Français   Armenian   Lazuri  Türkçe   Zazaki   Kurmanci   Deutche   English

 

TSK, DERSİM, SOSYAL GERÇEKLER VE SOSYAL BİLİMLER

 MEHMET YILDIZ

07. Ekim 2006

1. GİRİŞ
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, Harp Akademileri 2006 -2007 eğitim öğretim yılının açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler Vakfı'nın (TESEV) İsviçre merkezli 'Silahlı Kuvvetleri Denetleme Merkezi' adlı kuruluşla ortaklaşa hazırladığı 'Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim' almanağını hedef aldı (3 Ekim 2006 tarihli Radikal gazetesi).

Türk generallerinin otoritelerini sorgulayan herkesi düşman ilan etmeleri yeni bir şey olmamasına karşın, bir araştırma kuruluşunun cepheden düşman ilan edilmesi ve ülke için çok tehlikeli görülmesi bir ilktir. Anti-militarist propaganda yapmakla militarist devletin işleyiş mekanizmasını tüm çıplaklığıyla açığa çıkarmak çok farklı şeylerdir. Baskı altındaki insanların iyi bir vizyona sahip olmaları yeterli değildir. Sosyal gerçekler hakkında epistemik (bilgi veya bilginin geçerlilik derecesi ile ilgili olan) olarak objektif olan bilgiye sahip olmak da önemlidir.

Türkiye’de sosyal bilimlerin tarihi neredeyse cumhuriyetin tarihi kadar eskidir. Ancak sosyal bilimler bugüne kadar devlet ve ordu yöneticilerini bu kadar rahatsız etmemişlerdi. Sosyal bilimciler arasında devlet yöneticilerini bir hayli rahatsız eden tek tek eğitim görevlileri oldu. Ancak bu gibi kişisel yayınlar veya çıkışlar Türkiye’de sosyal bilimler alanında kurumlaşmış ciddi bir çalışmanın yapıldığının kanıtları sayılmazdı. Sosyal bilimlerin Türkiye’de ciddiye alınır akademik bir başarısı yoktur. Eğitim programlarının genel olarak çok kalitesiz olmasının yanı sıra, ciddi bir araştırma da yapılmıyordu. Çünkü bir ülkede fikir özgürlüğü ve dolayısıyla üniversite özgürlüğü olmadan ciddi bir sosyal araştırma yapılamaz. AB sayesinde bir ölçüde fikir özgürlüğü elde edilince ve yine AB’nin doğrudan desteği ile ciddi araştırma kurumları oluşturulunca sosyal araştırma yapmak mümkün hale geldi.

TESEV’in araştırmaları, araştırılan konular hakkında toplumun objektif bir bilgi sahibi olmasını sağlamaktadır. Ne varki devlet yöneticileri bu araştırmalardan azami derecede yararlanmak yerine araştırmayı yapanlara saldırmayı tercih ediyorlar.

Objektif bilgi bir toplumun ekonomik, sosyal, ahlaki, kültürel, teknik vb. ilerlemesi için çok önemlidir. Objektif bilgi olmadan bu alanlarda ilerleme sağlanamaz. Nitekim Türkiye’de ciddi bir ilerleme sağlanamıyor. Türkiye demokratik bir ülke değildir. Türkiye’nin ekonomisi giderek kötüye gidiyor. Türk toplumu kültürel ve ahlaki bir bunalım yaşıyor. Türkiye diplomatik arenada soykırımcı olduğu halde bu gerçeği inkar etmekte ısrar eden bir ülke olarak tanınıyor. Türkiye doğumlu insanların Avrupa’da politika yapabilmek için Ermeni soykırımını inkar etmediklerini beyan eden bir açıklama yapmaları gerekiyor. İnkarcı konuşmalar yapanlar insanlığa karşı suç işlemiş şahıslar olarak kabul edilerek tutuklanacaklardır. Türkiye’de çok sık bir biçimde politik bunalımlar da yaşanıyor. Bütün bu olumsuz gelişmelerin yaşanmasında objektif bilgiye sahip olmamanın veya olamamanın payı büyüktür.

Dersimlilerin düşünce oluşturmakta sosyal bilimlerden azami ölçüde yararlanmaları gerektiğini her zaman savundum. Politik arzularımızda realist olup olmamak ayrı bir konu olmasına rağmen, politik düşüncelerimizin (inançlarımızın) epistemik olarak objektif olmaları kesinlikle zaruridir. İlerlemeyi ancak epistemik olarak objektif olan düşüncelere sahip olmakla sağlayabiliriz.

Dersimlilerin genç kuşakları daha düne kadar sol düşüncelerin epistemik olarak objektif olduğuna inanıyorlardı. Dersimliler özellikle Marksizm-Leninizmi sosyal bilimlerin yerine koydular. Politik düşüncelerin bilimselliği iddiası, vaat edilen cennet kadar çekici oldu. Bu düşüncelerin bilimsel olduğuna inanılmasaydı belki de vaat edilen cennete de inanılmazdı.

“Biz her türlü baskı ve sömürüye karşıyız ve özgürlük istiyoruz” diyen bütün partilerin gerçekte özgürlük yanlısı olmadıklarını biliyoruz. Dahası, özgürlük yanlısı olmak politik düşüncelerinize otomatik olarak epistemik bir sağlamlık sağlamıyor. İlerici ve özgürlükçü olduğunuza inandığınız halde, politik düşünceleriniz epistemik açıdan generallerin düşünceleri kadar temelsiz yahut zayıf olabilir.

Radikal solculuk veya rejim muhalifliği Dersim toplumuna çok büyük zarar verdi. Marksizm-Leninizmin bilimsel olduğuna inanan Dersimli genç kuşaklar Dersim toplumunun ana/temel değerlerine saldırdılar. Dersim itikatı, hukuku, kültürel değerleri ve normları büyük bir saldırıya uğradı. Toplumun kültürel değerleri, ilişkileri ve statüleri fonksiyonsuz hale gelince her türlü irrasyonel politik aktivist Dersim’de başarılı oldu.

Bu kuşaktan politik aktivistler Dersim toplumunun naifliğini fikirlerindeki universal ikna kuvveti ile birbirine karıştırdıkları için hâlâ medeni ülkelerde bile o “muzaffer” günlerin hayaliyle yaşıyorlar. 2006 yılında ve özgür koşullarda bile Marksizm-Leninizmi savunuyorlar ve Dersimlileri bu inançlarını paylaşmaya çağırıyorlar.

