Ferid Demirel
Uzun yıllar üzerinde konuşulmaktan bile korkulan
ancak son yıllarda tartışmalarla gündeme gelen 1938
Dersim Olayları, Çayan Demirel'in '38' belgeselinde
ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. O dönemi yaşayan
tanıklarla görüşerek ve arşivlerdeki belgelerden
yararlanarak belgeseli hazırlayan Demirel, 'travmatik
sonuçlara yol açtı' dediği '38 Dersim Olayları'nın
sürekli vurgulandığı gibi bir isyan değil, direniş
olduğunu düşünüyor.
Tarihe '38 Dersim Olayları' olarak geçen olaylar
hakkında şimdiye kadar çok az çalışma yapıldı. O
olaylardan sonra hayatta kalmayı 'başaran'lar,
yaşananların etkisiyle unutmayı seçti. Bu duruma ilişkin
konuşmak, bir şeyler söylemek, başkalarına anlatmak,
hele bir de bunu kitle iletişim araçlarıyla daha geniş
kesimlerle paylaşmak, o insanların uzak durdukları bir
şeydi. Çünkü konuştukları zaman kendilerine olmasa bile
yakınlarına bir zarar gelebileceğini düşünürlerdi. Ancak
Çayan Demirel giderek sayıları azalan tanıkları kamera
önüne oturtarak konuşturmayı başardı. Çayan Demirel
tarafından '38' adıyla yapılan belgesel çalışmasında o
dönem yaşananlar, nedenleri ve sonuçlarıyla belgelere ve
tanıklara dayandırılarak işleniyor. Ali Haydar Güder'in
kurgusunu, Ali Naki Gündoğdu'nun danışmanlığını,
Metin-Kemal Kahraman'ın müziklerini yaptığı belgeselin
yönetmeni olan Çayan Demirel, belgesele ve o dönem
yaşananlara ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Bu tür hassas konularda çalışma yürütürken çeşitli
zorluklarla karşılaşılır. Dokunulmaması gereken konular
olduğu için engeller çıkarılır. Tozlu sayfaların
açılmasına pek de müsaade edilmez. Siz filmin çekim
aşamasında herhangi bir zorlukla karşılaştınız mı?
Türkiye gibi resmi ideolojinin hakim olduğu bir
ülkede, zaten resmi tarihin dışında bir tarih
anlatımıyla 1937 -38 sürecini ele almak demek ister
istemez bir takım zorlukları ve hukuksal yaptırımları
kaçınılmaz kılıyor. Bu durum başlı başına bir zorluk.
Dersim'e gittiğimizde orada yaşanan çatışmalı ortamdan
kaynaklı bazı köylere ulaşamadık. Bunun yanı sıra,
insanların 38'in izlerini halen üzerlerinde taşımaktan
kaynaklı rahat konuşamamaları en büyük engellerden
biriydi. Zira biz, sorularımızla, unutmaya çalıştıkları
ama hiç unutamadıkları acılarıyla yüzleştiriyorduk.
Kontrol noktalarından kamerayla geçişimiz, yollarda uzun
süre beklememize ve bir yığın soruyla muhatap olmamıza
neden oldu. Hele ki yanınızda röportaj için yola
çıktığınız o yıllara tanık bir yaşlı varsa; o yaşlı
kendi tanıklığını bile unutuyordu. 1001 Belgesel Film
Festivali kapsamında gösterildikten sonra, bu ülkenin
siyasal refleksinden kaynaklı, niyetsel olarak da Ulusal
Kanal filmin gösterileceği yerlerden Nazım Hikmet Kültür
Merkezi'ni arayıp filmi yayınlatmama çabasına girdi.
Bunu kendi haber bültenlerinde de yayınladılar. Türk
askerlerini, Atatürk'ü aşağılayan tarzda bir film diye
sunmuşlar.
1938 Dersim olaylarını belgeselleştirmeye nasıl karar
verdiniz?
Kendi yaşadığımız coğrafyayı, kendimizi
algılayabilmenin, kendimizi arayışın bir sonucu 38.
Bugünü algılayabilmenin kodları da bizim için orada
yatıyor. Tarihsel olarak bir süreç halen devam ediyor.
Çünkü bu durum bugün hala devam eden Kürt sorunuyla
direk ilgili. Bugünü algılayabilmenin kodları, Osmanlı
ve Cumhuriyet olgusu ile devam eden uluslaşma sürecinin
temel safhaları, bunun sonucu olarak da 1937-38'de
Dersim'de yaşananlar, bizim bu yola çıkmamıza neden oldu.
