Ahmet Çiğdem
Birikim Dergisi
Doğayla ilgili sorunların uzun bir tarihi vardır. Bu uzun tarihin
öznesi insan emeğiyle, bu emeğin dolaysız nesnesi ve aracı olarak
insan/doğa ilişkilerine giren teknoloji ve bilimden bağımsız bir
tarih değildir bu; dolayısıyla, doğayı tartışırken, aslında bir
anlamda tarihi de tartışıyoruz. Çevrecilik ya da bu adla anılan
hareketlerin hemen hepsi, doğa kavramı ve bu kavramın geçirdiği
dönüşümlerin çevre sorunları gibi görece bağlam-dışı bir düzeyde
ele alınmasına itiraz ettiklerinde, istedikleri bu tarihin
tanınmasıdır. Böylelikle kirlilik ve tüketim gibi kategoriler,
örneğin tarihsel bağlamlarına oturduklarına, salt doğaya ilişkin
olarak ele alınamayacak kategoriler olurlar. Bunları belirli üretim
tarzlarına, toplum tiplerine ya da tarihsel dönemlere götürebiliriz.
Demek ki çevre sorunları, yani ekopolitik hareketlerin dolaysız
ilgi nesnelerini anlamak için ilkin belli bir doğa nosyonuna
müracaat etmek zorundayız. Bu nosyonun toplumsal, ekonomik ve
kültürel bağlamı vardır ve örneğin doygunluk kirliliği ve
yoksulluk kirliliği gibi ayrımlar salt insan/doğa ilişkilerine
oturtulamazlar, çünkü bu ilişkilerin arkasında daha geniş bir
çerçeve vardır. Bu çerçevenin her insana belli bir doğa bilinci
kazandırdığı söylenebilir ama, bu bilinç zorunlu olarak görünür, ya
da politik değildir. Toplumsallaşmış bir doğanın, toplumsallaşmış
tüm süreçler gibi kendi ilişkilerinin sınırlarındaki insana
kazandırdığı bir bilinçtir. Tarih ancak toplumsallaşmış tarih olarak
anlamlıdır, çünkü tarihi yapan, toplumsalı oluşturan güçtür ve doğa
bu güçten arındırılamaz. Bu gücün etki alanı dışına çıkartılamaz.
Toplumsallaşmış doğanın anlamı, doğadaki insan müdahalesidir.
Doğayı yararlı kılma uğraşısı, insanın kendi bedenini yararlı kılma
uğraşısının ayrılmaz bir parçasıdır. Fiziksel, iktisadî, kültürel
müdahalelerin ölçütü, faydaya dayanır. Doğaya bir töz olarak bakmak
bile, kültürel bir yararı gözetir. Fiziksel; çünkü insanın doğayı
dolaysız kavrayışı, kendisinin bir uzantısı, organik tamamlayıcısı
olarak kavrayışıdır. İktisadî; çünkü, bir üretim faktörü
olagelmiştir. Teknoloji ve bilim tarihsel olarak bunun birer aracı
olmuşlardır. Çünkü bilimin ve teknolojinin, sistem kuramının gizemli
sözcüğüyle söyleyecek olursak, girdisi doğanın kendisidir, salt,
katışıksız doğa. Evrim ve ilerleme, biraz daha sistematik bir doğa
tasavvuru sunar; rasyonel olarak sistematize edilmiş,
hesaplanılabilir bir olgular yumağı olarak doğa. Ekolojik
hareketlerin yükselişi, doğadaki insan müdahalesinin
hatırlatılışıdır; sınırları, politik ya da değil, bu müdahalenin
geri çevrilemez mahiyetiyle ilgilidir. Doğayı dönüştüren bir süreç
olarak endüstrileşme üzerindeki vurgu, bir dönemsel tespit olarak
kalmaz; doğanın bir kere ve bütün zamanlar için değişmiş olduğunu
gösterir. Ekopolitik hareketlerin birer kentli hareket olması başka
bir şeye daha işaret eder; bir doğa tasarımından mekânsal olarak
mahrum bırakıldığımızda ya da bir mahrumiyete marûz bırakıldığımızda
doğaya dönmek isteriz. Eril, yaşamsal bir tutku olarak değil, bir
mahrum bırakılmışlığın itmesi olarak. Bu anlamda örneğin Yeşillere
(Die Grünen) en büyük katkının kentsel mekânlardan gelmesinin altı
çizilmelidir. O zaman kente, kentin çelişkilerine, yapılarına bakmak
durumundayız. Bu da bizi kaçınılmaz olarak modern toplumsal
formasyona götürür.
