalizmi, Bizanslı Müslüman devlet kastı ve
Levant’ın Yahudi
burjuvazisinin çakışan ihtiyaçlarına uygun olarak yaratılmış bir
ulustur Türkler.
İtalyan siyası birliği gerçekleştiğinde d’Azeglio’nun: “İtalya’yı
yarattık, şimdi de İtalyanları
yaratmalıyız” dediği gibi, Osmanlıya egemen Müslüman devlet kastı,
önce Türkiye’yi yarattı
ve sonra, Allah’ın insanı kendi suretinde yaratması gibi, Türk ulusu
denen şeyi kendi
suretinde yarattı. Türk ulusunun suretinde yaratıldığı; ona
karakterini veren nedir?
Bizans Kültürü demek ise, her şeyden önce, Rum ve Ermeni kültürü
demektir. Bu gün bile
dünyanın her hangi bir yerinde bir Rum ve Ermeni ile karşılaşan şunu
görür: din ve dil
haricinde (Hatta dil bile ortaktır, çoğu Türkçe bilir ve konuşur.)
Türkleri Rum ve
Ermenilerden ayırmak olanaksızdır. Yani önce Türkiye’yi sonra da
kendi suretinde Türk
ulusunu yaratan Müslüman devlet kastı tıpkı Rum ve Ermeni gibi bir
Bizanslıdır. Ve
dolayısıyla bu kastın kendi örneğinde yarattığı Türk de.
Ama bu Ulus var oluşunu Rum ve Ermenileri yok etmeye borçlu
olduğundan, gerçek
kimliğini unutmak ve hafıza kaybına uğramak zorundadır. Bu da ona
hasta ve şizofrenik bir
karakter verir.
Türklük denen şey, yüzde doksanıyla hafıza kaybına uğramış yaşayan
Rumluk ve
Ermenilikten başka bir şey değildir. Ya da hafıza kaybına uğramış
yaşayan Bizanslılıktır.
Ama o, varlığını bu gerçeği inkar ve unutma üzerine
temellendirmiştir. Diğer bir deyişle Türk,
aslını inkar eden bir haramzadedir. İnanmayan Türk ve Müslüman
burjuvazinin servetlerinin
kaynağını araştırsın. Hepsinin kaynağında Rum ve Ermenilerin imhası,
sürgünü ile edinilmiş
bir ilkel sermaye birikimi vardır.
Türklerin bir ulus olarak bu şizofrenik ruh hastası durumundan
kurtulabilmeleri, kendi
geçmişlerini inkardan ve unutmadan kurtulmaları için ulus olarak bir
tür toplumsal terapi
görmeleri gerekiyor. Ama günahları ile öylesine bütünleşmiş ve
onların öylesine esiri olmuş
bulunuyorlar ki, kendi güçleriyle bu çürüme çemberinden çıkmaları
olanaksız. Bu yönde
küçük kimi kültürel hareketler dışında hiç bir toplumsal ve siyasi
hareket yok. O küçük
kültürel hareketler de varlığını her şeyden önce yükselen Kürt
hareketine borçlu.
Kürt hareketi Demokratikleşme ve Orta Doğu projelerinde bir başarıya
ulaşabilirse, bu
Türklerin hafıza kaybından kurtulup kendi gerçek kimlikleriyle
barışmasının yolunu açabilir.
Dünyadaki ve bölgedeki iktisadi gelişmeler ve zorunluluklar bu
değişimi zorluyor ama o
kendi egemenliğini sürdürebilmek için Türklüğü yaratan ve hala
gücünü koruyan Osmanlı-
Bizans’ın devlet kastı bu değişikliğin en büyük engeli olmaya; kendi
hastalığını tüm topluma
zorla bulaştırmaya devam ediyor. Türkler’in olağan bir sağlıklı
gelişim için “baba katili”
olmaları gerekiyor. “Baba”yı öldürmeden bağımsız bir kişilik
gelişemez.
26 Eylül 2000 Salı
demir@comlink.de