Dersimlilere Marksizm-Leninizm veya ulus-devlet kuruculuğu propagandasının yapılıyor olması bir felaket sayılmayacağı gibi normal koşullar altında bu bir problem de değildir. Ancak Dersim kültürel kimliğini savunmayı bütünüyle bu gibi grup ve kişilere bırakmak yanlıştır. Bu kimliği Birleşmiş Milletler’in (BM) tanımları çerçevesinde savunan insanların mainstream bir hareket oluşturmaları gerekiyor. Bu gibi mainstream bir hareket oluşmazsa sosyalist, ulus-devlet kurucusu vb. gibi Dersimli gruplar kendi aralarında kavga edip dururlar. Dersim toplumunun bütünüyle yok edilebileceği tehlikesi bize çok büyük bir acı veriyor. Bu acının motive ettiği insanların öne çıkması ve hareketin asıl yükünü omuzlamaları gerekiyor.

Politik veya ideolojik tercihlerini Dersim kültürel kimliğine özgürlük isteme talebinin önüne koymayan grubun ana grubu oluşturması gerekir. Hiç kuşkusuz rasyonalizm, hümanizm, insan hakları savunuculuğu ve demokratizm de sonuçta politik bir tercihi gösterir. Ancak bu ögeler otantik Dersim kültürü içinde olan ögelerdir. Dahası ve en önemlisi, bu gibi politik tercihler mainstream bir etnik-kültürel kimlik mücadelesinin önünde herhangi bir engel teşkil etmezler. Bizim asıl ihtiyaç duyduğumuz mainstream bir kültürel özgürlük savunuculuğudur.

Dersim etnik-kültürel kimliğine özgürlük isteyen insanların düşünce oluşturma metodu TSK’nın değil TESEV’in metodu olmalıdır. TSK’nın yöntemi yalnızca faşistlerin, ırkçıların, gericilerin yöntemi olmayıp aynı zamanda rejim muhaliflerinin büyük çoğunluğunun da yöntemidir. Dolayısıyla bilimsel olmayan yöntemlerle oluşturulan politik düşünceler renklerine bakılmaksızın akıl, mantık, deney ve kanıtın yardımıyla epistemik bir teste tabi tutulmaları gerekiyor. Düşünce oluşturma alanında gerçek ilerleme ancak bu yöntemle sağlanır.

Sosyal bilimlerin temel iddiası toplum hakkında epistemik olarak objektif olan bilgi üretmektir. Sosyal bilimlerin genel olarak bunda çok başarılı olmadıkları ve bugüne kadar üretilen genel bilginin çok da abartılmaması gerektiği konusundaki düşüncelerimi okur daha önceki makalelerimden biliyor. Bu makalede sosyal araştırmanın kurallarına uygun bir biçimde yapılması kaydıyla toplumun ilerlemesine hatırı sayılır bir katkı yapılabileceğini göstermeye çalışacağım.

Sosyolojinin genel teorik ve metodolojik sorunlarını ana hatlarıyla ele aldıktan sonra, TESEV’in adı geçen araştırmasını inceleyerek objektif bilgi ile subjektif bilgi arasındaki büyük farkı göstemek bu makalenin amacını oluşturmaktadır. Pratik amaç ise, yukarıda da belirtildiği gibi, Dersimlilerin toplumla ilgili düşünce oluştururken TSK’nın değil, TESEV’in yöntemini kullanmayı tercih etmelerini sağlamaktır.


2. MODERN SOSYOLOJİNİN TEORİK VE METODOLOJİK SORUNLARI


2.1 Gelenekler Arasındaki Uyumsuzluklar

Sosyolojinin teorik ve metodolojik sorunlarının ele alındığı pek çok yerde, adı geçen disiplinin uyumlu bir teorik külliyatı olmadığı için, “teorik sosyoloji” yerine bu perspektifler “sosyal teori” olarak tanımlanırlar. Şüphesiz “teorik fizik” yerine “fiziksel teori” vb. demek de mümkündür, ancak sosyolojideki zorluk bu teoriler arasında bir uyumun olmaması ve her teorinin kendine özgü bir araştırma sahası yaratmamasıdır. Fizikteki mainstream teoriler fizikteki branşları temsil ederler. Sosyologlara göre sosyolojik perspektiflerin tümünün “insan davranışını anlamak” gibi ortak bir hedefi vardır (Wallace § Wolf, 1999), ancak bu perspektiflerin sunduğu açıklamalar birbiriyle çelişmektedirler. Dolayısıyla teorik sosyoloji yerine kullanılan “sosyal teori” veya “sosyolojik perspektif” gibi kavramlar bu teorilerin çelişir olmak şeklindeki temel bir zayıflığını gizliyor. Nitekim bu teoriler yahut perspektifler arasında yapacağınız bir gezinti epistemik bir travma ile sonuçlanır. Soruna yakından bakıldığında “perspektif” kavramının kendisi epistemik bir relativizmi, yani birden fazla olan konseptüel şemayı (conceptual scheme) yahut referans çerçevesini (frame of reference) öngörür.

Örneğin, Wallace ve Wolf’a göre sosyal [sosyolojik M.Y] teoriler en azından dört ana konuda birbirlerinden ayrılırlar. Bunlar, metodoloji, araştırma konusu (subject matter), insan davranışıyla ilgili temel savlar ve sosyal teorinin yanıt vermesi gereken temel sorular’dır (Wallace § Wolf, 1999:11). Sosyal teorilerdeki bu gibi bir ayrılık adı geçen teorilerin sosyal yaşamın farklı yönleriyle ilgili olmalarının yarattığı bir uyumsuzluktan kaynaklanmıyor. Diğer bir deyişle, bu farklılık kuantum mekaniğin parçacık hareketleriyle ilgili yaptığı probabilistik açıklamalarla relativite teorisinin deterministik açıklamaları arasındaki uyuşmazlık nevinden bir şey değildir. Bu teorilerin açıklamaya çalıştığı fenomen aynıdır. Ancak aynı fenomenin açıklanışıyla ilgili birbiriyle uyum içinde olmayan bir dizi teori vardır. Bu teoriler empirik veriler tarafından desteklenmedikleri ve birbirleriyle çeliştikleri halde teorik sosyolojiyi yahut “sosyal teori”yi oluştururlar.

