TSK, DERSİM, SOSYAL GERÇEKLER VE SOSYAL BİLİMLER
MEHMET YILDIZ
07. Ekim 2006
1. GİRİŞ
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, Harp Akademileri 2006 -2007 eğitim
öğretim yılının açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler
Vakfı'nın (TESEV) İsviçre merkezli 'Silahlı Kuvvetleri Denetleme Merkezi' adlı
kuruluşla ortaklaşa hazırladığı 'Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim'
almanağını hedef aldı (3 Ekim 2006 tarihli Radikal gazetesi).
Türk generallerinin otoritelerini sorgulayan herkesi düşman ilan etmeleri
yeni bir şey olmamasına karşın, bir araştırma kuruluşunun cepheden düşman ilan
edilmesi ve ülke için çok tehlikeli görülmesi bir ilktir. Anti-militarist
propaganda yapmakla militarist devletin işleyiş mekanizmasını tüm çıplaklığıyla
açığa çıkarmak çok farklı şeylerdir. Baskı altındaki insanların iyi bir vizyona
sahip olmaları yeterli değildir. Sosyal gerçekler hakkında epistemik (bilgi veya
bilginin geçerlilik derecesi ile ilgili olan) olarak objektif olan bilgiye sahip
olmak da önemlidir.
Türkiye’de sosyal bilimlerin tarihi neredeyse cumhuriyetin tarihi kadar
eskidir. Ancak sosyal bilimler bugüne kadar devlet ve ordu yöneticilerini bu
kadar rahatsız etmemişlerdi. Sosyal bilimciler arasında devlet yöneticilerini
bir hayli rahatsız eden tek tek eğitim görevlileri oldu. Ancak bu gibi kişisel
yayınlar veya çıkışlar Türkiye’de sosyal bilimler alanında kurumlaşmış ciddi bir
çalışmanın yapıldığının kanıtları sayılmazdı. Sosyal bilimlerin Türkiye’de
ciddiye alınır akademik bir başarısı yoktur. Eğitim programlarının genel olarak
çok kalitesiz olmasının yanı sıra, ciddi bir araştırma da yapılmıyordu. Çünkü
bir ülkede fikir özgürlüğü ve dolayısıyla üniversite özgürlüğü olmadan ciddi bir
sosyal araştırma yapılamaz. AB sayesinde bir ölçüde fikir özgürlüğü elde
edilince ve yine AB’nin doğrudan desteği ile ciddi araştırma kurumları
oluşturulunca sosyal araştırma yapmak mümkün hale geldi.
TESEV’in araştırmaları, araştırılan konular hakkında toplumun objektif bir
bilgi sahibi olmasını sağlamaktadır. Ne varki devlet yöneticileri bu
araştırmalardan azami derecede yararlanmak yerine araştırmayı yapanlara
saldırmayı tercih ediyorlar.
Objektif bilgi bir toplumun ekonomik, sosyal, ahlaki, kültürel, teknik vb.
ilerlemesi için çok önemlidir. Objektif bilgi olmadan bu alanlarda ilerleme
sağlanamaz. Nitekim Türkiye’de ciddi bir ilerleme sağlanamıyor. Türkiye
demokratik bir ülke değildir. Türkiye’nin ekonomisi giderek kötüye gidiyor. Türk
toplumu kültürel ve ahlaki bir bunalım yaşıyor. Türkiye diplomatik arenada
soykırımcı olduğu halde bu gerçeği inkar etmekte ısrar eden bir ülke olarak
tanınıyor. Türkiye doğumlu insanların Avrupa’da politika yapabilmek için Ermeni
soykırımını inkar etmediklerini beyan eden bir açıklama yapmaları gerekiyor.
İnkarcı konuşmalar yapanlar insanlığa karşı suç işlemiş şahıslar olarak kabul
edilerek tutuklanacaklardır. Türkiye’de çok sık bir biçimde politik bunalımlar
da yaşanıyor. Bütün bu olumsuz gelişmelerin yaşanmasında objektif bilgiye sahip
olmamanın veya olamamanın payı büyüktür.
Dersimlilerin düşünce oluşturmakta sosyal bilimlerden azami ölçüde
yararlanmaları gerektiğini her zaman savundum. Politik arzularımızda realist
olup olmamak ayrı bir konu olmasına rağmen, politik düşüncelerimizin (inançlarımızın)
epistemik olarak objektif olmaları kesinlikle zaruridir. İlerlemeyi ancak
epistemik olarak objektif olan düşüncelere sahip olmakla sağlayabiliriz.
Dersimlilerin genç kuşakları daha düne kadar sol düşüncelerin epistemik
olarak objektif olduğuna inanıyorlardı. Dersimliler özellikle Marksizm-Leninizmi
sosyal bilimlerin yerine koydular. Politik düşüncelerin bilimselliği iddiası,
vaat edilen cennet kadar çekici oldu. Bu düşüncelerin bilimsel olduğuna
inanılmasaydı belki de vaat edilen cennete de inanılmazdı.
“Biz her türlü baskı ve sömürüye karşıyız ve özgürlük istiyoruz” diyen bütün
partilerin gerçekte özgürlük yanlısı olmadıklarını biliyoruz. Dahası, özgürlük
yanlısı olmak politik düşüncelerinize otomatik olarak epistemik bir sağlamlık
sağlamıyor. İlerici ve özgürlükçü olduğunuza inandığınız halde, politik
düşünceleriniz epistemik açıdan generallerin düşünceleri kadar temelsiz yahut
zayıf olabilir.
Radikal solculuk veya rejim muhalifliği Dersim toplumuna çok büyük zarar
verdi. Marksizm-Leninizmin bilimsel olduğuna inanan Dersimli genç kuşaklar
Dersim toplumunun ana/temel değerlerine saldırdılar. Dersim itikatı, hukuku,
kültürel değerleri ve normları büyük bir saldırıya uğradı. Toplumun kültürel
değerleri, ilişkileri ve statüleri fonksiyonsuz hale gelince her türlü
irrasyonel politik aktivist Dersim’de başarılı oldu.
Bu kuşaktan politik aktivistler Dersim toplumunun naifliğini fikirlerindeki
universal ikna kuvveti ile birbirine karıştırdıkları için hâlâ medeni ülkelerde
bile o “muzaffer” günlerin hayaliyle yaşıyorlar. 2006 yılında ve özgür
koşullarda bile Marksizm-Leninizmi savunuyorlar ve Dersimlileri bu inançlarını
paylaşmaya çağırıyorlar.
