FUAT DENIZ

Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net


Frankfurt, 27 Aralık 2007

Ölümsüzlerin safına karışan Dr. Fuat Deniz’in anısı için,....
Yürek dağlayan en derin acılarla daha çocukluk yaşlarında tanıştın. Onlar, Atalarının Sana, hiç istemedikleri halde, tarihin değişik dönemlerine tekabül eden kıyımlar ve 1915’te açılan soykırım yarası nedeniyle, bırakmak zorunda kaldıkları emanetlerdi.
 Devam...


Yeni bir Dink vakası mı?



[Sesonline.net]

Süryani asıllı sosyoloji doktoru Fuat Deniz ( 1967-13 Aralık 2007) öldürüldü. İsveç Örebro üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yapan tanınmış sosyoloji doktoru Fuat Deniz üniversite avlusunda kimliği belirlenemeyen bir kişinin bıçaklı saldırısına uğradı. Boynundan aldığı bıçak darbeleri sonucu ağır yaralanan Deniz kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. 'Dini azınlıklar' hakkında yaptığı çalışmalarıyla uluslararası ün kazanan Deniz'in öldürülmesi "planlı bir siyasi cinayet mi?" sorusunu da gündeme getirdi. Asuri-Süryani-Keldani derneği yetkililerinden Özcan Kaldoyo; Deniz’in politik düşünce ve çalışmalarından ötürü öldürüldüğü görüşünde.    Devam...


Tarihi gerçeklerin inkarina, yalana, iftiraya, kine ve nefrete son verilsin

Ali ERTEM
23. Nisan 2005

Hiçbir gerçegin, yalan ve iftira ile sürekli örtbas edilmesi mümkün degildir

Degerli Dostlar,

1915 soykirimindan buyana aradan 89 yil geçmis olmasina ragmen, tarihi gerçekler hala Türkiye toplumundan gizlenmeye çalisilmaktadir. Toplumun tarihi geçmisi ile yüzlesmesi bilinçli olarak engellenmektedir. Devletin ideolojik ve politik baskisi, toplumun gelecegi açisindan hayati önem arz eden böylesi tarihi bir sürecin baslatilmasi önünde, en büyük engel olmaya devam etmektedir.

Uluslararasi Jenosid arastirmacilarinin, tarih bilimcilerin bilimsel çalismalarina ve görgü taniklarinin verilerine dayanilarak yapilan açiklamalara göre devlet eliyle planli ve sistematik olarak 1915'ten 1922 yilina kadar sürdürülen kitlesel katliamlar ve tehcir (uluslararasi terminolojide Deportasyon) esnasinda 2,1 milyon Ermeni, 750.000 Helen, Pontoslu Helen ve 600 000 Süryani hayatini kaybetmistir.1
Türk uluslasmasinin ve Türkiye Cumhuriyetinin karakteristik özelligi, bu tarihi gerçegin ve devlet egemenligi altinda bulunan Türk olmayan halklarin inkarina dayanmaktadir. Dolayisiyla Hiristiyan halklarin soykirimi ve ona neden olan mono etnik devlet anlayisi, egemen zihniyetin en "dokunulmaz" tabusu olmaya devam etmektedir. Eskiden beri ileri sürülen ve dünya kamuoyunda hiç bir itibari olmayan „düsmanla isbirligi", „kitlik ve hastaliktan kirilma", „ayaklanmaya karsi tedbir", „karsilikli katliam", „asil Türkler soykirima ugradi" seklindeki görüsler, hala Türk resmi tezlerinin argümanlari olma özelligini korumaktadir2.