Yani 'Dersimli olmam bu çalışmaya başlamamda etkili
oldu', demek mi istiyorsunuz?
Evet. Yaşananlar tarihsel olarak bir travma. Biz de
bu travmayı hala yaşıyoruz. Çünkü bu durum annemizin
yüzünde, ninelerimizin belleğinde ve dilimizde,
müziğimizde var. İnsan olarak da buralardan
besleniyorsun. Bizim için bu yaşanan travmasal durumu
aktarmak bir görevdi. Bu anlamıyla Dersimli olmanın bu
işi yapmakta önemi bir payı var.
Tanıkları bulmak, belgelere ulaşmak ne kadar kolay
oldu?
Bu belgelere ulaşmak çok zor oldu. Tek elde
bulunmayan, arşivlenmemiş ve hatta yok edilmek istenen
belgeler teker teker insanların çabalarıyla toplanmış.
Mesela bizden önce de çok fazla sözlü tarih çalışması
yapan insanlar var. Munzur Çem, Metin-Kemal Kahraman,
Hasan Saltık, Cemal Taş, bunlardan bazıları
Ama bu
dağınık duran belgelerin bir merkezde toplanması gerekir.
Tarihsel bellek oluşturmak da bunu gerektirir. Yoksa
birebir insanların elinde duran şeylerle tarihsel bellek
yaratmak çok zor. Bunlar bir merkezde olsalardı hem
ekonomik açıdan, hem de yöntem oluşturma konusunda çok
daha rahat olurdu.
Tanıklar nasıl bir ruh halinde anlattılar
yaşadıklarını? Geçmişe dönmekte zorlanmadılar mı?
O günleri tekrar yaşıyorlardı. Onu mimiklerinden,
gözlerinden, duruşundan, ifadesinden anlayabiliyorduk.
Bu durumu tekrardan yaşıyorlarmış gibi belleğinde
canlandırıyorlardı. Bunun anlatılması ciddi bir güven
oluşturarak yapılabilir. O yüzden bir yaşlının yanında
uzun süre kalıp güven oluşturmak gerekiyor. Çok kısa
süreli kalabildiğimiz için genellikle çocuklarıyla
röportaj yaptırdık. Onların güvenebileceği, her gün yan
yana olduğu insanlara sorular sordurduk. Bu durumda her
gün anlatıyormuş gibi ya da kendi çocuğuna anlatıyormuş
gibi anlatıyordu. O bölgenin kendi koşullarından
kaynaklı bir baskı var. Kendisine olmasa bile çocuğuna
veya yakınlarına bir zarar gelebilir korkusu hakimdi.
Bunun kadar trajik bir şey olamaz, size yaşatılan bu
durumu aktaramıyor, korkuyorsunuz. Ama mağdurusunuz.
Aradan 68 yıl geçmiş ve hala bu korku hakim.
Bu konuya ilişkin devlet arşivleri ne durumda? Ne
kadar açıklar? Siz yararlanabildiniz mi?
Genelkurmaylığın arşivlerinde konuya ilişkin neler
olduğu konusunda bilgimiz yok. Devlet kaynaklarında çok
belge olabilir. Sabancı Üniversitesi profesörlerinden
Cemil Koçak, Umum-i Müfettişlerini incelemiş. Umumi
Müfettişler, her üç ayda bölgelerine ilişkin
Başbakanlığa yazılı rapor vermişler. Prof. Cemil Koçak
bile Başbakanlık arşivinden sadece iki yazışmaya
ulaşabilmiş. Bu durum yazışmaların ve belgelerin
akıbetinin ne olduğu sorusunu akla getiriyor. Bundan
kaynaklı resmi tarih ideolojisini meşrulaştırmış. Barış
ortamının, halkların bir arada yaşayabilmesinin temel
ölçüsü de, resmi tarihle hesaplaşabilmekten geçiyor.
Belgeselde 'Dersim'de bir isyan olmadı, yeni kurulan
cumhuriyetin uluslaşma sürecini tamamlamak için
yöneldiği Dersim'de bir direniş gelişti' mesajı veriliyo...
Öncelikle 38'i isyan olgusu ile tanımlamak yanlış
olur. Buna isyan diyebilmek, bu tarihsel durumu
bilmemekle alakalı. Ya da resmi tarihi yazmakla alakalı.