Dersimlilere Marksizm-Leninizm veya ulus-devlet kuruculuğu propagandasının
yapılıyor olması bir felaket sayılmayacağı gibi normal koşullar altında bu bir
problem de değildir. Ancak Dersim kültürel kimliğini savunmayı bütünüyle bu gibi
grup ve kişilere bırakmak yanlıştır. Bu kimliği Birleşmiş Milletler’in (BM)
tanımları çerçevesinde savunan insanların mainstream bir hareket oluşturmaları
gerekiyor. Bu gibi mainstream bir hareket oluşmazsa sosyalist, ulus-devlet
kurucusu vb. gibi Dersimli gruplar kendi aralarında kavga edip dururlar. Dersim
toplumunun bütünüyle yok edilebileceği tehlikesi bize çok büyük bir acı veriyor.
Bu acının motive ettiği insanların öne çıkması ve hareketin asıl yükünü
omuzlamaları gerekiyor.
Politik veya ideolojik tercihlerini Dersim kültürel kimliğine özgürlük isteme
talebinin önüne koymayan grubun ana grubu oluşturması gerekir. Hiç kuşkusuz
rasyonalizm, hümanizm, insan hakları savunuculuğu ve demokratizm de sonuçta
politik bir tercihi gösterir. Ancak bu ögeler otantik Dersim kültürü içinde olan
ögelerdir. Dahası ve en önemlisi, bu gibi politik tercihler mainstream bir
etnik-kültürel kimlik mücadelesinin önünde herhangi bir engel teşkil etmezler.
Bizim asıl ihtiyaç duyduğumuz mainstream bir kültürel özgürlük savunuculuğudur.
Dersim etnik-kültürel kimliğine özgürlük isteyen insanların düşünce oluşturma
metodu TSK’nın değil TESEV’in metodu olmalıdır. TSK’nın yöntemi yalnızca
faşistlerin, ırkçıların, gericilerin yöntemi olmayıp aynı zamanda rejim
muhaliflerinin büyük çoğunluğunun da yöntemidir. Dolayısıyla bilimsel olmayan
yöntemlerle oluşturulan politik düşünceler renklerine bakılmaksızın akıl, mantık,
deney ve kanıtın yardımıyla epistemik bir teste tabi tutulmaları gerekiyor.
Düşünce oluşturma alanında gerçek ilerleme ancak bu yöntemle sağlanır.
Sosyal bilimlerin temel iddiası toplum hakkında epistemik olarak objektif
olan bilgi üretmektir. Sosyal bilimlerin genel olarak bunda çok başarılı
olmadıkları ve bugüne kadar üretilen genel bilginin çok da abartılmaması
gerektiği konusundaki düşüncelerimi okur daha önceki makalelerimden biliyor. Bu
makalede sosyal araştırmanın kurallarına uygun bir biçimde yapılması kaydıyla
toplumun ilerlemesine hatırı sayılır bir katkı yapılabileceğini göstermeye
çalışacağım.
Sosyolojinin genel teorik ve metodolojik sorunlarını ana hatlarıyla ele
aldıktan sonra, TESEV’in adı geçen araştırmasını inceleyerek objektif bilgi ile
subjektif bilgi arasındaki büyük farkı göstemek bu makalenin amacını
oluşturmaktadır. Pratik amaç ise, yukarıda da belirtildiği gibi, Dersimlilerin
toplumla ilgili düşünce oluştururken TSK’nın değil, TESEV’in yöntemini
kullanmayı tercih etmelerini sağlamaktır.
2. MODERN SOSYOLOJİNİN TEORİK VE METODOLOJİK SORUNLARI
2.1 Gelenekler Arasındaki Uyumsuzluklar
Sosyolojinin teorik ve metodolojik sorunlarının ele alındığı pek çok yerde,
adı geçen disiplinin uyumlu bir teorik külliyatı olmadığı için, “teorik
sosyoloji” yerine bu perspektifler “sosyal teori” olarak tanımlanırlar. Şüphesiz
“teorik fizik” yerine “fiziksel teori” vb. demek de mümkündür, ancak
sosyolojideki zorluk bu teoriler arasında bir uyumun olmaması ve her teorinin
kendine özgü bir araştırma sahası yaratmamasıdır. Fizikteki mainstream teoriler
fizikteki branşları temsil ederler. Sosyologlara göre sosyolojik perspektiflerin
tümünün “insan davranışını anlamak” gibi ortak bir hedefi vardır (Wallace §
Wolf, 1999), ancak bu perspektiflerin sunduğu açıklamalar birbiriyle
çelişmektedirler. Dolayısıyla teorik sosyoloji yerine kullanılan “sosyal teori”
veya “sosyolojik perspektif” gibi kavramlar bu teorilerin çelişir olmak
şeklindeki temel bir zayıflığını gizliyor. Nitekim bu teoriler yahut
perspektifler arasında yapacağınız bir gezinti epistemik bir travma ile
sonuçlanır. Soruna yakından bakıldığında “perspektif” kavramının kendisi
epistemik bir relativizmi, yani birden fazla olan konseptüel şemayı (conceptual
scheme) yahut referans çerçevesini (frame of reference) öngörür.
Örneğin, Wallace ve Wolf’a göre sosyal [sosyolojik M.Y] teoriler en azından
dört ana konuda birbirlerinden ayrılırlar. Bunlar, metodoloji, araştırma konusu
(subject matter), insan davranışıyla ilgili temel savlar ve sosyal teorinin
yanıt vermesi gereken temel sorular’dır (Wallace § Wolf, 1999:11). Sosyal
teorilerdeki bu gibi bir ayrılık adı geçen teorilerin sosyal yaşamın farklı
yönleriyle ilgili olmalarının yarattığı bir uyumsuzluktan kaynaklanmıyor. Diğer
bir deyişle, bu farklılık kuantum mekaniğin parçacık hareketleriyle ilgili
yaptığı probabilistik açıklamalarla relativite teorisinin deterministik
açıklamaları arasındaki uyuşmazlık nevinden bir şey değildir. Bu teorilerin
açıklamaya çalıştığı fenomen aynıdır. Ancak aynı fenomenin açıklanışıyla ilgili
birbiriyle uyum içinde olmayan bir dizi teori vardır. Bu teoriler empirik
veriler tarafından desteklenmedikleri ve birbirleriyle çeliştikleri halde teorik
sosyolojiyi yahut “sosyal teori”yi oluştururlar.