KAVRAMSAL TEMALAR
Çevre dediğimizde, sadece doğayı içermeyecek şekilde insan
hayatını ve bir organizma olarak hareketliliğini etkileyen,
belirleyen bir dışsal etmenler kümesine göndermede bulunuyoruz.1
Çevrenin a priori anlaşılması, dışsal bir mekân olarak
anlaşılmasıdır. Şu halde insan organizmasına içsel değildir, ancak
organizma çevrenin bir parçasıdır. Organizma ve çevre birbiriyle
çatışan değil, etkileşen sistemlerdir. Kültür kavramı bu etkileşimin
hangi boyutlara götürülebileceğini gösterir. İnsanın çevreyi ve
organizmasını nasıl değerlendirdiğini anlamak için kültürel bir
bağlama ihtiyaç vardır. Doğa algımız duyusal deneyimlerimiz kadar,
kültürel kategorilerimize de bağlıdır. Organizmasının çevreyle
ilişkisini kültür dolayımlar ve eklemler. Çevre modifiye edilmiş bir
düzenliliktir. İnsan yeni bir biyosfer yaratır; çünkü en çıplak
anlamda, çevre hızla değişen yersel, mekânsal bir tasavvura
bağımlıdır. Çevrenin, biyotik, fiziksel, maddî nesneler evreni
olarak tanımlanması, çevrenin dinamik yapılara dönüşmesini
açıklayamaz. Ancak bu yapıların arkasında duran organik olmayan
bütünü de gözden kaçırmamak gerekir. Dolayısıyla organik ya da
inorganik bir ögeler toplamı olarak çevre kavramına müracaat etmek
zorundayız.2
Tarihsel olarak bakıldığında doğa ve buna bağlı olarak çevre
kavramının üç boyutta geliştiğini görürüz. Coğrafi determinizm,
ortaçağların sonuna kadar baskın bir düşünceydi - eğer, geleneksel
kozmolojik doktrinlerde bir töz olarak görünen doğa düşüncesini
hesaba katmazsak. Belli bir coğrafyaya özgü ve ait, bu coğrafyayla
tanımlanan çevre kavramı Rönesans ve Aydınlanmayla birlikte,
doğanın tahakküm altına alınabilmesini sağlayan güçlerin
aracılığıyla daha yararcı bir bağlama oturtuldu. Böylece araçsal
çevre kavramına ulaşıldı. Yaşanılan, barınılan, kullanılan bir
mekân. Coğrafi çevre kavramı zorunluluklardan türemişti; yeni
zamanların kavramıysa imkânlardan türer. Kavramın aktivizmi,
doğanın edilgen bir birim olarak haklılaştırılmasını içerir.
Modernliğin çevre kavramı ise, araçsal doğa anlayışının radikal
eleştirisinden kaynaklanır. Modern teknolojinin etkisi,
endüstrileşme ve bilimin giderek artan büyümesi ve yayılımı, yeni
mekânsal anlayışların ve birimlerin oluşması ve aşırı nüfus artışı,
bu eleştirinin çeşitli uğraklarını verir. Dolayısıyla modern
zamanlarda daha eleştirel bir doğa kavramı gelişmiştir.
Yunanca hane (oikos) kavramıyla aynı kökten gelen ekoloji kavramı
önceleri bir çevrede yaşayan organizmalar üzerinde yoğunlaşan zoolog
ve botanistlerin çalışmalarında kullanıldı; statik ve belirlenmiş
olarak. Daha sonra ekoloji, autecology ve synecology olmak üzere iki
biçimde kullanıldı; önceki kavram organizmanın çevreyle
etkileşimiyle ilgilenir, sonraki kavramsa çevrenin herhangi bir
birimiyle. Buna göre ekoloji bazen bir çevrede yaşayan
organizmaların ve organizmaları doğal mekâna ya da mekânsal doğaya
bağlayan süreç ve yapıları inceleme alanı olmaktadır. Sheparda göre
ekoloji bir disiplin değildir; insan ekolojisini çevreleyen bir
düşünce ve teknik bütün yoktur. İnsan ekolojisi olarak adlandırılan
bir sosyoloji dalı vardır; ancak burada nesne kent coğrafyasıdır. O
zaman ekoloji bir alan ya da bir görme biçimi olmalıdır.3 Bu
anlamda ekoloji bir insan topluluğunu gereksinir; ancak bu bir
ekolojinin var olması için gerekli şartlardan yalnızca bir
tanesidir. İnsan ekolojisi nüfus, örgütlenme, çevre ve teknoloji
olmak üzere dört değişkenden ibarettir. Kentsel ekoloji,
toplumsal ekoloji ve kültürel ekoloji gibi değişik kullanımları
hatırlayacak olursak, bu değişkenlerin ekolojinin tamamlayıcısı
olduğu ögeye göre artacağını ya da azalacağını kestirebiliriz. Çevre
kendisini anlamlı bir birim olarak biçimlendiren yedi ögeden
müteşekkil bir ekolojik sistem olarak da tanımlanabilir. Bu ögeler
algısal, sözel, estetik, bütünleştirici, uyarlayıcı, araçsal ve
nihayet ilişkiseldirler. Bu bağlamda çevre yine ekolojik bir sistem
olarak görülmekte, ancak ögeler farklılaşmaktadır. Çevreyle birey,
bireysel çevreyi; fiziksel gerçeklikle çevre, fiziksel çevreyi;
kişisellikle çevre, kişisel çevreyi; kişilerarasılık veya ötesi,
kişilerarası veya kişilerüstü çevreyi; toplumsallık da toplumsal
çevreyi yaratır.
Mekân sorunu, çevre kavramıyla yakından ilgilidir ve gerçekte bu
kavramın özünü oluşturmaktadır. Elbette sadece içerisinde hareket
ettiğimiz bir gerçekliğe işaret etmez mekân; tasarlanmış ya da
tasarlanmamış, insanî ya da insanî olmayan özelliklere sahiptir ve
toplumsal eylemlerin dışsal gerçekliğini oluşturur. Dolayısıyla
coğrafi olarak mekân kavramı, algısal ya da davranışsal mekân
kavramlarından farklılaşır. Mekâna ilişkin algımız, algımızın
mekânıdır da. Eğer algısal mekânlarımız olmasa, insanal (beşerî)
mekânlardan da söz edemeyiz. Muhtelif mekân kavramlarının bu
farklılaşmayı doğruladığını söyleyebiliriz.