Ne yazik ki, aradan geçen 89 yil, toplumumuza yön veren egemen zihniyette, hiçbir degisikligin olmadigini göstermektedir. Cumhuriyetin kurulusundan buyana, iktidar tarafindan belirlenen resmi tarih, bilimsellikten ve bilim ahlakindan büsbütün uzaklasmistir. Özellikle son dönemde, devletin irkçi tarih çarpitmasini derinlestirme girisimi kaygi verici boyut kazanmistir. Bu durum,Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa, soykirimla baglantili olarak, irkçi tarih çarpitmasina karsi, çogunlugunu Türkiye aydinlarinin olusturdugu (gazeteci, yazar, sanatçi, hukukçu, bilim adami - akademisyen, insan haklari savunucusu, isçi, ev kadini vs.) genis yelpazeyi kapsayan bir sivil toplum örgütü kurulmasina neden olmustur.3 Hiç süphesiz bu gelisme, bizler açisindan umut ve heyecan vericidir ve artik bir tabunun yikilip, gerçeklerin gün isigina çikmasina, devletin engel olamayacaginin bir göstergesidir. Bu gelisme ayni zamanda, gerçeklere ve insan haklarina saygili Türkiye aydininin ve onlarin öncülük ettigi sivil toplum kuruluslarinin, devlet araciligi ile yalana dayali propagandaya, karsi durusunun bir göstergesidir.

Soykirimin inkari, sadece kurbanlarin ve onlarin sonraki kusaklarinin onuruna yönelen bir saldiri olmakla sinirli degildir; saldiri bir bütün olarak insanlik onuruna yönelmektedir. Soykirimin taninmasi, insanlik onurumuzun kurtulmasi için bir zorunluluktur.

1915 Soykirimi, toplumumuzun alnina sürülmüs bir lekedir. Halklara karsi islenmis bir soykirim cinayeti olmasi bakimindan, nitel olarak tarihimizin bütün utanç sayfalarindan farklidir. Soykirim toplumumuzun vicdaninda mahkum edilmeden, bu lekenin silinmesi mümkün degildir. Çünkü hiç bir kötülük, Türk halkiyla soykirim magduru halklar arasindaki atmosferi, soykirimin inkari kadar zehirlememektedir. Binlerce yildir yasadiklari topraklarda, 7 - 8 yil içerisinde nerdeyse soyu kurutulan halklarin (Ermeniler, Süryaniler ve Helenler) feryadi, hak ve adalet istemi, Türk milletine, "iftira" olarak nitelenmektedir. Sirf canini kurtarabilmek için her seyini birakip dünyanin dört bir yanina savrulanlarin, yurtlarina tekrar dönme sanslari, ebediyen ellerinden alinmistir. Bu nedenle onlar, benliklerinde tasidiklari sürgün zincirini kusaktan kusaga devretmektedirler. Her türlü asagilanmalari ve baskilari sineye çekerek, kendi yurtlarinda "süpheli yabancilar" olarak yasamak zorunda kalanlara gelince, onlarin, ölülerini anmalari bile yasaktir. Acaba bu halklar için bundan daha büyük, ama hiç bitmeyen baska ne aci olabilir ki? Tam da bu baglantida, bizler için bundan daha büyük ve yine ayni sekilde hiç bitmeyen hangi utanç olabilir ki?

Türkiye üniversitelerinin "bilim" kürsülerine, "soykirim magduru" bir Türk milleti yaratma emrini vermis olan devlet, tarih arsivlerini tarafsiz bilimsel arastirmalara kapali tutuyor. Provokasyonlarin ardi arkasi kesilmiyor. Ermenistan sinirina sahte soykirim aniti dikiliyor. Bütün bu ugraslar, topluma sürekli empoze edilmeye çalisilan siddete tapinma egilimini güçlendirme çabasiyla birlikte yürütülüyor. Devlet, toplumun çözüm bekleyen en ciddi sorunlarina, adil ve akilci çözümler bulmak yerine, toplumu sorunlar içinde boguyor. Sonuçta devletin organize siddeti toplumun kendine yöneliyor. Sürekli gündemde tutulan korku ve gerilim basta Türk olmayan halklar olmak üzere, toplumun ezici çogunluguna yasami çekilmez hale getiriyor.

Su bir gerçektir ki, gündemden hiç düsmeyen ulusal ve mezhepsel baskilar, günlük sorgulama yöntemi haline gelmis olan iskence, taciz ve tecavüz gibi insan onuruna yönelen saldirilar, rejim muhaliflerini kaçirip kaybetme, hukuk devleti anlayisini hiçe sayan keyfiyetçi tutum, toplumun gelecege olan güvenini temelden sarsiyor. Toplumsal muhalefeti susturmak için her yola basvuran devletin, ne ahlaki çöküntüyü derinlestiren yolsuzluklari önlemeye, ne toplumu çürüten issizligi ve yoksullugu dizginlemeye, ne de tam bir çikmazin içinde bulunan saglik ve egitim gibi can alici sorunlarini çözmeye gücü yetmiyor; sanki bu sorunlari, görev alaninin disinda tutuyor.