Sorunu şu biçimde ifade etmek de mümkündür: 20. yüzyıl epistemolojisinin
doğal va sosyal bilimler arasında bir ayrım yapmadan ve daha çok doğal bilimleri
hedefleyerek dile getirdiği ve bana göre haksız olan üç temel eleştirisi sosyal
bilimler için hiç de yersiz sayılmaz. Bu eleştiriler sunlardır:
1) Teorileri kanıtlayan empirik veriler yoktur.
2) Paradigmalar uyuşmazlık içindedir.
3) A priori teorilerden tümüyle arındırılmış çıkarsamalar (induction)
imkansızdır. Çünkü sosyal gerçekler çıplak gözle görülemeyecek kavramlardır ve a
priori bir sistem teorisine sahip olmadan sosyal değişkenleri veya objeleri
gözlem yapmak suretiyle tek başına anlamak mümkün değildir.
Tabiat bilimlerinin deduktivist modelinin kabulü veya reddinin sosyolojide
metodoloji konusundaki temel ayrılığı ifade ettiği söylenir. Makrososyoloji ile
mikrososyoloji, sosyolojideki teorik perspektiflerin araştırma konusunun ne
olması gerektiği hususundaki ayrılığı sergiler. Makrososyoloji sosyal yapıların
geniş çaplı karakteristiklerini incelemeyi esas alırken, mikrososyoloji şahıslar
düzeyindeki iletişim ve karşılıklı etkilerle ilgilenir. İnsan davranışı önceden
belirlenmiş (determined) ve dolayısıyla somut olarak ortaya çıkmadan önce
bilinebilir şey mi, yoksa burada bahis konusu olan önceden belirlenmemiş ve
bilinemeyecek olan insan yaratıcılığı mıdır? Bu soruya verilen değişik cevaplar
insan davranışı konusundaki tezler bakımından sosyolojide var olan bir diğer
temel ayrılığa işaret ederler. Sosyal teorilerin nihai amacı nedir? Bu
teorilerin hedefi şeyleri tarif etmek mi, açıklamak mı, yahut ortaya çıkışlarını
ve hayat seyirlerini önceden görmek mi? Bu soruya verilen cevaplar adı geçen
yazarlara göre sosyolojideki son ayrılık noktasını oluştururlar.
Wallace ve Wolf sosyolojideki bu kaosu yahut başarısızlık durumunu çok büyük
bir sorun olarak görmezler. Zira onlara göre en azından tüm sosyolojik
perspektiflerin ortak bir hedefi vardır ve bu hedef “insan davranışını anlamak”tır
(Wallace § Wolf, 1999: 4). Oysa bu gibi bir açıklama sosyolojideki
başarısızlığın açıkça itiraf edilmesi sayılır. Bir bilimin tüm teorik ve pratik
başarısı o bilimin anlamaya çalıştığı fenomenin ne olması gerektiği konusunda
disiplin içinde sağlanmış olan konsensüsle açıklanmış olması inandırıcı olamaz.
Gerçekten de sosyolojik perspektifler arasındaki ortak noktanın bundan ibaret
olduğunu söyleyenler sosyolog olmasaydılar, bu gibi bir açıklamanın sosyal
bilimleri küçümsemek isteyen insanlar tarafından yapıldığını sanabilirdik.
Örneğin, modern fizik kara deliklerin sırlarını çözmekle uğraşırken, insanlar
sosyolojinin bu gibi bir “başarısı” ile neden tatmin olsunlar? İnsanların iki
asırdır süren çabalar neticesinde daha kayda değer bir başarı görmek istemeleri
doğal sayılmaz mı?
Adı geçen yazarlar, sosyolojideki bu kargaşa ve başarısızlık durumundan çok
rahatsız olmuş gözükmüyorlar ve bunu aşağıdaki gibi şematize ediyorlar:
Tablo 2.1 Sosyolojik perspektifler arasında bir kıyaslama
| Analiz seviyesi |
Makro |
Mikro |
| |
Fonksiyonalizm
Çelişki Teorisi (Marks, Weber)
|
Sembolik İnteraksiyonizm
Fenomenoloji
Rasyonel Tercih Teorisi
|
| İnsanoğluna bakış |
Önceden bilinebilir |
Yaratıcı |
| |
Fonksiyonalizm
Çelişki Teorisi
Rasyonel Tercih Teorisi
|
Sembolik İnteraksiyonizm
Fenomenoloji
|
| İnsanın sosyal eylemini doğuran motivasyon |
Değerler |
Çıkarlar |
| |
Fonksiyonalizm
Fenomenoloji
Sembolik İnteraksiyonizm
|
Çelişki Teorisi
Rasyonel Tercih Teorisi
|
| Bilimsel Yaklaşım |
Deductive |
Inductive |
| |
Fonksiyonalizm
Çelişki Teorisi
Rasyonel Tercih Teorisi
|
Sembolik İnteraksiyonizm
Fenomenoloji
|
Kaynak: Wallace § Wolf, 1999
Bir bilimi normal olarak ilgilendiren hemen hemen tüm konularda bir
anlaşmazlığın var olması, belki de bir tek sosyoloji yerine birden fazla
sosyolojiden bahsetmeyi daha doğru kılacaktır. Gerçekten de bugün söz konusu
olan yalnızca sosyolojik geleneklerin birbirlerinden çok farklı olmaları değil,
fakat aynı zamanda sosyolojinin ülkeden ülkeye ve hatta üniversiteden
üniversiteye değiştiğidir.
Adı geçen yazarlar tarafından yukarıda dile getirilen sosyolojideki bu dört
ayrım noktası kendi başına çok önemli sorunları yansıtır. Fakat bence bu tablo
ciddi eksiklikleri ve yanlışlıkları içermektedir.
En başta sosyolojideki önemli ayrılıklar tabloda ifade edilenlerden ibaret
değildir. Bu ayrılık noktalarına eklememiz gereken en azından üç önemli sorun
daha vardır. Birinci olarak, sosyolojinin mainstream hiçbir teorisi yoktur.
İkinci olarak, metodolojik ayrılık sorununun yalnızca deduktivizm-induktivizm
tartışmasından ibaret değildir, bu çerçevede quantitative-qualitative (kantitatif-kalitatif)
tartışması da önemli bir sorundur. Üçüncü olarak, sosyolojideki empirik veriler
intrinsik bir özellik taşımazlar.