DOĞA, TOPLUM VE BİREY
Doğanın ne olduğuna ilişkin soru, güç bir sorudur ve kolaylıkla
cevaplandırılamaz. Doğanın ve doğayla birlikte çağrıştırılan
yeryüzünün cömert ve besleyici bir üretkenlik kaynağı, ancak vahşi
ve denetlemez bir güç olarak görüldüğü premodern doğa kavramı,
Newtoncu bilimin yükselişi ve doğanın matematik bir düzenlilik
içerisine sokulmasıyla birlikte, yararcı mantığın gerekliliklerine
göre yeniden ele alındı. Bu düzeyde doğanın biçimlere, rakamlara ve
geometrik parçalara ayrılması, doğanın yönlendirilmesi, ölçülmesi ve
hesaplanması amacına hizmet etmekteydi. Geleneksel ilim
faaliyetlerinin amacı ilahî (doğal) düzenin izlediği yolu
anlamaktı; ancak Bacon ve Galileoyla birlikte, doğayı tahakküm
altında tutmak ve denetlemek amacında yeni bir kavrayış ortaya
çıktı. Karmaşık fenomenlerin temel ilkelere ve özelliklere
indirgenebilmesi, nedensellik ilkesinin doğaya uygulanabilmesini
kolaylaştırmaktaydı.4
Doğa üzerinde gerçekleştirilen, toplum ve bireye de taşındı. Doğa
üzerindeki tahakküm, toplum ve birey üzerinde de kuruldu. Yeni
çağların toplum kavramı, doğanın sistematik bir makine formuna
büründürülmesinden etkilenerek, bir düzen olarak anlaşıldı. Bu
nedenle mekanik bir toplum kavramına varmak hiç de zor olmadı.
Sosyolojik gelenekteki geçiş teorileri, daha ilkel toplum
biçimlerinden daha gelişmiş toplum biçimlerine geçişin topluma içkin
mekanizmayla mümkün olduğu öncülünden hareket etmekteydi. Organik
bütünlerin belirleyici olduğu toplumsal formlardan, inorganik
bütünlerin belirleyici olduğu toplumsal formlara evrim, doğada zaten
gerçekleşmekte olan bir mekanik evrimin aşaması olarak
düşünülmekteydi. Kozmozun, dünyanın, doğanın, bireyin ve toplumun
aynı ahenkli bütünlüğün ayrılamaz parçaları olarak kurgulandığı
geleneksel kozmolojiler, hızla her parçanın kendi içsel yapısını ve
yasalarını ürettiği özerk bir işlerliğe kavuştuğu bir kozmolojiye
dönüştü.
EVRİM, İLERLEME VE DOĞA
İnsanın doğayla ilişkisi çevreciliğin en önemli sorunu olarak
belirir. İnsanın doğadaki yeri ise daima bu yerin sabit ya da
değişken bir yer olup olmadığına göre sorgulanır. Aşırı nüfus
artışı, çevresel kirlenme, insan ilişkilerinin kirlenmesi
(yabancılaşma, şeyleşme vb.), teknolojik tehdit gibi sorunlardan
bahsettiğimizde bir biçimde insanın doğadaki yerinden de
bahsediyoruz demektir. Batı kültürünün oluşumunun örneğin Bunyanın
Pilgrimms Progressinde sergilendiği üzere doğadan bir kopuşla
mümkün olduğunu biliyoruz. Doğadan kopuş tarihsel bir süreç
içerisinde gerçekleşmiştir; evrim ve ilerleme kavramları bu sürecin,
muhtevasının her tarihsel aşamada bir önceki aşamadan daha verimli,
üretken ve özgürleştirici olduğu ve insan hayatının zorunluluk ve
varkalma ilkelerinden uzaklaştığı bir çizgi takip ettiğini
vurgularlar.
Toplumun evrimi, toplumsal yapıların ve toplumsal değerlerin de
evrimini gerekli kılar. Ancak değerlerin evrimi, genel evrimsel bir
sürecin olumlanmasını sağlayacak kültürel ve sembolik bir çerçeve
sunmak zorundadır. Bu cümleden olmak üzere örneğin doğanın,
yararcı bir mantıkla kavranışı, doğanın bir instrumentum olarak
anlaşılmasını sağlar. Değer sistemleri, bağlam-bağımsız sistemler
değillerdir; belli toplumsal sınıfların, dönemlerin ve eğilimlerin
izlerini taşırlar. Dolayısıyla biz evrim dediğimizde, bu kavramla
istemleri çakışan bir kollektif öznenin de kavramın arkasında
durduğunu düşünmek durumundayız. Zaten belli kavramların sosyolojik
ve felsefî temellerini açıklamaktan çok, bu kavramların nasıl bir
söylem dizgesi içerisinde kullanıldığına bakmak gerekir. Nisbetin
özgürlük olarak ilerleme ve iktidar olarak ilerleme kavramları
arasında yaptığı ayrım5 tarihsel olarak homojen bir anlama sahip
kavramların bile aslında farklı istikâmetlerde geliştiklerini
gösterir. İlerleme, doğada ve insanda bir töz olarak verili
sayıldığında, ilerlemenin nesnelerinin kaçınılmaz olarak bir
denetleme, yararlı kılma ve kullanma nesnelerine dönüşmesi bu
paradoksal gelişmeye işaret eder. Böylelikle doğayı yararlı kılma,
özgürlük olarak ilerlemenin önemli bir aşaması olarak belireceği
gibi, tüketilmesi noktasında belli bir iktidar ilişkisinin,
tahakkümün somutlaşması olarak da belirebilir. İlerlemenin
kaçınılmazlığını göstermek üzere gönderme yapılan ekonomik ve
teknolojik büyümenin, doğaya müdahalenin dolaysız sonuçları olarak
ortaya çıkması, ancak bu müdahale neticesinde doğanın doğa olarak
kalmasının nesnel şartlarının da ortadan kalktığının kavranılması,
tarihsel gelişmenin beklenmedik bir sonucu olarak yorumlanamaz; bu
değişimi olumlayan ya da olumsuzlayan bir diğer ve davranış örüntüsü
üretilmeksizin, değişmenin kendisinin ne ifade ettiğine karar vermek
güç olacaktır.