Sorunu şu biçimde ifade etmek de mümkündür: 20. yüzyıl epistemolojisinin doğal va sosyal bilimler arasında bir ayrım yapmadan ve daha çok doğal bilimleri hedefleyerek dile getirdiği ve bana göre haksız olan üç temel eleştirisi sosyal bilimler için hiç de yersiz sayılmaz. Bu eleştiriler sunlardır:
1) Teorileri kanıtlayan empirik veriler yoktur.
2) Paradigmalar uyuşmazlık içindedir.
3) A priori teorilerden tümüyle arındırılmış çıkarsamalar (induction) imkansızdır. Çünkü sosyal gerçekler çıplak gözle görülemeyecek kavramlardır ve a priori bir sistem teorisine sahip olmadan sosyal değişkenleri veya objeleri gözlem yapmak suretiyle tek başına anlamak mümkün değildir.

Tabiat bilimlerinin deduktivist modelinin kabulü veya reddinin sosyolojide metodoloji konusundaki temel ayrılığı ifade ettiği söylenir. Makrososyoloji ile mikrososyoloji, sosyolojideki teorik perspektiflerin araştırma konusunun ne olması gerektiği hususundaki ayrılığı sergiler. Makrososyoloji sosyal yapıların geniş çaplı karakteristiklerini incelemeyi esas alırken, mikrososyoloji şahıslar düzeyindeki iletişim ve karşılıklı etkilerle ilgilenir. İnsan davranışı önceden belirlenmiş (determined) ve dolayısıyla somut olarak ortaya çıkmadan önce bilinebilir şey mi, yoksa burada bahis konusu olan önceden belirlenmemiş ve bilinemeyecek olan insan yaratıcılığı mıdır? Bu soruya verilen değişik cevaplar insan davranışı konusundaki tezler bakımından sosyolojide var olan bir diğer temel ayrılığa işaret ederler. Sosyal teorilerin nihai amacı nedir? Bu teorilerin hedefi şeyleri tarif etmek mi, açıklamak mı, yahut ortaya çıkışlarını ve hayat seyirlerini önceden görmek mi? Bu soruya verilen cevaplar adı geçen yazarlara göre sosyolojideki son ayrılık noktasını oluştururlar.

Wallace ve Wolf sosyolojideki bu kaosu yahut başarısızlık durumunu çok büyük bir sorun olarak görmezler. Zira onlara göre en azından tüm sosyolojik perspektiflerin ortak bir hedefi vardır ve bu hedef “insan davranışını anlamak”tır (Wallace § Wolf, 1999: 4). Oysa bu gibi bir açıklama sosyolojideki başarısızlığın açıkça itiraf edilmesi sayılır. Bir bilimin tüm teorik ve pratik başarısı o bilimin anlamaya çalıştığı fenomenin ne olması gerektiği konusunda disiplin içinde sağlanmış olan konsensüsle açıklanmış olması inandırıcı olamaz. Gerçekten de sosyolojik perspektifler arasındaki ortak noktanın bundan ibaret olduğunu söyleyenler sosyolog olmasaydılar, bu gibi bir açıklamanın sosyal bilimleri küçümsemek isteyen insanlar tarafından yapıldığını sanabilirdik. Örneğin, modern fizik kara deliklerin sırlarını çözmekle uğraşırken, insanlar sosyolojinin bu gibi bir “başarısı” ile neden tatmin olsunlar? İnsanların iki asırdır süren çabalar neticesinde daha kayda değer bir başarı görmek istemeleri doğal sayılmaz mı?

Adı geçen yazarlar, sosyolojideki bu kargaşa ve başarısızlık durumundan çok rahatsız olmuş gözükmüyorlar ve bunu aşağıdaki gibi şematize ediyorlar:

Tablo 2.1 Sosyolojik perspektifler arasında bir kıyaslama

Analiz seviyesi Makro Mikro

 
  Fonksiyonalizm
Çelişki Teorisi (Marks, Weber)
 
Sembolik İnteraksiyonizm
Fenomenoloji
Rasyonel Tercih Teorisi
 

 
İnsanoğluna bakış Önceden bilinebilir Yaratıcı

 
  Fonksiyonalizm
Çelişki Teorisi
Rasyonel Tercih Teorisi
 
Sembolik İnteraksiyonizm
Fenomenoloji
 

 
İnsanın sosyal eylemini doğuran motivasyon Değerler Çıkarlar

 
  Fonksiyonalizm
Fenomenoloji
Sembolik İnteraksiyonizm

 

Çelişki Teorisi
Rasyonel Tercih Teorisi
 

 
Bilimsel Yaklaşım Deductive Inductive

 
  Fonksiyonalizm
Çelişki Teorisi
Rasyonel Tercih Teorisi
 
Sembolik İnteraksiyonizm
Fenomenoloji
 

 

Kaynak: Wallace § Wolf, 1999

Bir bilimi normal olarak ilgilendiren hemen hemen tüm konularda bir anlaşmazlığın var olması, belki de bir tek sosyoloji yerine birden fazla sosyolojiden bahsetmeyi daha doğru kılacaktır. Gerçekten de bugün söz konusu olan yalnızca sosyolojik geleneklerin birbirlerinden çok farklı olmaları değil, fakat aynı zamanda sosyolojinin ülkeden ülkeye ve hatta üniversiteden üniversiteye değiştiğidir.

Adı geçen yazarlar tarafından yukarıda dile getirilen sosyolojideki bu dört ayrım noktası kendi başına çok önemli sorunları yansıtır. Fakat bence bu tablo ciddi eksiklikleri ve yanlışlıkları içermektedir.

En başta sosyolojideki önemli ayrılıklar tabloda ifade edilenlerden ibaret değildir. Bu ayrılık noktalarına eklememiz gereken en azından üç önemli sorun daha vardır. Birinci olarak, sosyolojinin mainstream hiçbir teorisi yoktur. İkinci olarak, metodolojik ayrılık sorununun yalnızca deduktivizm-induktivizm tartışmasından ibaret değildir, bu çerçevede quantitative-qualitative (kantitatif-kalitatif) tartışması da önemli bir sorundur. Üçüncü olarak, sosyolojideki empirik veriler intrinsik bir özellik taşımazlar.