Sosyolojinin mainstream teorilere sahip olmadan bir bilim olma iddiasını
taşıması en azından çok ciddi bir açıklamayı gerektirir. Keza sosyolojide
kantitatif değişkenlerin çok nadir olması, kantitatif tekniklerin ve formüllerin
gücünü kendi başına çok sınırlamaktadır. Sosyal verilerin intrinsik bir karakter
taşımaması, “empirik araştırma” veya “empirik test” ile kastedilen şeyin
fizikteki deney yahut testlere hiç benzemediğini gösterir.
Ayrıca sosyolojinin pek çok ders kitabında (Turner et al, 1998; Collins,
1994; Wallace § Wolf, 1999) “çelişki teorisi” adı altında birleştirilen Marks ve
Weber sosyolojisi, gerçekte birbiriyle pek bir ilgisi olmayan ve karşıt
sosyolojik tezleri içerir. Örneğin Marks materyalisttir ve insan düşüncesinin,
ahlakın, normların, hukukun, felsefenin, ideolojinin vb. bağımsız olmadığını ve
bunların genel olarak gerçek yaşam koşulları olarak tanımladığı ekonomik yaşam
koşulları tarafından belirlendiğini öne sürer (Marks, 1968[1932]). Buna karşın,
Weber kapitalizmin Batı Avrupa’da ortaya çıkışını öncelikle Protestant etikle
açıklar (Weber, 2000[1958]). Marks bir pozitivist iken, Weber tabiat
bilimlerinin kullandıkları metodla sosyal fenomenin açıklanamayacağını öne sürer
ve insan hareketinin subjektif manasını anlamaya çalışan “interpretative”
sosyolojinin kuruculuğunu üstlenir. Dolayısıyla bu iki perspektif arasında ne
insan portresi (view of human beings), ne metodoloji, ne de insan davranışını
şekillendiren temel motivasyon açısından bir benzerlik vardır. Bu durum, diğer
şeylerin yanı sıra, yukarıdaki tabloda yapılan sınıflandırmanın aşırı bir
basitleştirmeyi ve tek yanlılığı içerdiğini göstermektedir.
2.2 Belli Başlı Metodolojik Sorunlar
Bir önceki bölümde sosyolojide uyumlu teorik bir birikimin söz konusu
olmadığını ileri sürdüm. Dolayısıyla sosyolojideki teoriler incelenen konuyla
ilgili olarak yalnızca belli bir perspektif sunarlar. Örneğin Durkheim’in
intihar teorisi, intihar olayının evrensel bir tarzda açıklanışı değil, yalnızca
belli bir perspektiftir. Bu teoriden yararlanmak suretiyle tüm intihar
olaylarını çözemeyiz. Bu teori bütün olaylar, zamanlar ve ülkeler için geçerli
değildir. Aynı şekilde Marks’ın sınıf teorisi kapitalist toplumdaki sınıf
çelişkilerini incelemekte en fazlasından belli bir perspektif sunar. Bu teori
bütün olaylar, zamanlar ve ülkeler için geçerli değildir. Özetle sosyal
teorilerin belli bir pespektif sunma iddiasını geçen bir `bilimsellik` iddiası
olamaz.
Teori yoksunluğunun yanı sıra, sosyal araştırmalar aracılığıyla yapılan
ölçümlerin ölçüm olarak da çok sayıda problemleri vardır. Sosyal kavramlar veya
değişkenler çoğu kez doğrudan gözlemlenebilen nesneleri ifade etmekten ziyade,
insanların kollektif olarak var olduğuna inandıkları sembolik fonksiyonları
yansıtırlar. Örneğin, demokrasi, itaat kültürü, aile içi şiddet, hoşgörüsüzlük,
milliyeçilik, ayrımcılık vb. kavramların doğrudan gözle görülebilir bir objesi
yoktur. Böyle bir nesnellikten yoksun olunca bu kavramları fiziğin ölçüm
birimlerini (uzunluk, ağırlık, yoğunluk, hacim vb.) kullanarak ölçemeyiz. Bu
gibi değişkenlerin ölçümü çerçevesinde bir dizi dolaylı veriyi bir araya
getirerek ancak doğrudan olmayan ve yaklaşık olan bir ölçüm yapabilirsiniz.
Ölçüm zorluğu araştırma sonuçlarının reddedilmesini kolaylaştırıyor. Örneğin
Büyükanıt güvenlik örgütlerindeki “itaat kültürü”nün abartıldığını söyledi. Aynı
itirazı ordunun kullandığı toplam arazi miktarı konusunda aynı kolaylıkla
yapamazdı.
Ölçümlerin bu gibi zorluklarının olması onların suistimal edilmelerini de
kolaylaştırıyor. Birkaç yıl önce bir İlahiyat Fakültesi mezunu, kültür bakanlığı
adına Çingenelerle ilgili bir “araştırma” yaparak sonuçlarını bir kitap halinde
yayınladı. Bu “araştırma”da varılan temel sonuçlardan biri Çingenelerin ahlaksız
olduğuydu. Çingeneler bunu protesto edince, söz konusu araştırmacı kendisini bir
televizyon kanalında şöyle savundu: “Efendim bu bir hakaret değil, bilimsel bir
saptamadır. Ben bizzat Adana’ya giderek Çingenelerle konuştum.” (Araştırmacının
bu savunması bana başka “sosyolojik” tahlilleri de hatırlattı). Bundan
çıkarılması gereken sonuç, sosyal araştırmanın çok gülünç bir tarzda
yapılabileceği ve çok kolay suistimal edilebileceğidir.
Daha önce de belirttiğim gibi, araştırma konusunu seçmek kendi başına çok
büyük bir önem taşımaktadır. Tıp bilimcilerinin veya fizikçilerin araştırma
konularını seçmekte de yüzde yüz bağımsız oldukları söylenemez. Araştırma
projelerinin finansmanı sağlanmadan araştırma yapılamayacağına göre, para
kaynaklarını elinde tutan güçlerle belli bir anlaşma içinde olmak şarttır. Ancak
sosyal araştırmacıların bağımsız proje oluşturma şansları daha azdır. Bu nedenle
sosyal araştırma adına bütünüyle iktidara hizmet eden sözde bilimciler
pozisyonuna da düşülebilir. Araştırma konusunun ne olacağına karar vermek onun
için çok önemlidir. Örneğin TESEV 'Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim
Almanağı’ yerine irtica olayını araştırsaydı TSK bundan çok memnun kalırdı. Keza
çok uluslu sermaye şirketlerinin öncelikleri BM’nin önceliklerinden farklıdır.