TEKNOLOJİK DEVRİM: TEKNİĞİN
MAKSİMİZASYONU, DOĞANIN MİNİMİZASYONU
Modern dünyada teknoloji kadar işlevsel başka bir olgu bulmak
kuşkusuz zordur. Üstelik teknolojinin işlevleri, uzun vadede ortaya
çıkacak, dolayısıyla zamana bağlı işlevler olmayıp, gündelik
hayatta, sıradan ilişkilerde de somutluk kazandığından daha da
önemli hale gelmektedir. Teknoloji ya da teknik deyince genellikle
Mumfordun belirttiği gibi bir makine efsanesine yenik düşeriz;
oysa makina teknolojinin ürünlerinden sadece bir tanesidir.
Teknoloji, toplumsal hayatta önceden belirlenmiş amaçların rasyonel
araçlarla gerçekleştirilmesinde yeterlilik ve etkililik gözeten
yöntemlerin bütünüdür.6
Teknolojik etkinlik insanın en ilkel etkinliğidir. İnsan türünün
kendini koruması ve türün yeniden üretiminin sağlanması, biyolojik,
fiziksel ve iktisadî ihtiyaçların belli bir biçimde karşılanmasıyla
mümkündür. Böylelikle örneğin avlanma tekniği ortaya çıkar; av için
bazı teknolojik silahlar kullanılır. Soğuktan korunmak için bir
giyim tekniği geliştirilmiştir. Mimari bir teknikten söz edilir vs.
Teknik, insan doğa ilişkisinin dolayımlayıcı gücüdür. İnsan doğal ve
toplum hayatını yapıp-ettikleriyle sürdürür. Teknik, ilkel
topluluklarda insan edimlerinin dışsal destekleyicisi olarak vardı;
modern tekniğin uzanımı ise içseldir. Yönelimi dış dünyaya
(gerçekliğe) olmakla birlikte, insanın içsel doğasına, davranış
biçimlerine de uzanır; onun için örneğin tıp pratiklerine özgü bir
davranış teknolojisinden söz edilmektedir. Tekniğin doğayla insan
arasındaki uyumu bozduğu ise gerçek değildir; doğrusu insan doğayla
hiçbir zaman barışık olmamıştır. Yazısız uygarlıklarda karşımıza
çıkan doğa kavramı son tahlilde araçsaldır; kızılderili mitosları,
doğanın ancak verimli olması halinde benimsendiğini gösterir.
Teknolojik devrim kavramıyla anlatılmak istenen, teknolojinin bir
araç-amaç ilişkisi içerisinde kurgulanmaktan çıkıp, toplumsal bütün
hakkında bağlayıcı ve sınırlandırıcı bir güç olarak örgütlenmesidir.
Cansız organizmalardan, canlı organizmalara doğru evrilen teknik ve
teknolojik kullanım, önce doğanın, sonra toplumun, sonra da dünyanın
yapısını denetleme iddiasında bir yapıyı ortaya çıkaracaktı.
Teknolojinin ilerlemesi doğanın daralmasına yol açar, çünkü
teknolojinin geliştiği uzam, doğanın içindedir. Teknolojinin
ürünleri de bir çevressel uzama ihtiyaç duyar ve böylece teknoloji
her aşamada doğaya katılan bir birikimi ifade eder. Teknolojinin
yayılması doğa ve çevrenin, teknolojik tarihin ilk aşamasındaki
konumlarından gerilemelerini zorunlu kılar.
Teknolojiden bir mit yaratmak kolaydır, çünkü teknolojinin
yeterliliği ve etkililiği tarihsel olarak başka hiçbir insan
üretiminde yoktur. Ancak teknolojinin bir mit haline gelmesi,
gerçekte insanın doğa ve hemcinsi üzerinde kurduğu tahakküm
ilişkisiyle paraleldir. Doğayla tahakküm ilişkisi, insanın doğada
bulduğu bütün kaynakları bir tür sahiplenme dürtüsüyle kullanmasına,
üstelik tükeninceye kadar kullanmasına neden olmuştu. İnsanın insan
üzerindeki tahakkümü, hangi biçimde gerçekleşirse gerçekleşsin,
hemcinsinin bir hammadde, bir doğal kaynak, bir emek-gücü olarak
kullanılmasını haklılaştırmaktaydı. Doğanın ve insanın karşıt güçler
olarak konumlanması, insana güçlü, rasyonel ve bilimsel davranan bir
tür, doğayı ise kör, kaotik ve yönlendirilebilir bir bütün olarak
değerlendirilişine bağlıydı. Oysa insanlar arasındaki eşitsizlik ve
tahakküm ilişkisi, insanın doğaya atfettiği ve aştığını zannettiği
özellikleri bir ikinci içsel-doğa olarak kendinde yeniden üretmesine
yol açmıştır.7 Teknolojinin insan için bir seçenekler toplamı
yaratması, pratik hayatın sürdürülebilirliğini kolaylaştırması, boş
zaman sağlaması teknolojik bir varoluşun şartları düşünüldüğünde,
yani teknolojinin belirlediği üretim ve tüketim tarzına bağlı olarak
var olan hayat tarzında teknoloji her zaman verdiğinden daha
fazlasını almaktadır.