Sosyolojinin mainstream teorilere sahip olmadan bir bilim olma iddiasını taşıması en azından çok ciddi bir açıklamayı gerektirir. Keza sosyolojide kantitatif değişkenlerin çok nadir olması, kantitatif tekniklerin ve formüllerin gücünü kendi başına çok sınırlamaktadır. Sosyal verilerin intrinsik bir karakter taşımaması, “empirik araştırma” veya “empirik test” ile kastedilen şeyin fizikteki deney yahut testlere hiç benzemediğini gösterir.

Ayrıca sosyolojinin pek çok ders kitabında (Turner et al, 1998; Collins, 1994; Wallace § Wolf, 1999) “çelişki teorisi” adı altında birleştirilen Marks ve Weber sosyolojisi, gerçekte birbiriyle pek bir ilgisi olmayan ve karşıt sosyolojik tezleri içerir. Örneğin Marks materyalisttir ve insan düşüncesinin, ahlakın, normların, hukukun, felsefenin, ideolojinin vb. bağımsız olmadığını ve bunların genel olarak gerçek yaşam koşulları olarak tanımladığı ekonomik yaşam koşulları tarafından belirlendiğini öne sürer (Marks, 1968[1932]). Buna karşın, Weber kapitalizmin Batı Avrupa’da ortaya çıkışını öncelikle Protestant etikle açıklar (Weber, 2000[1958]). Marks bir pozitivist iken, Weber tabiat bilimlerinin kullandıkları metodla sosyal fenomenin açıklanamayacağını öne sürer ve insan hareketinin subjektif manasını anlamaya çalışan “interpretative” sosyolojinin kuruculuğunu üstlenir. Dolayısıyla bu iki perspektif arasında ne insan portresi (view of human beings), ne metodoloji, ne de insan davranışını şekillendiren temel motivasyon açısından bir benzerlik vardır. Bu durum, diğer şeylerin yanı sıra, yukarıdaki tabloda yapılan sınıflandırmanın aşırı bir basitleştirmeyi ve tek yanlılığı içerdiğini göstermektedir.


2.2 Belli Başlı Metodolojik Sorunlar

Bir önceki bölümde sosyolojide uyumlu teorik bir birikimin söz konusu olmadığını ileri sürdüm. Dolayısıyla sosyolojideki teoriler incelenen konuyla ilgili olarak yalnızca belli bir perspektif sunarlar. Örneğin Durkheim’in intihar teorisi, intihar olayının evrensel bir tarzda açıklanışı değil, yalnızca belli bir perspektiftir. Bu teoriden yararlanmak suretiyle tüm intihar olaylarını çözemeyiz. Bu teori bütün olaylar, zamanlar ve ülkeler için geçerli değildir. Aynı şekilde Marks’ın sınıf teorisi kapitalist toplumdaki sınıf çelişkilerini incelemekte en fazlasından belli bir perspektif sunar. Bu teori bütün olaylar, zamanlar ve ülkeler için geçerli değildir. Özetle sosyal teorilerin belli bir pespektif sunma iddiasını geçen bir `bilimsellik` iddiası olamaz.

Teori yoksunluğunun yanı sıra, sosyal araştırmalar aracılığıyla yapılan ölçümlerin ölçüm olarak da çok sayıda problemleri vardır. Sosyal kavramlar veya değişkenler çoğu kez doğrudan gözlemlenebilen nesneleri ifade etmekten ziyade, insanların kollektif olarak var olduğuna inandıkları sembolik fonksiyonları yansıtırlar. Örneğin, demokrasi, itaat kültürü, aile içi şiddet, hoşgörüsüzlük, milliyeçilik, ayrımcılık vb. kavramların doğrudan gözle görülebilir bir objesi yoktur. Böyle bir nesnellikten yoksun olunca bu kavramları fiziğin ölçüm birimlerini (uzunluk, ağırlık, yoğunluk, hacim vb.) kullanarak ölçemeyiz. Bu gibi değişkenlerin ölçümü çerçevesinde bir dizi dolaylı veriyi bir araya getirerek ancak doğrudan olmayan ve yaklaşık olan bir ölçüm yapabilirsiniz.

Ölçüm zorluğu araştırma sonuçlarının reddedilmesini kolaylaştırıyor. Örneğin Büyükanıt güvenlik örgütlerindeki “itaat kültürü”nün abartıldığını söyledi. Aynı itirazı ordunun kullandığı toplam arazi miktarı konusunda aynı kolaylıkla yapamazdı.

Ölçümlerin bu gibi zorluklarının olması onların suistimal edilmelerini de kolaylaştırıyor. Birkaç yıl önce bir İlahiyat Fakültesi mezunu, kültür bakanlığı adına Çingenelerle ilgili bir “araştırma” yaparak sonuçlarını bir kitap halinde yayınladı. Bu “araştırma”da varılan temel sonuçlardan biri Çingenelerin ahlaksız olduğuydu. Çingeneler bunu protesto edince, söz konusu araştırmacı kendisini bir televizyon kanalında şöyle savundu: “Efendim bu bir hakaret değil, bilimsel bir saptamadır. Ben bizzat Adana’ya giderek Çingenelerle konuştum.” (Araştırmacının bu savunması bana başka “sosyolojik” tahlilleri de hatırlattı). Bundan çıkarılması gereken sonuç, sosyal araştırmanın çok gülünç bir tarzda yapılabileceği ve çok kolay suistimal edilebileceğidir.

Daha önce de belirttiğim gibi, araştırma konusunu seçmek kendi başına çok büyük bir önem taşımaktadır. Tıp bilimcilerinin veya fizikçilerin araştırma konularını seçmekte de yüzde yüz bağımsız oldukları söylenemez. Araştırma projelerinin finansmanı sağlanmadan araştırma yapılamayacağına göre, para kaynaklarını elinde tutan güçlerle belli bir anlaşma içinde olmak şarttır. Ancak sosyal araştırmacıların bağımsız proje oluşturma şansları daha azdır. Bu nedenle sosyal araştırma adına bütünüyle iktidara hizmet eden sözde bilimciler pozisyonuna da düşülebilir. Araştırma konusunun ne olacağına karar vermek onun için çok önemlidir. Örneğin TESEV 'Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim Almanağı’ yerine irtica olayını araştırsaydı TSK bundan çok memnun kalırdı. Keza çok uluslu sermaye şirketlerinin öncelikleri BM’nin önceliklerinden farklıdır. Bu şirketler için çalışan araştırmacılar bu öncelikleri dikkate almak zorundadırlar. Bu araştırmacılar BM’nin araştırmacılarıyla aynı öncelikler sırasına sahip değildirler.