Bu şirketler için çalışan araştırmacılar bu öncelikleri dikkate almak
zorundadırlar. Bu araştırmacılar BM’nin araştırmacılarıyla aynı öncelikler
sırasına sahip değildirler.
İkinci olarak, iyi sosyal araştırmalar yapmak için araştırmacıların önceden
belli ahlaki/manevi tercihler yapmaları gerekiyor. Örneğin BM’nin İnsani Gelişme
Raporunu hazırlayan bürosunun önceden yaptığı normatif tercihler araştırma
konularının neler olması gerektiğinde tayin edici oluyor ve bu nedenle
insanoğlunun en önemli sorunları olan açlık, temiz içme suyu kaynaklarından
yoksunluk, yoksulluk, eşitsizlik, Aids salgını, temel sağlık ve eğitim
hizmetlerinden yoksunluk gibi sorunları inceleniyor. Bu büronun yıllık araştırma
raporlarında demokrasi, insan hakları, çok kültürlülük, uluslararası ve
cinsiyetler arası eşitlik vb. değerler savunuluyor. Bunlar normatif tercihlerdir.
Ancak bu gibi normatif tercihler örneğin faşist ülkelere ait insani gelişme
istatistiklerini olduğundan da düşük göstermeyi asla doğurmuyor. Bu büronun
araştırmacıları verilerle asla oynamazlar. Ancak bu büro uluslararası büyük
şirketlerin denetiminde olsaydı, araştırma konuları büyük olasılıkla bunlar
olmazdı. Normatif tercihlerin etkili olması verilerin çarpıtılma olasılığı
anlamında yorumlanmamalıdır. Uluslararası sermaye şirketlerinin araştırmacıları
BM araştırmacıları kadar dürüst ve profesyonel davranabilirler. Fakat araştırma
konusu farklı olunca araştırmanın pratik yararı da ister istemez farklı olur.
Üçüncü olarak, sosyal gerçekler var oluş tarzları (ontoloji) bakımından
subjektif olmaları, araştırmaların çok büyük bir titizlikle yapılmaları
durumunda bile ölçüm sonuçlarını her zaman tartışmalı kılıyor. Örneğin bir
ülkedeki demokrasi düzeyini o ülkenin toplam yıllık otomobil üretimi gibi
ölçemeyiz. Otomobiller sayılabilir (kantitatif) bir özelliğe sahip oldukları
halde, demokrasi sayılmayan (kalitatif) bir değişkendir. Araştırmacılar burada
bir dizi dolaylı veriyi bir araya getirmek ve son derece ekonomik ve rasyonel
bir dil kullanmak suretiyle bir saptamada bulunabilirler. Özel bir araştırma
cihazı veya teknolojisi kullanamadığına göre bilimsellik iddiası sağduyulu olma
iddiasını çok geçmez.
Bütün bu zorluklara rağmen iyi yapılan sosyal araştırmaların sonuçları
epistemik olarak objektif olan bir bilgi sağlarlar ve bu bilgi kullanılarak
toplumsal ilerlemeye bir katkı sağlanabilir. Bunu TESEV’in adı geçen
araştırmasını inceleyerek göstermeye çalışacağım.
3. ALMANAK
Politik rejimlerin özelliklerini objektif bir biçimde sergilemek mümkündür.
Objektif tanımlamaların eleştiri gibi normatif veya politik tercihleri hiç
yansıtmayan nötr açıklamalar olmaları şart değildir. Örneğin TESEV Türk
devletinin militarist değil, şeffaf ve demokratik bir hukuk devlet olmasını
istiyor. Fakat bu durum onun generallere iftira atabileceği veya köy korucuları
ile ilgili verileri çarpıtabileceği anlamına gelmiyor. TESEV demokrasi ve
militarizm konusunda bir tercih yapmayabilirdi veya bu tercihini araştırma
raporuna hiç yansıtmayabilirdi. Bu durumda araştırmanın sonuçlarından nasıl
yaralanılabileceği daha belirsiz olurdu.
Sosyal araştırmalar aracılığıyla çığır açan büyük nedensellik açıklamaları
yapmak mümkün olmadığına göre, sosyal araştırmaları toplumsal iyileştirmelerin
bir aracı olarak kullanmak tek doğru alternatiftir. Nötr nedensellik
açıklamaları peşinde koşanlar bugüne kadar ciddi bir şey açıklayamadıkları gibi,
toplumsal sorunların çözümüne ciddi bir katkı da sağlayamadılar. BM’nin İnsani
Gelişme Raporu Bürosu (HDRO) en iyi sosyolojik araştırma yapan kuruluşların
başında gelir. Keza TESEV sosyal bilimcilerin tarafsızlık adına sergiledikleri
tutumu benimseyerek yararı tartışmalı olan “akademik” araştırmalar yapmak yerine
demokrasi, insan hakları ve hümanizm cephesini seçerek toplumsal iyileştirmeler
için kullanılabilecek son derece yararlı araştırmalar yapıyor. Generalleri
öfkelendiren budur. Ancak TESEV’in araştırmalarının kalitesi onun demokrasi
yanlısı olmasında değil, veri toplama metodunda, analiz tekniklerinde ve
kullandığı argümantatif, açık ve mantıklı dilde yatmaktadır. Düşüncelerinizin
geçerli olup olmadıkları tartışılırken tartışılan şey ahlaki tercihleriniz değil,
düşünce oluşturma metodunuzdur.
TESEV’in araştırma raporu 17 bölümden oluşmaktadır:TBMM, Hükümet, MGK, Askeri
Yargı, TSK, Polis, Jandarma, Sahil Güvenlik, Özel Harekât, Özel Güvenlik, Geçici
Köy korucuları, Polis İstihbarat, MİT, Jandarma İstihbarat, Sivil Toplum, Medya,
Güvenlik Gelişmeleri ve Basın Yansımaları: 2005’e Genel Bir Bakış. ‘İtaat’
Kültürü Yerine ‘İtiraf’ ve ‘İtiraz’ başlıklı ‘Giriş’ bölümü de kendi başına
incelemeye değer bölümdür. Dolayısıyla araştırma aslında 18 bölümden
oluşmaktadır.
Bu bölümleri tek tek inceleyerek yazılanları özellikle metodolojik yanlarıyla
değerlendirmeye çalışacağım.
3.1 GİRİŞ YA DA ‘İTAAT’ KÜLTÜRÜ YERİNE BİLİMSEL ‘İTİRAF’ VE ‘İTİRAZ’
Sosyal bir araştırmayı ihtiyaç haline getiren şey bir problemin varlığıdır.