EKO-POLİTİK TOPLUMSAL HAREKETLER:
EKOLOJİK BİLİNCİN YÜKSELİŞİ
Ekolojik bilinç dediğimizde, oikosun, hanenin, çevrenin.. tehdit
altında olmasına yönelik bir tepkinin somutluk kazanmasından
bahsediyoruz. Doğayla bir barışma isteği, daha güvenilir bir çevrede
yaşama talebi, kaynakların verimli kullanılması kararı, inorganik
bütünden organik bütünlere dönme iradesi vb. Eko-politik, hem
ekolojik olanın, hem de politik olanın tamamlanmasını gerektirir.8
Ancak bu, eko-politik hareketlerin zorunlu olarak makro politik
hareketler olduğu anlamına gelmez. Eko-politik hareket yerine,
ekolojik hareket kavramını kullandığımızda, hareketin politik
vurgularının daha az belirleyici olduğunu vurgulamak isteriz. Ancak
bütün ekolojik, eko-politik hareketler toplumsal hareketlerdir ve
toplumsal bir çerçevede örgütlenirler. Dolayısıyla bir toplumsal
hareketler sosyolojisinin alanı içerisine giriyoruz. Bunun için
kitle psikolojisinin 19. yüzyıldaki tortularını taşıyan ve toplumsal
hareketleri, kitle hareketleri olarak gören, bu hareketleri
toplumsal ve siyasal kaynak paylaşımının diğer örgütlü
unsurlarıyla organik bağlılıklar içerisinde kuran bir anlayışı terk
etmek zorundayız. Cohen, toplumsal hareketlerin yapısını anlamak
üzere iki paradigma önermektedir.9 Kaynak seferberliği yaratmaya
dönük toplumsal hareketler genellikle gevşek bir grup tanımasına (ya
da aidiyetine) ve belirlenmemiş bir amaca göre örgütlenirler. Bu tür
hareketler enformeldirler, fakat güçlü bir bürokratik yapıya ihtiyaç
duyabilirler. Kollektif aktörlerin kimliği konusunda iyi tanımlanmış
bir açıklama yoktur. Toplumsal dayanışma ve bilinç, ancak hareketin
amacı açısından operasyonel kılındıkları ölçüde bir anlam
taşırlar. Toplumsal hareketleri kimlik-yönlendirimli hareketler
olarak değerlendiren paradigma ise, toplumsal aktörlerin, yorumuyla
mücadele ettikleri genel bir kimlik içerisinde farklı bir grup ya da
topluluk kimliği üretebilecekleri süreç üzerinde yoğunlaşır. Artık,
nötr bir ifade haline gelen aktör kavramı yerine, bu tür
hareketler için, özne kavramını kullanabiliriz. Çünkü artık
toplumsal hareketi oluşturan birey, kendisi ve içerisinde yer aldığı
hareketi hakkında ideolojik, iyi tanımlanmış ve farklılaştırılmış
bir kimliğe sahiptir. Grup dayanışması, bilinç, sembolik üretim
kaynak seferberliğinin ya da paylaşımının önüne geçer; genellikle
feasible olmayan ancak ayrıntılı olarak belirlenmiş bir amaç ifade
edilir.
Kimlik-yönlendirimli toplumsal hareketler, Offenin işaret
ettiği gibi, genellikle kurumsallaşmış politika ve politik değerlere
bir meydan okuma potansiyeli taşırlar; politikaya yeni bir anlam
verme peşindedirler.10 Politikanın pratik hayatla ilgisinin yeniden
kurulması gerektiği fikrindedirler. Eko-politik hareketlerin tarihi,
kaynak-seferberliği paradigmasından kimlik-yönlendirimlilik
paradigmasına geçiş içerisinde okunabilir. Günümüz eko-politik
hareketlerinin kimlik iddiaları, yukarıda sıralanmaya çalışılan
boyutları da aşmış olup, hareketin kimliğinin alternatif pratiklere
eklemlenmesine çalışılmaktadır. Böylece karşı-ekonomi, karşı-hayat
tarzı, karşı-kültür gibi örüntüler bir taraftan kurumsal olmayan
politikanın işlerliğini arttırmakta, diğer taraftan öznelerin
hareketle ilgilerini sürekli kılmakta ve pekiştirmektedir. Kişisel
özerklik ve kimlik, merkezileşmiş, bürokratik ve hiyerarşik
örgütlenme ilkesinin yerini almıştır. Örgütsel anlamda zaten dikey
olmaktan çok yatay bir ilişkiler ağı hüküm sürer.