İkinci olarak, iyi sosyal araştırmalar yapmak için araştırmacıların önceden belli ahlaki/manevi tercihler yapmaları gerekiyor. Örneğin BM’nin İnsani Gelişme Raporunu hazırlayan bürosunun önceden yaptığı normatif tercihler araştırma konularının neler olması gerektiğinde tayin edici oluyor ve bu nedenle insanoğlunun en önemli sorunları olan açlık, temiz içme suyu kaynaklarından yoksunluk, yoksulluk, eşitsizlik, Aids salgını, temel sağlık ve eğitim hizmetlerinden yoksunluk gibi sorunları inceleniyor. Bu büronun yıllık araştırma raporlarında demokrasi, insan hakları, çok kültürlülük, uluslararası ve cinsiyetler arası eşitlik vb. değerler savunuluyor. Bunlar normatif tercihlerdir. Ancak bu gibi normatif tercihler örneğin faşist ülkelere ait insani gelişme istatistiklerini olduğundan da düşük göstermeyi asla doğurmuyor. Bu büronun araştırmacıları verilerle asla oynamazlar. Ancak bu büro uluslararası büyük şirketlerin denetiminde olsaydı, araştırma konuları büyük olasılıkla bunlar olmazdı. Normatif tercihlerin etkili olması verilerin çarpıtılma olasılığı anlamında yorumlanmamalıdır. Uluslararası sermaye şirketlerinin araştırmacıları BM araştırmacıları kadar dürüst ve profesyonel davranabilirler. Fakat araştırma konusu farklı olunca araştırmanın pratik yararı da ister istemez farklı olur.

Üçüncü olarak, sosyal gerçekler var oluş tarzları (ontoloji) bakımından subjektif olmaları, araştırmaların çok büyük bir titizlikle yapılmaları durumunda bile ölçüm sonuçlarını her zaman tartışmalı kılıyor. Örneğin bir ülkedeki demokrasi düzeyini o ülkenin toplam yıllık otomobil üretimi gibi ölçemeyiz. Otomobiller sayılabilir (kantitatif) bir özelliğe sahip oldukları halde, demokrasi sayılmayan (kalitatif) bir değişkendir. Araştırmacılar burada bir dizi dolaylı veriyi bir araya getirmek ve son derece ekonomik ve rasyonel bir dil kullanmak suretiyle bir saptamada bulunabilirler. Özel bir araştırma cihazı veya teknolojisi kullanamadığına göre bilimsellik iddiası sağduyulu olma iddiasını çok geçmez.

Bütün bu zorluklara rağmen iyi yapılan sosyal araştırmaların sonuçları epistemik olarak objektif olan bir bilgi sağlarlar ve bu bilgi kullanılarak toplumsal ilerlemeye bir katkı sağlanabilir. Bunu TESEV’in adı geçen araştırmasını inceleyerek göstermeye çalışacağım.

3. ALMANAK

Politik rejimlerin özelliklerini objektif bir biçimde sergilemek mümkündür. Objektif tanımlamaların eleştiri gibi normatif veya politik tercihleri hiç yansıtmayan nötr açıklamalar olmaları şart değildir. Örneğin TESEV Türk devletinin militarist değil, şeffaf ve demokratik bir hukuk devlet olmasını istiyor. Fakat bu durum onun generallere iftira atabileceği veya köy korucuları ile ilgili verileri çarpıtabileceği anlamına gelmiyor. TESEV demokrasi ve militarizm konusunda bir tercih yapmayabilirdi veya bu tercihini araştırma raporuna hiç yansıtmayabilirdi. Bu durumda araştırmanın sonuçlarından nasıl yaralanılabileceği daha belirsiz olurdu.

Sosyal araştırmalar aracılığıyla çığır açan büyük nedensellik açıklamaları yapmak mümkün olmadığına göre, sosyal araştırmaları toplumsal iyileştirmelerin bir aracı olarak kullanmak tek doğru alternatiftir. Nötr nedensellik açıklamaları peşinde koşanlar bugüne kadar ciddi bir şey açıklayamadıkları gibi, toplumsal sorunların çözümüne ciddi bir katkı da sağlayamadılar. BM’nin İnsani Gelişme Raporu Bürosu (HDRO) en iyi sosyolojik araştırma yapan kuruluşların başında gelir. Keza TESEV sosyal bilimcilerin tarafsızlık adına sergiledikleri tutumu benimseyerek yararı tartışmalı olan “akademik” araştırmalar yapmak yerine demokrasi, insan hakları ve hümanizm cephesini seçerek toplumsal iyileştirmeler için kullanılabilecek son derece yararlı araştırmalar yapıyor. Generalleri öfkelendiren budur. Ancak TESEV’in araştırmalarının kalitesi onun demokrasi yanlısı olmasında değil, veri toplama metodunda, analiz tekniklerinde ve kullandığı argümantatif, açık ve mantıklı dilde yatmaktadır. Düşüncelerinizin geçerli olup olmadıkları tartışılırken tartışılan şey ahlaki tercihleriniz değil, düşünce oluşturma metodunuzdur.

TESEV’in araştırma raporu 17 bölümden oluşmaktadır:TBMM, Hükümet, MGK, Askeri Yargı, TSK, Polis, Jandarma, Sahil Güvenlik, Özel Harekât, Özel Güvenlik, Geçici Köy korucuları, Polis İstihbarat, MİT, Jandarma İstihbarat, Sivil Toplum, Medya, Güvenlik Gelişmeleri ve Basın Yansımaları: 2005’e Genel Bir Bakış. ‘İtaat’ Kültürü Yerine ‘İtiraf’ ve ‘İtiraz’ başlıklı ‘Giriş’ bölümü de kendi başına incelemeye değer bölümdür. Dolayısıyla araştırma aslında 18 bölümden oluşmaktadır.

Bu bölümleri tek tek inceleyerek yazılanları özellikle metodolojik yanlarıyla değerlendirmeye çalışacağım.