Problemin ne olduğunu bilmiyorsanız araştırma aracılığıyla ne tür sorulara yanıt
aramanız gerektiğini ve araştırmanın ne tür bir amaca sahip olduğunu da
bilemezsiniz. Nitekim TESEV problem tanımı çerçevesinde şunları dile
getirmektedir:
1) Türkiye’de devlet bürokrasisinin kullandığı “güvenlik” kavramı Soğuk Savaş
döneminin tek yanlı askeri kavramıdır (Almanak, sayfa: 8). Birleşmiş Milletler
Kalkınma Programı’nın (UNDP) kullandığı güvenlik kavramı “yalnızca askeri
nitelikte ve üniforma, silah ve askeri araç-gereç taşıyan birimlerce karşılanan
bir ihtiyaç” değildir ve bu kavram daha geniş bir anlam taşımaktadır. İnsani
güvenlik aynı zamanda “azınlıklar” olarak ifade edilen insan toplulukları da
dâhil vatandaşlarının tümünün yaşam kalitesini, özgürlüğünü, yoksulluk,
yoksunluk ve şiddetten korunmasını öngörür.
2) 1990’lı yıllarını iç tehditlere karşı giderek askerleşen bir mantıkla
savaşarak geçiren ve güvenlik politikalarına “seçilmiş”leri dâhil etmeyen
Türkiye bu yeni sürecin dışında kaldı. Bu durum Soğuk Savaş dönemi güvenlik
anlayışını sistematik bir biçimde yeniden üretiyor ve silahlı kuvvetlerin
rejimin muhafızlığı rolünü meşrulaştırmasına katkı sağlıyor.
3) Güvenlik teşkilatı bir yandan askeri gücün ve mantığın egemenliğinde kalırken,
bir yandan da yeni tehditleri kavramakta ve cevap vermekte güçlük çekiyor.
Güvenlik ortamımızı sarmalayan bir “itaat” kültürü vardır. Oysa doğru olan
“itiraf” ve “itiraz” kültürüdür.
4) Güvenlik örgütleri uyumlu çalışmıyorlar. Kurumlar arasında rekabet vardır ve
iletişim sorunları yaşanıyor.
5) Güvenlik hizmetinde modernleşmeye gitmekten yalnızca teknik, fiziki
modernleştirme anlaşılıyor. Halbuki demokratikleşmeyi ve şeffaflığı içeren
zihinsel bir modernleşme daha önemlidir.
6) Vatandaşın güvenlik belleğini diri tutan objektif bilgilere ihtiyaç vardır.
Tek yönlü yönlendirmeler yerine “ampirik dünya ile analitik düşünceyi
birleştiren” bilgi kaynaklarını oluşturma ihtiyacı vardır.
7) Güvenlik sorunu bütünüyle görevlilere bırakılamaz. Sivil toplumun sorunu tam
bir özgürlük içinde bilmesi ve tartışması gerekiyor. Bu konu bir tabu veya
endişe kaynağı olmaktan çıkmalıdır. Sıradan yurttaşların konuya ilgisi uzmanlar
tarafından küçümsenmemelidir.
8) Güvenlik sektörü demokratik bir sivil denetim altına alınmalıdır. Bu gibi bir
denetim mekanizmasının yokluğu büyük bir problemdir.
9) AB, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, IMF ve Dünya Bankası gibi
kuruluşlar ülkelerin üyelik ve kredi taleplerini değerlendirirken güvenlik
sektöründe demokratik bir yapılanmayı bir koşul olarak ileri sürüyorlar. Silahlı
kuvvetlerimizin siyasette işgal ettiği belirleyici konumu biz kabul etsek bile
bunu AB kabul etmez. Bu durum AB üyeliğini engeller.
10) “Zayıf sivil siyaset” militarist yapıyı besleyen bir kaynaktır.
11) Güvenlik kurumları üzerinde bir gölge ve sır perdesi vardır. Bu perdeyi
aralayarak bilgiyi güvenilir bir biçimde herkese sunmak gerekir. (Almanak, shf:
8-11)
3.1.1 SONUÇ
Yukarıdaki özetlemeye çalıştığım problem tanımı gibi bir tanımın Türkiye’de
yapılması daha düne kadar olanaksızdı. TESEV’in çok yerinde söylediği gibi, bu
gibi bir araştırma Türkiye’de ilk kez yapılmaktadır. Problem tanımında bir dizi
faktörün rol oynayabileceğini ve bu faktörler arasında en etkili olanın güç
faktörü olduğunu söyleyebiliriz. AB’nin Türkiye’ye ilgisi güç dengelerinde belli
bir değişikliğe yol açtı. TSK’nın AB üzerinde hiç ya da çok az bir etkisi vardır.
Onun için AB koruması altında olan TESEV engellenemiyor. Böylece rasyonel
aktörlerin militarist aktörleri eşit tartışmaya çağırma imkanı doğuyor.
Sosyal araştırmacıların ülkenin demokratikleşmesi sürecinde doğrudan bir rol
almak istemeleri çok önemli bir gelişmedir. Bu gibi aktörlerle sürekli biçimde
karşılaşmak zorunda kalan generaller irrasyonel konuşmalarında giderek artan bir
biçimde güçlük çekeceklerdir. Örneğin Büyükanıt’ın son konuşması
inandırıcılıktan uzak bir konuşma olmasına rağmen, bu konuşmada generaller
tarafından geleneksel olarak ileri sürülen “Türk Ordusu Türk Milletinin
gözbebeğidir” şeklindeki sav bir argüman olarak kullanılmadı.
TESEV’in handikapı demokrasi, şeffaflık, azınlık haklarının korunması,
silahlı kuvvetlerin hesap vermeleri ve demokratik sivil otoritenin denetimine
girmelerini isteyen bir iç kuvvetin yahut bir halkın olmamasıdır. Bu gibi bir iç
kuvvet olmayınca demokratik talepleri daha çok dış gelişmelerle ilişkilendirmek
zorunda kalırsınız. Avrupa tarzı bir demokrasi kavramına sahip olmayan Türk
seçmeni demokrasi isteyen Türk kuruluşlarını yabancı güçlerin teşvikiyle ülkeyi
karıştırmaya çalışan kuruluşlar olarak sunulmasını kolaylaştırıyor.
TESEV’in arkasında güçlü bir halk desteği olsaydı Türkiye’nin geleceğinden
yana daha iyimser olurduk.