Eko-politik toplumsal hareketler, tikel ya da genel çevresel
sorunlar hakkında, bu sorunların kaynağı ve varoluş şartlarının
belirlenmesi (sorunun genel toplumsal gerçeklikle
ilintilendirilmesi) ve çözümlenmesi boyutlarında bir bilgilenme
iddiası taşırlar. Schnaiberg eko-politik hareketlere katılan
bireyleri dört gruba ayırır: kozmetolojistler, melioristler,
reformistler ve radikaller. Bu ayırım, ekolojik sorunların ve bu
sorunları kuşatan gerçekliğin değerlendirilmesinden kaynaklanır.11
Kozmetolojistler, çevre sorunlarını tüketimin boyutlarıyla ve
muhtevasıyla açıklama eğilimindedirler; çünkü mevcut tüketim
kalıpları, hem var olan kaynakların irrasyonel bir şekilde
kullanılmasına yol açmakta, hem de kullanma sonucunda oluşan
atıkların doğaya zarar verecek biçimde kullanım zincirinin dışına
çıkartılmasına katkıda bulunmaktadır. Melioristler, tüketimin
başlıbaşına israfa dayandığını ancak, kullanılan kaynakların geri
döndürülmesine, tekrar kullanılmasına çaba sarfetmek gerektiğini
savunmaktadırlar; bu amaçla bireylere rasyonel kaynak kullanma
pratikleri geliştirme alanı yaratılmalıdır. Reformistler tüketimden
kaynaklanan sorunları kabul etmekle birlikte, tüketim şartlarının da
bu sorunların ortaya çıkmasında etkili olduğunu, dolayısıyla yeniden
düzenlenmesi gerektiğini vurgularlar. Ancak bunun için gerekli
ekonomik ve toplumsal kararlar, tüketimi sıfırlamanın imkânsız
olduğu bilinciyle yerine getirilmelidir. Radikaller ekolojik
sorunların bir taraftan çağdaş teknoloji, bilim ve toplumun
doğalarının kaçınılmaz sonuçları olarak ortaya çıktıklarını, bir
taraftan ileri endüstriyel kapitalist/sosyalist toplumlarda geçerli
olan ekonomik ve kültürel pratiklerin bu süreci hızlandırdığını
savunmaktadırlar. Refah devletinin, çevre korumacılığına yönelik
tepkileri bir göz boyamadan ibarettir, çünkü ekolojik sınırların
aşılması, zaten refah devletinin kuruluşunda vardır.
İlk iki düzeydeki hareketlerin hem daha çok kaynak-seferberliği
ilkesine göre örgütlendiklerini, hem de ekolojik sorunların daha çok
ekolojik boyutlarını vurguladıklarını, buna karşın reformistlerin
ve radikallerin muhtevaları ve yoğunlukları farklı olmak üzere
ekolojik sorunların yaşanan toplumsal gerçekliğin dolaysız verileri
olarak gördüklerini, bu nedenle bu gerçekliğin dönüştürülmesini
kaçınılmaz bir misyon olarak benimsediklerini, dolayısıyla
eko-politik bir hareket içerisinde örgütlendiklerini söylemek
mümkündür. Ancak ekolojik hareket homojen bir yapıda gelişmemiştir.
Bundan sonra da gelişmeyecektir, hattâ günümüzde yerleşik toplumsal
yapıların, kurumsal politikaların, hükümetlerin ekolojik sorunlara
belli bir duyarlık oranında eğilmeleri, ekolojinin realpolitiğin
önemli bir ögesi haline gelmesi bile çevreciliğin homojenize
olmasını sağlayamayacaktır. Çevre koruma politikaları ki yeterlilik
ve koruma üzerine duran elitist bir yaklaşımla ya da uygun
teknolojilerin kullanılmasını öneren popülist bir yaklaşım
tarafından temsil edilir, geleneksel politik süreç ve kurumlara
kolaylıkla eklemlenmiştir.
Kuşkusuz Alman Yeşiller hareketi bu makalenin başından beri
tartışmaya çalıştığımız kimi hususların nasıl somutlaştığını
gösteren iyi bir örnek olmaktadır. Bu hareket 1980lerden itibaren
sadece Batı Almanyanın siyasal gündemini değiştirmekle kalmamış,
aynı zamanda dünyanın hemen her tarafından hem çevre sorunlarına
ilişkin bir duyarlılığın oluşmasında, hem de kurumsal politikanın
sorgulanmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Hareketin başlangıcı
oldukça yereldi. 1977 yılında Baden-Würtemberg ve Schleswig-Holstein
eyaletlerinde yapılan yerel seçimlerde Çevre Koruma Listesi ve
Nükleer Güç-Hayır Teşekkürler gibi örgütlerle etkili olmuş, 1978
yılında Aşağı Saksonyada ise azımsanamayacak bir başarı elde
etmişti. Bu hareketlerin üyeleri genelde SPDden uzaklaşmış, liberal
aktivistler ve anti-nükleer protestoculardı. 16/17 Mart 1979da
Frankfurtta çeşitli eyaletlerden 500 delegenin katılımıyla
Alternatif Siyasal Örgüt-Yeşiller adı altında bir örgüt kuruldu.