3.1 GİRİŞ YA DA ‘İTAAT’ KÜLTÜRÜ YERİNE BİLİMSEL ‘İTİRAF’ VE ‘İTİRAZ’

Sosyal bir araştırmayı ihtiyaç haline getiren şey bir problemin varlığıdır. Problemin ne olduğunu bilmiyorsanız araştırma aracılığıyla ne tür sorulara yanıt aramanız gerektiğini ve araştırmanın ne tür bir amaca sahip olduğunu da bilemezsiniz. Nitekim TESEV problem tanımı çerçevesinde şunları dile getirmektedir:
1) Türkiye’de devlet bürokrasisinin kullandığı “güvenlik” kavramı Soğuk Savaş döneminin tek yanlı askeri kavramıdır (Almanak, sayfa: 8). Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) kullandığı güvenlik kavramı “yalnızca askeri nitelikte ve üniforma, silah ve askeri araç-gereç taşıyan birimlerce karşılanan bir ihtiyaç” değildir ve bu kavram daha geniş bir anlam taşımaktadır. İnsani güvenlik aynı zamanda “azınlıklar” olarak ifade edilen insan toplulukları da dâhil vatandaşlarının tümünün yaşam kalitesini, özgürlüğünü, yoksulluk, yoksunluk ve şiddetten korunmasını öngörür.
2) 1990’lı yıllarını iç tehditlere karşı giderek askerleşen bir mantıkla savaşarak geçiren ve güvenlik politikalarına “seçilmiş”leri dâhil etmeyen Türkiye bu yeni sürecin dışında kaldı. Bu durum Soğuk Savaş dönemi güvenlik anlayışını sistematik bir biçimde yeniden üretiyor ve silahlı kuvvetlerin rejimin muhafızlığı rolünü meşrulaştırmasına katkı sağlıyor.
3) Güvenlik teşkilatı bir yandan askeri gücün ve mantığın egemenliğinde kalırken, bir yandan da yeni tehditleri kavramakta ve cevap vermekte güçlük çekiyor. Güvenlik ortamımızı sarmalayan bir “itaat” kültürü vardır. Oysa doğru olan “itiraf” ve “itiraz” kültürüdür.
4) Güvenlik örgütleri uyumlu çalışmıyorlar. Kurumlar arasında rekabet vardır ve iletişim sorunları yaşanıyor.
5) Güvenlik hizmetinde modernleşmeye gitmekten yalnızca teknik, fiziki modernleştirme anlaşılıyor. Halbuki demokratikleşmeyi ve şeffaflığı içeren zihinsel bir modernleşme daha önemlidir.
6) Vatandaşın güvenlik belleğini diri tutan objektif bilgilere ihtiyaç vardır. Tek yönlü yönlendirmeler yerine “ampirik dünya ile analitik düşünceyi birleştiren” bilgi kaynaklarını oluşturma ihtiyacı vardır.
7) Güvenlik sorunu bütünüyle görevlilere bırakılamaz. Sivil toplumun sorunu tam bir özgürlük içinde bilmesi ve tartışması gerekiyor. Bu konu bir tabu veya endişe kaynağı olmaktan çıkmalıdır. Sıradan yurttaşların konuya ilgisi uzmanlar tarafından küçümsenmemelidir.
8) Güvenlik sektörü demokratik bir sivil denetim altına alınmalıdır. Bu gibi bir denetim mekanizmasının yokluğu büyük bir problemdir.
9) AB, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar ülkelerin üyelik ve kredi taleplerini değerlendirirken güvenlik sektöründe demokratik bir yapılanmayı bir koşul olarak ileri sürüyorlar. Silahlı kuvvetlerimizin siyasette işgal ettiği belirleyici konumu biz kabul etsek bile bunu AB kabul etmez. Bu durum AB üyeliğini engeller.
10) “Zayıf sivil siyaset” militarist yapıyı besleyen bir kaynaktır.
11) Güvenlik kurumları üzerinde bir gölge ve sır perdesi vardır. Bu perdeyi aralayarak bilgiyi güvenilir bir biçimde herkese sunmak gerekir. (Almanak, shf: 8-11)


3.1.1 SONUÇ

Yukarıdaki özetlemeye çalıştığım problem tanımı gibi bir tanımın Türkiye’de yapılması daha düne kadar olanaksızdı. TESEV’in çok yerinde söylediği gibi, bu gibi bir araştırma Türkiye’de ilk kez yapılmaktadır. Problem tanımında bir dizi faktörün rol oynayabileceğini ve bu faktörler arasında en etkili olanın güç faktörü olduğunu söyleyebiliriz. AB’nin Türkiye’ye ilgisi güç dengelerinde belli bir değişikliğe yol açtı. TSK’nın AB üzerinde hiç ya da çok az bir etkisi vardır. Onun için AB koruması altında olan TESEV engellenemiyor. Böylece rasyonel aktörlerin militarist aktörleri eşit tartışmaya çağırma imkanı doğuyor.

Sosyal araştırmacıların ülkenin demokratikleşmesi sürecinde doğrudan bir rol almak istemeleri çok önemli bir gelişmedir. Bu gibi aktörlerle sürekli biçimde karşılaşmak zorunda kalan generaller irrasyonel konuşmalarında giderek artan bir biçimde güçlük çekeceklerdir. Örneğin Büyükanıt’ın son konuşması inandırıcılıktan uzak bir konuşma olmasına rağmen, bu konuşmada generaller tarafından geleneksel olarak ileri sürülen “Türk Ordusu Türk Milletinin gözbebeğidir” şeklindeki sav bir argüman olarak kullanılmadı.

TESEV’in handikapı demokrasi, şeffaflık, azınlık haklarının korunması, silahlı kuvvetlerin hesap vermeleri ve demokratik sivil otoritenin denetimine girmelerini isteyen bir iç kuvvetin yahut bir halkın olmamasıdır. Bu gibi bir iç kuvvet olmayınca demokratik talepleri daha çok dış gelişmelerle ilişkilendirmek zorunda kalırsınız. Avrupa tarzı bir demokrasi kavramına sahip olmayan Türk seçmeni demokrasi isteyen Türk kuruluşlarını yabancı güçlerin teşvikiyle ülkeyi karıştırmaya çalışan kuruluşlar olarak sunulmasını kolaylaştırıyor.

TESEV’in arkasında güçlü bir halk desteği olsaydı Türkiye’nin geleceğinden yana daha iyimser olurduk.