Dersimlilerin Dersim sorununu tartışırken, işe bir problem tanımıyla
başlamaları yerinde olacaktır. Bunun çıkarmamız gereken birinci ders olduğuna
inanıyorum. İkinci olarak, problem tanımı içine girmeyen sorunları buraya
taşımamak gerekir. Üçüncü olarak, savlarımızı akıl, mantık, deney ve kanıtın
yardımıyla teste tabi tutmamız gerekir. Dördüncü olarak, konuşmacının nereye
kadar konuşmaya ehil olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Baytarlar beyin
cerrahları değildirler. Dilimizde masal yazanlar tarihci sayılmazlar. Zazaca
yazabilenlerin etnik-kültürel kimliğimizle ilgili her şeyi söyleme hakları
yoktur. Bizim farklı bir etnik grup veya “ulus” olduğumuzu herkesten önce dile
getirdiklerini söyleyenler bizim mutlak hükümranlarımız olmak zorunda
değildirler. “Giriş” bölümünü yazan Prof. Dr. Ümit Cizre bir Türk olarak bir çok
Dersimli “önder”den bize daha çok faydalı olabilir ve bize karşı daha dostça
davranabilir. Prof. Dr. Ümit Cizre ile daha dürüst ve medeni ilişkiler
kurabiliriz. . Prof. Dr. Ümit Cizre bize bir konuda yardımcı olursa bunun
karşılığında bizden sonsuz bir sadakat beklemez. Prof. Dr. Ümit Cizre’den Dersim
sorununu incelemesini rica etsek, iyi bir inceleme yaparak bizi bilgilendirir.
Üstelik bu araştırmasının sonuçlarıyla büyük Zazaistan projesi veya sosyalist
devrim arasında zorunlu, mantiki bir bağ olduğunu ileri sürmez.
ÖZET
Birinci ve ikinci bölümlerde sosyolojideki temel teorik ve
metodolojik sorunlara çok kısa bir biçimde de olsa değinmeye
çalıştım. Bunu bir zorunluluk gördüm. TESEV’in araştırmasının
özellikle objektif düşünce oluşturma bakımından öğretici
olduğunu söyledim. TESEV’in bu araştırmasının “giriş” bölümünü
inceleyerek “problem tanımının” nasıl yapıldığını göstermeye
çalıştım. Keza ikinci bölümün “sonuç” kısmında buraya kadar
söylenenlerden çıkarmamız gereken metodolojik ve ahlaki
sonuçların neler olması gerektiğini belirttim.
Dersim sorununu çözmekte “öncü” bir rol oynamak isteyen
insanlar çoğunlukla çok otoriter düşüncelere sahiptirler. Kendi
politik tercihleriyle Dersim’in etnik kimliğinin objektif tanımı
arasında doğrudan bir bağ olduğunu söylüyorlar. Herkes kendisini
hemen her konuda uzman ilan etmiş ve Dersim’i adeta esir
almışlardır. Halbuki bu insanlar hiçbir konuda uzman değildirler
ve yaptıkları suistimalden ibarettir. Bu sahte uzmanlar
konuşmalarıyla hem Dersimlileri hakir görüyorlar, hem de onları
cahil yerine koyuyorlar. Sahte uzmanların yazıları medeni
dünyada yayınlanmaz. Çünkü bu yazılar entellektüel bir değer
taşımadıkları gibi, ahlaki bakımdan da kabul edilebilecek gibi
değildirler.
Suistimalci ilkel filozoflardan kurtulmanın en iyi yolu bahse
konu problemlerin rasyonel olarak nasıl tartışılabildiğini
öğrenmektir. TESEV’in araştırmasını bunun için seçtim.
Sorunların profesyonel incelenişi ile Zübükvari incelenişi
arasında çok büyük bir fark vardır. İkinci bölümde gösterdiğim
gibi, bu araştırmadan Dersim için kullanabileceğimiz pek çok
metodolojik ve ahlaki sonuç çıkarabiliriz. Pratik amaç budur.
3.2 TBMM
Demokratik ülkelerde ordu kayıtsız-şartsız parlamentonun
denetiminde olduğu halde, Türkiye’de parlamentonun ordu üzerinde
herhangi bir yetkisi yoktur. Bu nedenle Türk devleti parlamenter
demokratik bir devlet değildir. Türk devleti parlamentosu olan
militarist bir devlettir. Parlamento orduya hiçbir şekilde
müdahale etmiyor veya edemiyor. Yetki sahasını, ihtiyaçlarını ve
bütçeden alacağı payı ordu kendi belirliyor. Ordunun
faaliyetleri hakkında parlamento soruşturma bile açamıyor.
Almanak militarist devlet geleneğinin İkinci Meşrutiyet
dönemine (1908) kadar uzandığını söylemektedir (Age, s: 12). 29
Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyetin daha baştan itibaren bir
asker devleti olarak görüldüğü ve devletin askerin malı olarak
görülmesinin Türk politik kültürünün önemli bir unsuru haline
geldiği saptanmaktadır.
Almanak’ı incelerken militarizm sorunun siyasi-hukuki ve
kültürel olmak üzere iki temel boyutunun olduğunu görüyorsunuz.
Ordunun devletin asıl sahibi gibi hareket etmesini sağlayan
yasal düzenlemeler veya idari mekanizmalar nelerdir? Bu soruya
verilecek olan bir cevapla problemin siyasi-hukuki boyutu
açıklığa kavuşturulmuş olur. Türk toplumunun askeri devletinin
gerçek sahibi olarak görmesi ise problemin kültürel yanını
oluşturur.
TSK’nın ana egemenlik araçları şunlardır:
1. Siyaset: MGK, medya
2. Sanayi ve ticaret: Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)
3. Yargı: Askeri yargı
4. Militarist kültürün içselleştirilmesi: Zorunlu askerlik
TBMM’nin ordu üzerinde denetim kurmasının idari ve hukuki
olarak imkansız olduğunu ortaya koyan araştırma, bu gibi bir
denetimi bir yana bırakın, TBMM’de “jandarmanın kötü muamele ve
yetki aşımı”na dair verilen çok az sayıdaki soru önergelerinin
bile cevapsız bırakıldığını saptıyor (Age, s:18). Partiler veya
milletvekilleri TSK’ya ilişkin soru önergeleri vermekte çok
isteksizdirler. Bir yasama döneminde TSK’ya ilişkin verilen soru
önergeleri en fazlasından iki veya üç adettir. Kaldı ki bu
önergelerin hiçbiri militarist sistemi sorgulama amacı
taşımamaktadır (Bkz, age, s: 17-19).