1980deki Avrupa parlamentosu seçimleri sırasında Yeşiller
kamuoyunda ekolojik sorunlara bağlı bir kıpırdanma olduğunu
sezinlediler ve ulusal düzeyde ancak bir parti olarak örgütlenmenin
daha işlevsel olacağını düşündüler. Çünkü, Almanyada partiler
devlet yardımı alabiliyorlardı. Parti resmî olarak Ocak 1980de
Karlsruhede kuruldu ve Mart ayında Saarbrückende programını
kamuoyuna ilân etti. Daha önce % 2-3 oranında alınan oylar partinin
kurulmasıyla birlikte % 7ye fırladı. Radikallerle Yeşilleri bir
araya getiren Renkli Listenin çeşitli eyalet seçimlerinde aldığı
oyları ikiye katladılar (örneğin Hesse ve Aşağı Saksonyada).12
Partinin resmî programı alternatif bir toplum şeması
içermekteydi, var olan mülkiyet ilişkileri ve üretim araçları
üzerindeki denetim, insanların ve doğanın sömürülmesinin ve
toplumsal yabancılaşmanın bir sonucuydu. Bütün mülkiyet ilişkileri
ve mülkiyet araçları yeni (ortak ve minimal) bir toplumsal mülkiyet
kavramıyla dönüştürülmeliydi. Programda geniş ölçekli endüstriyel
kompleks reddedilmekle birlikte, örneğin sınıf mücadelesi kavramı
içerilmemekteydi. Başlangıçta partide iki grubun belirgin olduğu
gözlemlenmekteydi; burjuva toplumsal düzeni ve kapitalist devlete
örgütlü bir muhalefet, sosyal demokrasinin reformist politikasının
eleştirisi ve toplumsal zenginliğin üretimi için eşitlikçi ve uygun
bir teknolojik üretimi önceleyen ekososyalistler ve mevcut toplumdan
radikal bir biçimde kopmayı, alternatif, cemaatçi üretim ve hayat
tarzlarının oluşturulmasını amaçlayan fundamentalistler. Yeşil
hareketi belirleyen temel problematik, partinin tek bir sorun
etrafındaki duyarlılığa bağlı örgütlenmesinden kurtulması
gerekliliğiydi. Dolayısıyla kendilerini genel bir alternatif olarak
sunmaktaydılar. İnsan hakları, anti-nükleer kampanyalar, feminizm,
göçmenlerin hayat şartları, tüketici ve hayvan hakları vb. konularda
aktif bir tutum takındılar. Fabrika sistemine, toplumsal ve siyasal
ayrıcalık ve önceliklere, kapitalist rasyonaliteye, rekabet
mekanizmalarına, kâr maksimizasyonuna, kaynakların kötü kullanımına,
çevresel tahribata karşı çıktılar. Rekabet yerine dayanışmayı,
tâbilik ilişkisi yerine işbirliğini bir değer olarak
işlevselleştirmeye çalıştılar. Ancak Almanyadaki kurulu düzen,
ileri kapitalist bir toplum mantığına göre çalıştığından,
Yeşillerin hem politika kurumundan, hem de devletten beklentilerini
yerine getirecek bir esneklik gösteremedi. Adlarına rağmen, daha çok
kentlilerden karşılık görmekteydiler. Sonuçta Yeşiller,
sosyalistlerin diktatöryal jakobenizmine savaş açan ve sadece
özgürlükçü bir ekolojinin var olmasını ısrarlı bir şekilde savunan
eko-libertenyanlar; çevre sorunlarının çözümünü burjuva-kapitalist
devletin çöküşünde gören eko-sosyalistler, ekolojik olarak radikal,
politik olarak daha uzlaşmacı bir çizgiyi takip eden politik
radikaller ve nihayet çevre sorunlarının çözümünü siyasal ve
toplumsal bağlamın bütünüyle dönüştürülmesi olarak algılayan
fundamentalistler olmak üzere dört gruba ayrıldı ve giderek
etkinliğini yitirdi.13
EKO-POLİTİK HAREKETLERİN
GERİ ÇEKİLİŞİ
Yeşiller hareketinin siyasal macerası, dünyanın çeşitli
taraflarındaki ekolojist hareketler açısından bir örnek oluşturmakla
kalmadı yalnızca, çevre sorunları problematiğiyle gerçekleştirilecek
bir politikanın sınırlarını da gösterdi. Yerleşik iktidar
yapılarının, bu sorunları kendi sorun çözme ve hükmetme pratiklerine
kolaylıkla eklemlemesi ise meselenin önemli bir boyutunu
göstermektedir. Castells, çevre hareketlerinin ne kadar radikal
niyetler taşırsa taşısınlar, sonuçta devrimci potansiyelin popüler
taleplere dönüştürülmesiyle sonuçlanacağını belirtmişti.14 Bu
hareketlerin toplumsal temeli, daha çok orta sınıfın marjinal
katmanlarına, entelijensiyaya ve öğrencilere dayanmaktaydı; yani
sistem açısından hayatî işlevlere sahip olmayan gruplara. Çevre
hareketlerinin gerçek toplumsal çatışma ve çelişkileri, insan ve
doğa arasındaki gerilime indirgemesi; toplumsal eşitsizliği doğaya
taşıyarak mistifiye etmesi; toplumsal evrimin, belki tarihte asla
var olmamış bir doğayla uzlaşım döneminde dondurularak
algılanması; politik sorunların ifade edilme kanallarını
değiştirmesi nedeniyle eleştirilere marûz kalması, bu hareketlerin
daha radikal bir çizgi tutturması talebini dile getirmekle kalmaz
yalnızca, aynı zamanda hareketin sınırlarını da gösterir. Nitekim,
90lardan sonra çevre sorunlarının sadece Greenpeacein medyatik
eylemleriyle (arada dünyanın çeşitli bölgelerinde nükleer enerji
santrallarına karşı girişilen haklı tepkileri gölgeleyerek)
hatırlanır olması bu bakımdan hayli düşündürücüdür.