Dersimlilerin Dersim sorununu tartışırken, işe bir problem tanımıyla başlamaları yerinde olacaktır. Bunun çıkarmamız gereken birinci ders olduğuna inanıyorum. İkinci olarak, problem tanımı içine girmeyen sorunları buraya taşımamak gerekir. Üçüncü olarak, savlarımızı akıl, mantık, deney ve kanıtın yardımıyla teste tabi tutmamız gerekir. Dördüncü olarak, konuşmacının nereye kadar konuşmaya ehil olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Baytarlar beyin cerrahları değildirler. Dilimizde masal yazanlar tarihci sayılmazlar. Zazaca yazabilenlerin etnik-kültürel kimliğimizle ilgili her şeyi söyleme hakları yoktur. Bizim farklı bir etnik grup veya “ulus” olduğumuzu herkesten önce dile getirdiklerini söyleyenler bizim mutlak hükümranlarımız olmak zorunda değildirler. “Giriş” bölümünü yazan Prof. Dr. Ümit Cizre bir Türk olarak bir çok Dersimli “önder”den bize daha çok faydalı olabilir ve bize karşı daha dostça davranabilir. Prof. Dr. Ümit Cizre ile daha dürüst ve medeni ilişkiler kurabiliriz. . Prof. Dr. Ümit Cizre bize bir konuda yardımcı olursa bunun karşılığında bizden sonsuz bir sadakat beklemez. Prof. Dr. Ümit Cizre’den Dersim sorununu incelemesini rica etsek, iyi bir inceleme yaparak bizi bilgilendirir. Üstelik bu araştırmasının sonuçlarıyla büyük Zazaistan projesi veya sosyalist devrim arasında zorunlu, mantiki bir bağ olduğunu ileri sürmez.

ÖZET

Birinci ve ikinci bölümlerde sosyolojideki temel teorik ve metodolojik sorunlara çok kısa bir biçimde de olsa değinmeye çalıştım. Bunu bir zorunluluk gördüm. TESEV’in araştırmasının özellikle objektif düşünce oluşturma bakımından öğretici olduğunu söyledim. TESEV’in bu araştırmasının “giriş” bölümünü inceleyerek “problem tanımının” nasıl yapıldığını göstermeye çalıştım. Keza ikinci bölümün “sonuç” kısmında buraya kadar söylenenlerden çıkarmamız gereken metodolojik ve ahlaki sonuçların neler olması gerektiğini belirttim.

Dersim sorununu çözmekte “öncü” bir rol oynamak isteyen insanlar çoğunlukla çok otoriter düşüncelere sahiptirler. Kendi politik tercihleriyle Dersim’in etnik kimliğinin objektif tanımı arasında doğrudan bir bağ olduğunu söylüyorlar. Herkes kendisini hemen her konuda uzman ilan etmiş ve Dersim’i adeta esir almışlardır. Halbuki bu insanlar hiçbir konuda uzman değildirler ve yaptıkları suistimalden ibarettir. Bu sahte uzmanlar konuşmalarıyla hem Dersimlileri hakir görüyorlar, hem de onları cahil yerine koyuyorlar. Sahte uzmanların yazıları medeni dünyada yayınlanmaz. Çünkü bu yazılar entellektüel bir değer taşımadıkları gibi, ahlaki bakımdan da kabul edilebilecek gibi değildirler.

Suistimalci ilkel filozoflardan kurtulmanın en iyi yolu bahse konu problemlerin rasyonel olarak nasıl tartışılabildiğini öğrenmektir. TESEV’in araştırmasını bunun için seçtim. Sorunların profesyonel incelenişi ile Zübükvari incelenişi arasında çok büyük bir fark vardır. İkinci bölümde gösterdiğim gibi, bu araştırmadan Dersim için kullanabileceğimiz pek çok metodolojik ve ahlaki sonuç çıkarabiliriz. Pratik amaç budur.


3.2 TBMM

Demokratik ülkelerde ordu kayıtsız-şartsız parlamentonun denetiminde olduğu halde, Türkiye’de parlamentonun ordu üzerinde herhangi bir yetkisi yoktur. Bu nedenle Türk devleti parlamenter demokratik bir devlet değildir. Türk devleti parlamentosu olan militarist bir devlettir. Parlamento orduya hiçbir şekilde müdahale etmiyor veya edemiyor. Yetki sahasını, ihtiyaçlarını ve bütçeden alacağı payı ordu kendi belirliyor. Ordunun faaliyetleri hakkında parlamento soruşturma bile açamıyor.

Almanak militarist devlet geleneğinin İkinci Meşrutiyet dönemine (1908) kadar uzandığını söylemektedir (Age, s: 12). 29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyetin daha baştan itibaren bir asker devleti olarak görüldüğü ve devletin askerin malı olarak görülmesinin Türk politik kültürünün önemli bir unsuru haline geldiği saptanmaktadır.

Almanak’ı incelerken militarizm sorunun siyasi-hukuki ve kültürel olmak üzere iki temel boyutunun olduğunu görüyorsunuz.

Ordunun devletin asıl sahibi gibi hareket etmesini sağlayan yasal düzenlemeler veya idari mekanizmalar nelerdir? Bu soruya verilecek olan bir cevapla problemin siyasi-hukuki boyutu açıklığa kavuşturulmuş olur. Türk toplumunun askeri devletinin gerçek sahibi olarak görmesi ise problemin kültürel yanını oluşturur.

TSK’nın ana egemenlik araçları şunlardır:

1. Siyaset: MGK, medya
2. Sanayi ve ticaret: Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)
3. Yargı: Askeri yargı
4. Militarist kültürün içselleştirilmesi: Zorunlu askerlik

TBMM’nin ordu üzerinde denetim kurmasının idari ve hukuki olarak imkansız olduğunu ortaya koyan araştırma, bu gibi bir denetimi bir yana bırakın, TBMM’de “jandarmanın kötü muamele ve yetki aşımı”na dair verilen çok az sayıdaki soru önergelerinin bile cevapsız bırakıldığını saptıyor (Age, s:18). Partiler veya milletvekilleri TSK’ya ilişkin soru önergeleri vermekte çok isteksizdirler. Bir yasama döneminde TSK’ya ilişkin verilen soru önergeleri en fazlasından iki veya üç adettir. Kaldı ki bu önergelerin hiçbiri militarist sistemi sorgulama amacı taşımamaktadır (Bkz, age, s: 17-19).