3.2.1 SONUÇ
Devletin neden militarist bir devlet olduğunu ideolojik bir
kavram olarak değil de, idari-hukuki bir kavram olarak açıklamak
önemlidir. Demokratik hukuk devletlerinin standart hale gelmiş
belli örgütlenme şekilleri vardır ve Türk devleti bu şekillerin
hiçbirine uymamaktadır. Askerlerin egemenliği soyut veya dolaylı
değil somuttur. Bunun belli başlı mekanizmaları vardır.
Araştırmada bu mekanizmalar çok kısa ve çok yalın bir biçimde
tanımlanmıştır. Özetle, Türk devleti parlamenter demokratik bir
devlet değil militarist bir devlettir.
Ayrıca araştırmada militarizmin kültürel bir boyutunun olduğu
da dile getirilmiştir. Militarizmi Türkiye’de yalnızca askerler
değil, sivil halk da meşru buluyor. Sivillerin militarizmi meşru
bulması partilere ve TBMM’ye de yansıyor. TBMM’deki partiler
ordunun devlet idaresinden uzaklaşmasını istemiyorlar. Partiler
mevcut sistemin sınırları içinde bir hükümet oluşturmakla
yetiniyorlar.
Türk politik kültürünün militarist bir karakter taşıdığının
saptanması çok önemlidir. Sorun yalnızca zorba generallerin
iktidarda ayak diremesi değil, demokrasi kültürü olmayan bir
halkın varlığıdır. Bu kültürün nasıl oluştuğu ve nasıl
değişebileceği ayrı bir inceleme konusudur. Ancak bu kültürün
varlığının saptanmış olması bile kendi başına çok büyük bir önem
taşımaktadır.
TESEV’in araştırması daha önce yazdığım “ORDU-SİYASET
İLİŞKİLERİ VE DERSİM SORUNU” başlıklı makalede ordunun devlet
içindeki yeri ve toplumun militarist kültürü üzerine ileri
sürdüğüm düşüncelerimi doğrulamaktadır. Türk devleti ve milleti
militaristtir. Bu gibi sosyal ve politik bir yapı içinde general
psikolojisi çok önemli bir faktör haline gelir.
Türk toplumu moda, tüketim patronu, sosyal ve ekonomik statü,
müzik, spor, sağlık, eğitim, eğlenme, yeme içme alışkanlıkları,
konut vb. gibi bir dizi konuda batıdan çok çabuk
etkilenmektedir. Politik konularda ise son derece kapalı veya
hiç değişim isteği olmayan bir toplum görüntüsü vermektedir.
Toplum son yıllarda islamcı tercihler yaptı. Politik olarak
taşra büyük şehirlere egemen oldu. Daha doğrusu iç göç Türk
seçmen kompozisyonunu çok radikal bir biçimde değiştirdi.
Örneğin İstanbul seçim sonuçlarını artık Orta Anadolu köylüleri
belirliyor. Daha düne kadar köyde yaşayanlar büyük şehirlere göç
ettiler ve seçim sonuçlarını bunlar belirliyorlar. Türk köylüsü
şehirlere göç ederek şehirleşmedi, aksine Türk toplumu mentalite
olarak daha fazla köylüleşti. Sözümona laik olan partilerin
gerçekte ne laik, ne demokrasi yanlısı ne de dürüst olmaları
toplumun dinci partiye destek vermesini sağlayan bir diğer
faktör oldu. Bu aynı zamanda orduya verilen halk desteğini de
kısmen açıklar. Militarist kültürün en büyük besleyicisi bence
azınlık düşmanlığıdır.
Militarist kültür yerini demokratik kültüre bırakmadan devlet
sırf yasa değişiklikleri aracılığıyla daha sivil hale
getirilemez. Örneğin yeni sayıştay yasası askeri mal ve
harcamaları TBMM adına denetleme imkanı yaratmasına rağmen
pratikte bu yönlü bir girişim hiç olmadı (Age, s: 20-21).
Militarist politik kültürün demokratikleştirilmesi çok büyük
bir sorundur. Toplumun genel olarak rasyonalize edilmesi
gerekiyor. Yıllardır ırkçı, inkarcı ve yalancı bir kültürle
beslenen insanların AB yanlısı kurum ve şahısların kültürel
kampanyaları nedeniyle birden tutum değiştireceklerini
bekleyemeyiz. Ancak rasyonel müdahalelerin yararı inkar edilemez.
Rasyonalizm ve AB ülkelerinin yakın ilgisi militarizmi ve
ırkçılığı her geçen gün daha zor bir duruma sokuyor. Rasyonel
inceleme ve tartışmalar politik sorunları çözmekte en iyi
araçlardır. Örneğin TESEV’in bu araştırması Büyükanıt’ın
hükümeti hiçe sayan bir basın açıklaması yapmasına yol açtı.
Ağar “ben iktidarda olsaydım askerleri konuşturmazdım” dedi.
Büyükanıt “o zat hükümette olsaydı ben yine konuşurdum” dedi.
Ağar genel bir affın gerekliliğini ima edince Büyükanıt onun
faili meçhul cinayetler döneminin sorumlularından biri olduğunu
ima etti. Gazeteler o dönemde Büyükanıt ile Ağar’ın birlikte
çalıştıklarını yazdılar. Kısacası rasyonel incelemenin ve
eleştirilerin sonuçsuz kaldığı ileri sürülemez.
Dersimliler kendi kendilerine propaganda yapacaklarına hangi
koşullar altında yaşamaya mecbur bırakıldıklarını objektif bir
biçimde tarif ederek ilgili kurumlara baş vurmaları daha iyi
olur. Dersim toplumu 1980’den başlamak üzere devletin yeni yok
etme kampanyalarına maruz kaldı. Dersim’in köyleri yakıldı,
yıkıldı ve boşaltıldı. Binlerce insan öldürüldü ve işkenceden
geçirildi. Bu gerçekleri kapsayan bir dosya ile AİHM’e başvurmak
Dersim sorununu uluslararası platforma taşımakta önemli bir adım
olacaktır. Politik bir dille veya solcu jargonla yapılmış
tanımlamalar gereksiz ve yararsızdır. Politik aktivistlerin
sorunu ele alış biçimi mağduru en iyi şekilde müdafaa etme
kaygısı taşımıyor. Bize lazım olan politik broşürler değil
sosyal-hukuki araştırmalardır. Büyük önderlerden çok sıradan
araştırmacılara ihtiyacımız var bizim. (devam edecek)
Mehmet Yıldız