Elbette çevre sorunlarının, bu konuda artan kamusal duyarlığa,
resmî ve sivil girişimlerin uygulamalarına, çevre koruma
politikalarına rağmen devam etmesi, bu sorunlara bağlı olarak
yürütülecek politik-toplumsal hareketlerin de sürekliliğine katkıda
bulunacaktır. Ancak bir kere daha 60lardaki karşı-kültür
hareketinin, 69daki öğrenci hareketlerinin, daha sonra günümüze
kadar uzanmak üzere feminizm, insan hakları, fundamentalizm vb.
hareketlerin bilinen sorununun, ekolojik hareketler için de geçerli
olduğunu, bu hareketlerin giderek kamusal alandan geri çekildiğini,
kurumsal politikanın değişik yelpazeleri içerisinde örgütlenmeyi,
bağımsız örgütlenmelere tercih etmek zorunda kaldığını belirtmek
durumundayız. Çevre hareketleri, diğer toplumsal hareketlerin
aksine, kendi yapısı ve anlamı üzerine oldukça fazla kafa yormuştu.
Dolayısıyla geri dönerek Neyin yanlış yapıldığını tartışmak artık
pek bir anlam ifade etmiyor. İçinde yaşadığımız gerçekliğin, bu
gerçeklik üzerindeki kollektif tasarımları ve tasarrufları nasıl
erittiğini ve kendi gövdesine eklemlediğini yeniden düşünmek
zorundayız. Sadece eko-politik hareketlerin geleceğini değil, kendi
geleceğimizi de kurtarmak için.
1 O.H.K. Spate, Environmentalism, içinde David Sills (ed.),
International Encylopedia of Social Sciences, cilt: 5-6, New York,
s. 93-97. Ekoloji kavramı için bkz., Amos H. Hawley, Ecology
içinde David Sills (ed.), International Encplopedia of Social
Sciences, cilt: 3-4, New York, s. 337-344; S. Elsworth, A Dictionary
Environment, Paladin, Londra, 1990.
2 Allan Schnaiberg, The Environment, New York, 1980, s. 47.
3 Paul Shepard, Ecology and Man içinde Robert Disch (ed.), The
Ecoloqical Conscience, Prentice-Hall Inc., Englewood Cliffs, N.J.,
1970, s. 56.
4 Fritjof Capra, The Turning Point, New York, 1982, s. 101-2.
[Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, çev. Mustafa Armağan, İnsan Yay.,
1989.]
5 Robert Nisbet, History of Idea of Progress, Basic Books, Londra,
1980, s. 179-236.
6 Jacques Ellul, Technological Society, Vintage, New York, s. xxv.
Bu konuda benzer bir kavramlaştırma için bkz., Victor Ferkiss, The
Future of Technological Civilization, Georg Brazilier, 1974.
7 Willam Leiss, Utopia and Technology: Reflections on the
Conquest of Nature, International Social Sciences Journal, c. XXII,
no: 4, 1970, s. 576-588.
8 Eko-politik deyimi, politikadan ekolojiye uzanan bir yananlama
değil, ekolojiden politikaya uzanan bir yananlama sahiptir.
Dolayısıyla sınıf çelişkileri üzerinde yükselen geleneksel politik
mücadelenin parçalanmasının göstergelerinden birisi olarak da
anılabilir. Bkz., A. Bobson, Green Political Thought, Londra, Unwin
Hyman, 1990.
9 Jean Cohen, Strategy or Identity: New Theoretical Paradigms
and Contemporary Social Movements, Social Research, c. 52, no. 4,
1975, s. 663-716.
10 Claus Offe. New Social Movements: Changing the Boundries of
Institutional Politics, Social Research, vol. 52, no. 4, 1975, s.
817-868.
11 Schnaiberg, a.g.e., s. 60 vd.
12 Die Grünen(Yeşiller) hareketiyle ilgili gelişmelerin izlendiği
yer, Werner Hülsberg, Greens at Crossroads, New Left Review,
July-August, 1985, s. 5-29. Tanıl Boranın son derece yararlı ve
yetkin derlemesinde de benzer bilgiler mevcuttur. Bkz., T. Bora
(der.), Yeşiller ve Sosyalizm, İletişim, İstanbul, 1988. Yine ayrıca
bkz., Necmi Zeka, Batı Almanyada Alternatif Hareket, Metis,
İstanbul, 1985; S. Yearley, The Green Case, Harper Collins, Londra,
1991; S. Parkin, Green Parties: An International Guide, Heretic
Books, Londra, 1989.
13 Bkz., Rudolf Bahro, Hangi Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin
Tinsellik?, derl. ve çev. Tanıl Bora, Ayrıntı, İstanbul, 1996. Bahro
hem kişilik, hem de görüşleri itibariyle Yeşil hareketin
Almanyadaki evrimini izlemek için son derece önemli bir figürdür.
Doğu Almanyadan sürgün edilmesine vesile olan Alternative
kitabından sonra Batı Almanyadaki eko-politik hareketlerin hem
teorisyeni, hem de ruhanî lideri olarak beliren Bahro, yukarıda
dile getirilen eleştirilen bir çoğunu bu hareketlere yöneltmiş ve
sonunda bütünüyle dinsel olarak kavranılmaması gereken ve insanın
kendisinden başlayarak dış dünyaya, nesnelere ve doğaya bakışını
değiştirecek bir tinsel dönüşüm gerekliliği üzerinde durmuştur.
14 Bkz., Manuel Castells, City, Class and Power, MacMillan,
Londra, s. 153 vd.