Bizce, güvensizligin, korkunun ve gerilimin nedeni olan kroniklesmis devlet kaynakli toplumsal kriz, dogrudan soykirimci geçmisle baglantilidir. Soykirimin inkari, sistemin katliamsiz ve gerilimsiz ayakta kalmasini imkansiz kilmaktadir. Sinir tanimayan baski ve iskencelere isyan eden Kürdün merhametsizce ezilmesi, periyodik araliklarla sanki bir deprem gibi toplumumuzu sarsan anti-Alevi, anti-Yahudi, anti-Hiristiyan pogromlar, kirmizi bir serit gibi, hiçbir kopukluk göstermeksizin günümüze kadar uzanmaktadir.

Soykirim, tarihi bir gerçeklik olarak taninip, kamu vicdaninda mahkum edilmeden, soykirim yarasini sarmak için tarihi yükümlülüklerimize4 sahip çikmadan, soykirimci zihniyetin toplum üzerindeki etkilerini kirmak için uzun soluklu ve kapsamli bir mücadele baslatilmadan, hiç bir siyasi yapilanmanin bu durumu asmasi mümkün olmayacaktir. Soykirimci geçmisine ragmen, soykirim kurbani halklar karsisinda, üzüntüsü ve utanci olmayan bir toplumun, insanlik adina devrimci mucizeler yaratmasi, hep bir hayal olarak kalacaktir. Çünkü toplumu etkisi altina almis olan irkçi ve dini ön yargilar, sadece bundan çikari olan gerici kesimlere özgü bir mesele degildir; ayni zamanda en genis isçi ve emekçi yiginlarin da, beyinlerinde tasidiklari birer pranga islevine sahiptir. Bu nedenle insanlik onurumuz çignenmeye devam etmektedir.

Ne kadar zor olursa olsun onurlu tarihi görevimizi sahiplenelim

Insanliga karsi islenmis soykirim suçlarinin, örtbas edilmesi söz konusu olamayacagi gibi, hiçbir sekilde zaman asimi da mümkün degildir. Böyle bir suçu isledikleri halde onu, inkar etmeye ve hakli çikarmaya kalkisan egemenlikler, özlerinde her an yeni insanlik suçlari isleme potansiyelini barindirirlar. 89 yildir soykirimi inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'nin konumu aynen böyledir.

TC kuruldugundan beri, Türk olmayan halklarin haklari konusunda, altina imza koydugu hiçbir uluslararasi antlasmaya saygi göstermemistir. Lozan antlasmasi da bu keyfiyetçi tutumun en çarpici örnegidir ve azinlik kabul edilen halklarin hiç biri, haklarindan gerçek anlamda yararlanamamistir. Örnegin daha cumhuriyetin kurulus yillarinda Yahudi halkina yapilan baskilar giderek o kadar artmistir ki, Yahudi halkinin temsilcileri, yaptiklari yazili bir açiklama ile Lozan antlasmasinin kendilerine tanidigi azinlik haklarindan feragat ettiklerini devlete beyan etmek zorunda kalmislardir.5

Devlet egemenligini eline geçiren Turanci Ittihat ve Terakki cemiyeti, imparatorlugun Hiristiyan halklarini, mono etnik bir devlet yaratmak için planli bir sekilde katletmistir. Ayni uygulama cumhuriyetin kurulus yillarinda devam etmistir. Birinci dünya savasinin sona ermesiyle birlikte, yasadigi cografi konum itibari ile tamamen savas bölgeleri disinda kalan Helen-Pontos halkinin varligina, esas olarak 1919 ile 1922 yillari arasinda toplu katliamlar ve sürgünler yoluyla son verilmistir. Koçgiri ve Ermenistan da da, tam bir vahset yasanmistir. Ermenistan topraklarinin bir bölümü Türkiye sinirlarina katilmistir. O yillarda, soykirimdan sag kurtulup ta evlerine dönmek isteyen ülkenin Hiristiyan vatandaslarina, düsman muamelesi uygulanarak yurtlarina geri dönmeleri engellenmistir.