Resmi tarihi yazıyorsanız bunu isyanla
gerekçelendirirsiniz. Çünkü orada yaşanan bir ulus
yaratma istencidir. Merkezi iktidarın Türk ulusu
yaratmak için programlarını hazırladığının, nasıl bir
biçim vereceğini tasavvur ettiğinin ve nasıl
değiştirebileceğinin bir sonucudur. Bu anlamıyla buna
isyan demek tarihsel olarak çok yanlıştır. Direniş daha
çok oturan bir kavram. Ama isyan, resmi ideolojiyi
onaylayan bir söylemdir. Bunu bizim solcularımız ve Kürt
çevreleri de böyle tanımlıyor. Bir yerde isyan varsa
devlet de onu bastıracaktır. O zaman bu durum mağduriyet
durumundan çıkar devlet nezdinde ve belleklerde meşruluk
kazanır. Oysaki 37- 38 yaşananlar bir jenosittir.
Peki bu uluslaşma süreci diğer yerlerde nasıl oldu?
Diğer yerlerde Dersim'dekine benzer kanlı bir süreç
yaşanmadı mı? Dersim'in ne özelliği var?
Osmanlıdan beri Dersim, merkezi iktidarın dışındaydı.
Coğrafi olarak dağlık olması, iktidarın buraya nüfuz
etmesini zorlaştırdı. Ve bir paşasının dediği gibi: 'Dersime
sefer eylendi, zafer eylenemedi.' Aynı zamanda Ortodoks
İslam anlayışının dışındaydı. Yani heterodokstu. Her
anlamıyla ötekiydi
Ulus devletin oluşmasıyla dinsel
olarak zaten dışındaydı, buna etnik kimlik de eklendi.
Mesela 1925'teki Şeyh Sait İsyanı'nda devletin
ortaklaştığı bir özellik var. Madem hilafeti kaldırdınız,
bizi birbirimize bağlayan din vardı, onu siz kaldırdınız
o zaman ortaklık bozuldu. Diğer Kürtleri böyle merkezi
iktidarla bağlayan ortak özellikleri vardı. Ama Dersim
hiçbir yanıyla merkezi iktidarla örtüşen bir yapıya
sahip değildi. Bu dönemi önce tanımaya ilişkin raporlar
hazırlanmış. Bu süreci algılamak Cumhuriyet'le oluşan
bir şey değil. 1937- 38 sürecini yaşatan hakim
ideolojinin çok daha eskilere, 19. yüzyılın sonlarına
dayandığını görüyoruz. Bu bölgeyi tanımaya ilişkin
devamlı raporlar hazırlanıyor. 1910'lardan 1930'lu
yıllara kadar bu bölgenin nasıl asimile edileceğinin
programı, dili oluşturuluyor. Bu bilgiler ışığında da,
buraya nasıl bir biçim verileceğinin programı
çıkarılıyor. Bu hukuksuzluğu hukuk haline getirip, bunun
yasasını yaptılar. Bu yasaları uygulayabilmek için
provokasyon geliştirip 'İsyan var!' diye hazırlanan
Türkleştirme planını harekete geçiriyorlar. Aslında
burada yaşananları etnik soykırım olarak tabir
edebiliriz. Soykırım kavramının içine girecek her türlü
durum yaşanmıştır.
Belgeleri tararken, tanıklarla görüşürken ilginizi
çeken önemli şeyler oldu mu?
Aslında her şey bildik. Ama gazete haberleri ilginç.
Medyanın işlevi bugünkü ile aynıdır o dönem. Hiç
değişmemiştir. Devlet hukuksuzluğunu meşrulaştırmak için
öncelikle medya ile kamuoyunu hazırlıyor. Bugün de
devlet bir şeyi meşrulaştırmak istiyorsa bu dili
medyayla oluşturuyor. Dönem dönem Özgür Gündem, Özgür
Ülke gibi gazetelerin manşetlerine düşen, ellerinde
kesik başlarla poz vermiş asker fotoğraflarının o
yıllarda mevcut olduğunu görmem beni çok etkilemişti.
Şükrü Kaya'nın raporu ilginç ve çarpıcıydı. Kaya'nın
raporu 1937 yılına ait. Raporun içeriği ise, bugünkü 'Haydi
Kızlar Okula Kampanyası'nı hatırlatacak nitelikteydi. 5
yaşını doldurmuş kız ve erkeklerin yatılı okullarda
okutturularak, Türk kültürünün Dersim'de esaslı bir
şekilde yerleştirileceğini ifade ederek gerekçesini
sunacaktı.