3.2.1 SONUÇ

Devletin neden militarist bir devlet olduğunu ideolojik bir kavram olarak değil de, idari-hukuki bir kavram olarak açıklamak önemlidir. Demokratik hukuk devletlerinin standart hale gelmiş belli örgütlenme şekilleri vardır ve Türk devleti bu şekillerin hiçbirine uymamaktadır. Askerlerin egemenliği soyut veya dolaylı değil somuttur. Bunun belli başlı mekanizmaları vardır. Araştırmada bu mekanizmalar çok kısa ve çok yalın bir biçimde tanımlanmıştır. Özetle, Türk devleti parlamenter demokratik bir devlet değil militarist bir devlettir.

Ayrıca araştırmada militarizmin kültürel bir boyutunun olduğu da dile getirilmiştir. Militarizmi Türkiye’de yalnızca askerler değil, sivil halk da meşru buluyor. Sivillerin militarizmi meşru bulması partilere ve TBMM’ye de yansıyor. TBMM’deki partiler ordunun devlet idaresinden uzaklaşmasını istemiyorlar. Partiler mevcut sistemin sınırları içinde bir hükümet oluşturmakla yetiniyorlar.

Türk politik kültürünün militarist bir karakter taşıdığının saptanması çok önemlidir. Sorun yalnızca zorba generallerin iktidarda ayak diremesi değil, demokrasi kültürü olmayan bir halkın varlığıdır. Bu kültürün nasıl oluştuğu ve nasıl değişebileceği ayrı bir inceleme konusudur. Ancak bu kültürün varlığının saptanmış olması bile kendi başına çok büyük bir önem taşımaktadır.

TESEV’in araştırması daha önce yazdığım “ORDU-SİYASET İLİŞKİLERİ VE DERSİM SORUNU” başlıklı makalede ordunun devlet içindeki yeri ve toplumun militarist kültürü üzerine ileri sürdüğüm düşüncelerimi doğrulamaktadır. Türk devleti ve milleti militaristtir. Bu gibi sosyal ve politik bir yapı içinde general psikolojisi çok önemli bir faktör haline gelir.

Türk toplumu moda, tüketim patronu, sosyal ve ekonomik statü, müzik, spor, sağlık, eğitim, eğlenme, yeme içme alışkanlıkları, konut vb. gibi bir dizi konuda batıdan çok çabuk etkilenmektedir. Politik konularda ise son derece kapalı veya hiç değişim isteği olmayan bir toplum görüntüsü vermektedir.

Toplum son yıllarda islamcı tercihler yaptı. Politik olarak taşra büyük şehirlere egemen oldu. Daha doğrusu iç göç Türk seçmen kompozisyonunu çok radikal bir biçimde değiştirdi. Örneğin İstanbul seçim sonuçlarını artık Orta Anadolu köylüleri belirliyor. Daha düne kadar köyde yaşayanlar büyük şehirlere göç ettiler ve seçim sonuçlarını bunlar belirliyorlar. Türk köylüsü şehirlere göç ederek şehirleşmedi, aksine Türk toplumu mentalite olarak daha fazla köylüleşti. Sözümona laik olan partilerin gerçekte ne laik, ne demokrasi yanlısı ne de dürüst olmaları toplumun dinci partiye destek vermesini sağlayan bir diğer faktör oldu. Bu aynı zamanda orduya verilen halk desteğini de kısmen açıklar. Militarist kültürün en büyük besleyicisi bence azınlık düşmanlığıdır.

Militarist kültür yerini demokratik kültüre bırakmadan devlet sırf yasa değişiklikleri aracılığıyla daha sivil hale getirilemez. Örneğin yeni sayıştay yasası askeri mal ve harcamaları TBMM adına denetleme imkanı yaratmasına rağmen pratikte bu yönlü bir girişim hiç olmadı (Age, s: 20-21).

Militarist politik kültürün demokratikleştirilmesi çok büyük bir sorundur. Toplumun genel olarak rasyonalize edilmesi gerekiyor. Yıllardır ırkçı, inkarcı ve yalancı bir kültürle beslenen insanların AB yanlısı kurum ve şahısların kültürel kampanyaları nedeniyle birden tutum değiştireceklerini bekleyemeyiz. Ancak rasyonel müdahalelerin yararı inkar edilemez. Rasyonalizm ve AB ülkelerinin yakın ilgisi militarizmi ve ırkçılığı her geçen gün daha zor bir duruma sokuyor. Rasyonel inceleme ve tartışmalar politik sorunları çözmekte en iyi araçlardır. Örneğin TESEV’in bu araştırması Büyükanıt’ın hükümeti hiçe sayan bir basın açıklaması yapmasına yol açtı. Ağar “ben iktidarda olsaydım askerleri konuşturmazdım” dedi. Büyükanıt “o zat hükümette olsaydı ben yine konuşurdum” dedi. Ağar genel bir affın gerekliliğini ima edince Büyükanıt onun faili meçhul cinayetler döneminin sorumlularından biri olduğunu ima etti. Gazeteler o dönemde Büyükanıt ile Ağar’ın birlikte çalıştıklarını yazdılar. Kısacası rasyonel incelemenin ve eleştirilerin sonuçsuz kaldığı ileri sürülemez.

Dersimliler kendi kendilerine propaganda yapacaklarına hangi koşullar altında yaşamaya mecbur bırakıldıklarını objektif bir biçimde tarif ederek ilgili kurumlara baş vurmaları daha iyi olur. Dersim toplumu 1980’den başlamak üzere devletin yeni yok etme kampanyalarına maruz kaldı. Dersim’in köyleri yakıldı, yıkıldı ve boşaltıldı. Binlerce insan öldürüldü ve işkenceden geçirildi. Bu gerçekleri kapsayan bir dosya ile AİHM’e başvurmak Dersim sorununu uluslararası platforma taşımakta önemli bir adım olacaktır. Politik bir dille veya solcu jargonla yapılmış tanımlamalar gereksiz ve yararsızdır. Politik aktivistlerin sorunu ele alış biçimi mağduru en iyi şekilde müdafaa etme kaygısı taşımıyor. Bize lazım olan politik broşürler değil sosyal-hukuki araştırmalardır. Büyük önderlerden çok sıradan araştırmacılara ihtiyacımız var bizim. (devam edecek)

Mehmet Yıldız


   Menü
Munzur

Dersim jenosidi

Baski ve Teror

Dillerimiz

Tarih

Etnik Kimlik

Alevilik Kizilbaslik

Politika

Diaspora

Tarihi Eserler

Duyurular

Resimler

Otokton Halklar

Linkler

Forum

Muzik

Haritalar

Kilame u Hekate

Anasayfa