Türkiye Cumhuriyeti, soykirim konusunda, Ittihat ve Terakki iktidari ile arasina bir ayrim çizgisi koyamamaktadir. Tam tersine bu güne kadar gelmis geçmis bütün hükümetler, Ittihatçilardan devraldiklari mono etnik devlet projesini devam ettirmeyi, kendilerine görev bilmislerdir. Bu proje Türklestirme harekatina direnen halklari yok etmeyi öngörmektedir. Gümüz kosullarinda da Kürt halkinin konumu, bu gerçegi tami tamina dogrulamaktadir. Bir yandan kamuoyu baskisi ve bazi büyük güçlerin çesitli nedenlerle tavir almasi sonucu, kozmetik operasyonlarla, görünüsü kurtarmaya çalisan devlet, diger yandan Irak'ta Kürtler lehine yapilacak herhangi bir statüko degisikligini, savas nedeni kabul etmektedir. Generaller hiç tereddüt etmeden, böylesi bir durumda "çok kan dökülecegi" tehdidinde bulunmaktadirlar. Bizce, yeni bir soykirima kapinin aralandigi, objektif bir gerçekliktir. Elverisli firsatin ortaya çikmasi durumunda, bu tehdidin eyleme dönüsmesi, sadece bir an meselesidir.
Bütün bu gerçekler bizim, 24 Nisan 1915'in, anlam ve önemini dogru kavramamizi zorunlu kilmaktadir. 24 Nisan Ermeni soykiriminin yil dönümüdür. Ayni tarihi, Süryani halki da kendine indirilen ölümcül darbenin (Seyfo), yani soykirimin yildönümü olarak algilamaktadirlar. Bu halklar için 24 Nisan, her seyin (malin, mülkün, büsbütün bir yurdun, binlerce yillik tarihin, o tarihi süreçte sekillenen uygarligin) kaybedildigi, nüfusun üçte ikisinin kurban verildigi, dünyanin dört bir yanina savrularak, bitmeyen sürgün yasamina adimin atildigi, günün adi olmustur. 24 Nisan, bu halklara mensup binlerce kadinin ve çocugun, celladina peskes çekilisinin, köle pazarlarinda pazarlanislarinin basladigi gündür. 24 Nisan bu halklarin benligine girmis bitmeyen acinin, kanayan yaranin tarihi ifadesidir.

Eger ki, dikkat edilecek olursa devlet, ne 23 Nisan'i, ne de 19 Mayis'i, rast gele bayram günleri ilan etmemistir. Ermeni ve Süryani komsularimizin, soylarinin yok edilisinin arifesi 23 Nisan'a "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayrami", Pontos'lu Helen komsularimizin imhasi ise, 19 Mayis'a "Gençlik ve Spor Bayrami" denk getirilmektedir. Acaba insanliga karsi islenmis suçlarin arifesini ve yil dönümünü, bayramlastiran bir zihniyetin, soykirim kurbani halklara karsi, kin ve düsmanligi ebedilestirmekten baska ne amaci olabilir ki? Biribirine kapi komsu insanlik ailesinden farkli halklarin biri bayram yapmak adina, sovenizmi doruklara tirmandirirken, digerlerinin acilarini kalbine gömüp yasa bürünmesi, arasindaki derin uçurum kabul edilebilir bir durum degildir.

Türkiye'nin insan haklarina saygili demokratik kuruluslarinin, ve ilerici Aydinlarinin bu durumu sineye çekmemesi gerekmektedir. Bizlerin, soykirimin inkarina ve soykirim kurbani halklara karsi sürekli gündemde tutulan kin ve nefretin durdurulmasi için mutlaka harekete geçmemiz gerekmektedir. 24 Nisan ve 19 Mayis günlerinde Soykirim magduru halklarin acilarini paylasmak, soykirimdan duydugumuz üzüntü ve utanci, ifade etmek için kurbanlarin toplu mezarlarini sembolize eden soykirim anitina (anitlarina) bir gül birakmak, onlarin anilari önünde saygiya durmak, en temel insani görevimizdir. Bu insani jest, sadece vicdanimizi rahatlatmak için degil, bir daha soykirim suçlarinin islenmemesi için insanliga bir uyaridir.

Biz, halklara mal olmus aci kayiplarin anilmasini ve olumlu degerlerin korunmasini, saygiyla karsiliyoruz. Ülkemizin ilerici, devrimci güçlerinin, 30 Mart'a, 6 Mayis'a, 18 Mayisa, 15 - 16 Haziran'a ve buna benzer baska günlere verdigi anlam ve önemi, mutlaka 24 Nisan'a da vermesi gerektigine inaniyoruz. Soykirimlarin, etnik temizlik harekatinin mesrulastirilmasi anlamina gelen "gençlik ve spor bayrami"na, 19 Mayista daha farkli bir anlam vermesi gerektigine inaniyoruz.
Bu vesile ile biz, soykirimin 89. yildönümü olan bu 24 Nisan'da, soykirim kurbanlarinin anisina, bir günlük bir uyari nöbeti tutulmasini öneriyoruz. Ermeni ve Süryani soykiriminin 90. yilinda, yani önümüzdeki yil 24 Nisan'da ise, Ermenistan'in Baskenti Erivan'da bulunan soykirim anitina hep birlikte bir çelenk birakmayi, soykirim kurbanlarinin anisina saygi durusunda bulunmayi, Ermeni ve Süryani halkinin acilarini paylasmayi öneriyoruz.

Bizler Soykirim Karsitlari Dernegi üyeleri olarak, 5 yillik tecrübelerimizi siz dostlarimizla paylasmak isteriz. Bu ugurda imkanlarimiz dahilinde var olan tüm olanaklarin seferber edilmesini ve gereken her türlü fedakarligin gösterilmesini en degerli insani görevimiz kabul ediyoruz.
Organize ve ayrintilar konusunda dernegimiz, önümüzdeki günlerde sizleri haberdar edecektir.

SKD adina, Ali Ertem, I. Bülent Gül

Bu çagriyi, Yelda Özcan (Gazeteci yazar, insan haklari svunucusu), Hülya Engin (insan haklari savunucusu) ve Dogan Akhanli (yazar, insan haklari savunucusu) destelemektedirler.

Her ne kadar bu veriler, farkli kayanaklarda biri birine yakin rakamlar olarak belli farkliliklar içermesine ragmen, bunlarin tümünün birlestigi bir sonuç vardir: O da bu imha hareketinin, devlet eliyle planli ve sistematik bir sekilde, soykirim amaçli yapildigidir.

Görgü taniklarinin verilerine ve bilimsel arastirmalarin sonuçlarina göre soykirim magduru halklarin, kayiplari hakkinda saptadiklari rakamlar söyledir:
„- 1915'ten 1922'ye kadar toplu katliamlarda ve deportasyon sirasinda Ermeni halkinin toplam kayibi 2,1 milyon olarak saptanmaktadir. Bunlardan 1,5 milyonu, 1915 ve 1916 yillarinda katledilmistir.

- 1912'den 1922'ye kadar toplu katliamlar, deportasyon ve etnik „temizlik" harekati sirasinda Dogu Trakya, Iyonya, Kapadokya ve Pontos bölgelerinde en az 750.000 Helen hayatini kaybetmistir. 1916'dan 1922'ye kadar katledilen Pontoslu Helenlerin sayisi 353.000 olarak saptanmaktadir.

1. 1914'ten 1918'e kadar katledilen Süryanilerin sayisi 500.000'e ulasmatadir. Bunlardan 90.00 ile 100.000'i Süryani Ortadoks kilisesi mensuplaridir."
„Hep bir agizdan konusalim" adli Örgütleme Komitesinin SONUÇ BILDIRGESI'den; dahil olan örgütler: Arbeitsgruppe für die Anerkennung des Völkermordes an den Griechen Kleinasiens (Pontos, Kappadokien, Ionien) u. Ost-Thrakiens - Armenische Gemeinde zu Berlin e.V. - Gemeinde der armenischen Kirche zu Berlin e.V. - Gesellschaft für bedrohte Völker, Koordinationsgruppe Armenien - Informations- und Dokumentationszentrum Armenien - Institut für Armenische Fragen e.V. - Föderation der Aramäer (Suryoye) in Deutschland e.V. - Assyrian-Chaldean-Syriac Union (ACSU)

2. Soykirimci zihniyetin tasiyicilari, ayni soguk kanlilikla katilleri ve eylemlerini savunmaya devam ediyorlar. Su satirlar bize, soykirim kurbani halklarin, Türkiye'de maruz kaldiklari, katlanilmasi mümkün olmayan hakaretin ve iftiranin boyutlarini göstermesi bakimindan ibret vericidir: "Bunun da ötesinde eger Osmanli devleti Ermeni tebaasindan kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savasi gerekçe göstererek halledebilirdi.

Oysa Ermeniler, imparatorluk içerisinde Türklerden bile rahat bir yasam sürmüslerdir. Belirtildigi gibi, Birinci Dünya Savasi'nda ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verilecegi ve bagimsiz bir Ermenistan kurulacagi gibi hayallere kanan Ermeniler, vatandasi bulunduklari Osmanli devletini arkadan vurmaya baslayinca, yer degistirme uygulamasi zorunlu hale gelmistir. Ermenilerin yerlerinin degistirilmesi, onlari imha etmek degil, devlet güvenligini saglamak, onlari korumak amacini gütmüstür ve dünyanin en basarili yer degistirme uygulamasidir." ("Ermeni Sorunu Iddialar ve Gerçekler", Igdir da bulunan sahte soykirim aniti tanitim yazisindan, vurgu bize ait)

3. Bu soruna iliskin gelismeleri degerlendiren "Baris için Tarih Izleme Grubu" adli sivil toplum kurulusu, kaygilarini su sözlerle ifade etmektedir: "Hem yurttaslar, hem de veliler olarak, Milli Egitim Bakanligi Talim Terbiye Kurulu'nun 14 Nisan 2003 tarihli genelgesinin yarattigi ve yaratacagi sonuçlar konusunda derin endise duyuyoruz. Tarih derslerinde "asilsiz Ermeni soykirimi, Pontus ve Süryani iddialari" konusuna yer verilmesi gerekçesiyle baslatilan uygulamalar, müfredatin yeniden düzenlenmesi, ögretmen egitimleri, ders kitaplarinin bu anlayisla yeniden yazilmasi, kompozisyon yarismasi, tarihin düsmanligi kiskirtan ve irkçi bir yaklasimla ögretilmek istendigini göstermektedir." (vurgu "Baris için Tarih Izleme Grubu'na ait. Irkçi tarih çarpitmasina karsi imza kampanyasi metninden)

4. Almanya'nin soykirimi tanima noktasindaki tutumu bize örnek teskil edebilir. Dönemin Basbakani Willi Brandt, Varsova da soykirim aniti önünde diz çökerek, Nazi Almanya'sinin insanliga karsi islemis oldugu soykirim sucundan duydugu üzüntüyü ve utanci dile getirmis ve Federal Almanya adina soykirim kurbani halklardan özür dilemistir. Sinirli bir kesimi kapsamasina ragmen Federal Almanya, Nazi fasizminin insanliga karsi islemis oldugu suçlar nedeniyle tazminat ödemeyi kabul etmistir ve ödemektedir. Sistem ne olursa olsun, Nazi geçmisi ile yüzlesen ondan dogru derler çikaran Almanya, demokratik muhtevasini korumayi basaracak, insan haklarina saygili bir Almanya olacaktir ve dolayisiyla dünya halklari nezdinde saygin bir yeri olacaktir. Geçmisine sünger çekmeye, tarihi gerçekleri revizyona tabii tutmaya kalkisan, anti-semitizme göz yuman Almanya ise, basta soykirim kurbani halklarin sonraki kusaklari olmak üzere yine insanlik ailesini karsisinda bulacaktir. On binlerce rejim muhalifinin ve milyonlarca Nazi fasizmine karsi savasmis halklarin kani ve cani pahasina kendine emanet edilmis demokratik sistemin yikimini ve kedi sonunu hazirlayacaktir.
Soykirimci geçmisini inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'ninse, ne maddi ne insani hiçbir görevini yerine getirmeye yanasmadigi hepimizce bilinen bir gerçektir. Bu durumun ebediyen sürüp gidecegine inananlarin, yanilgi içinde olduklarini hatirlatmak yeterlidir.

5. 1920'li yillar Anti-Semitizmin Türkiye'de irkçi temellerde sekillenmeye basladigi yillardi. Yahudi halkinin yeni Türkiye Cumhuriyetine sadakat beyanatlari, göze batmamak için gösterdigi olaganüstü uyum çabalari ve katlanmaya çalistigi maddi fedakarliklar, vatandas olarak kabul edilmesi için bir ise yaramiyordu. Tüm bu çabalar, Devletin karanlik güçlerinin Yahudi azinliga karsi çirkin bir provokasyon tezgahlamasini engelleyemedi. 26 Subat 1926 da Türkiye'nin devlet güdümlü gazeteleri, hep bir agizdan güya Yahudilerin Ispanya'ya bagliliklarini açiklayan bir gizli telgraf ortaya çikardilar. Bir anda toplumsal atmosfer zehirlendi. Hakaretin, iftiralarin ardi arkasi kesilmiyordu. Is çigirindan çikmadan Yahudi halkinin tedbir almasi gerekmisti. Daha sonraki gelismeleri Avner Levi söyle aktarmaktadir: "Gazetelerde saldirilar her gün devam ederken, bir Yahudi heyeti Yahudi kurumlarinin örgütlenmeleri ve Lozan haklari konularinda yetkililerle görüsmek üzere Ankara'ya gitti. Hem bu heyetin, hem de Yahudi idare heyetinin toplantilari, hükümet temsilcilerinin katilimlariyla yapildi, kararlar çogunlukla bu temsilcilerin talimatlarina göre alindi. Yahudi heyetinde hukukçu Simon Levi, hukukçu Nissim Massliah (son Osmanli Meclis-i Meb'usan üyesi, Istiklal harbinde çok hizmetleri olmustur) Profösör Avram Galanti ve Henri Soryano vardi. Görüsmeler çok kisa zamanda sonuçlandi. Heyet Lozan haklarindan kesinlikle ve resmen feragat etti. Ayrica dini ve layik konularda ayrim yapmayi, yani Hahambasiligin Yahudi kurumlari üzerindeki her yetkisinin iptalini kabul etti. Her okul, yetimhane, ihtiyarlar evi, hastahane, hatta sinagog tamamen bagimsiz oldu. Kurumlar arasinda isbirligi, uyum ve esgüdümü saglayacak merkezi bir yönetim kalmadi. Hahambasiliga ve topluma yeni ve modern Cumhuriyet'e uyan bir Nizamname verilmedi, Hahambasi tayin edilmedi, Yahudi toplumu daginik, parçalanmis bölünmüs ve yöneticisiz kaldi.

Lozan haklarindan feragattan sonra, Yahudi karsiti kampanya yavasladi ve kayboldu. (sadece geçici olarak tabii! Bizim notumuz) Hiç bir sey kanitlanamadi, çünkü ortada fol yok yumurta yoktu. Aylarca süren küfürle hakaretlerle dolu baski ve korkutma kampanyasi siyasi amacina ulasmisti." (Avner Levi, Türkiye Cumhuriyet'inde Yahudiler, sf. 73, Iletisim Yayinlari)


Kaynak: http://home.swipnet.se/kosayan


Viyana'da SEYFO Konferansı


Viyana'da, Mezopotamya Kültür ve Spor Derneği'nin organize ettiği "Süryani Soykırımı(SEYFO)" konferansı, 20.Viyana Belediyesi Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi. Dernek Başkanı Yusuf Haddadoğlu'nun yönettiği konferansta konuşan Süryani Gazeteci Sabri Atman, Süryanilerin yakın tarihi üzerinde bilgi verdikten sonra soykırım olgusu üzerinde durdu. Seyfo Konferanslarının Viyana'dan sonra 2005 Aralık ayında Brüksel, Berlin ve Londra'da da yineleneceği belirtildi.


1915 yılında Osmanlı'da hükümet olan İttihat ve Terakki'nin organize ederek, planlı, programlı ve sistematik bir şekilde işlediği 'soykırımı', Türkiye'nin inkar ettiğini savundu. Sabri Atman, "1915 yıllarında Türkiye coğrafyasında Asur, Ermeni ve Rum halklarına karşı gerçekleşen soykırımı anlayabilmek için özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüz yılını iyi bir şekilde incelemek gerekiyor. Osmanlı Devleti'nin İngiltere, Almanya, Fransa,İtalya, Avusturya, Çarlık Rusya'sı ve diğer devletlerle ilişki ve sorunlarına bakmak gerekiyor" dedi. Gazeteci Atman, şunları kaydetti:

"Bu dönemde Asurlar, Türkiye'nin güneydoğusunda, daha çok Mardin, Urfa, Harput, Diyarbakır, Van, Bitlis ve Hakkari bölgesinde yaşamaktaydı. Asurlar, Ermeniler kadar uluslaşma ve aydınlanma süreci içerisinde olmasalar bile bu sıralarda 1. Dünya Savaşı patlak vermişti. Patlak veren bu savaş, Osmanlı hükümetine, Hıristiyan azınlıklardan kurtulma fırsatı vermişti. Bunlar toplumsal ve ekonomik yaşamdan yok edilecekti. İşte bilinçli, planlı, sistematik ve merkezi bir otorite tarafından bu yok edilişin adıdır soykırım. Bütün savaşlarda olduğu gibi 1. Dünya Savaşı'nda da büyük olaylar, büyük acılar yaşandı. Yaşanan bu acı olayların gölgesinde de insanlık, yüzyılın ilk soykırımına tanık oldu. Bu soykırım, Osmanlı İmparatorluğu'nun İttihat ve Terakki yönetiminde, kendi içindeki Hıristiyan olan Asur, Ermeni ve Rum halklarına karşı gerçekleştirdiği bir soykırımdır. Bu soykırımda yüz binlerce insan, kadın-çoluk-çocuk demeden acımasızca çok vahşi bir şekilde öldürüldü. İnsanlar topluca kuyulara canlı canlı doldurulup, kuyuların üstü kapatıldı. İnsanlar gemi ve kayıklarla açık denize taşınıp balıklara yem olarak atıldı. On binlerce insan kılıçtan geçirildi. Kadınlara tecavüz edildi. Çocukların gözleri önünde, anne ve babaları doğrandı."


Halaçoğlu’na eleştiri


Prof. Yusuf Hallaçoğlu'nu da eleştiren Atman, "1915 yılında 600 bine yakın Asuri-Süryani'nin katledildiğini iddia ediyoruz. Dünyada 3 milyon Süryani var. 1914 yılında Diyarbakır'da 58 bin 700 Süryani vardı. 1920 yılında 3 bin 700 Süryani kaldı. Aradaki fark nerede, nereye gitti? Kim yok etti? Prof. Yusuf Hallaçoğlu ya olayları bilmiyor ya da doğruyu söylemiyor. Türkiye'de 1914 yılında 1 milyonun üzerinde Asur-Süryanileri vardı. Bugün 2005 senesinde Türkiye'de Asuri-Süryanileri'nin sayısı 15 bini geçmiyor. O ülke nasıl Müslümanlaştırıldı? Müslümanlar utanç duymalı. 3 milyonun üzerinde insan katledildi. Süryaniler'in 3'te 2'si yok edildi. Hallaçoğlu'na soruyorum; aradaki fark nerede? 1915 yıllarında gerçekleştirilen soykırımdan hem ekonomik hem de politik çıkar elde edildi. Günümüzde Türkiye'yi idare edenler soykırımı inkar etmektedirler. Türkiye'deki resmi düşünce 1915'lerdeki olay üzerine şu tezi ileri sürmektedir; söz konusu olan bu olay, tarihte yaşanmış bir olaydır ve bırakın bunu tarihçiler tartışsın diyorlar" şeklinde konuştu.


Türkiye özür dilemeli


Atman, Türkiye'nin özür dilemesi gerektiğini savunarak, şu görüşleri dile getirdi: "İnkar etmek iki kez öldürülmektir. Türkiye'nin soykırımı kabul etmesi ve özür dilemesi, yapılacak olanların en doğrusudur. 1915 soykırımını kabul, en azından bir olgunluk göstergesi kabul edilir. Türkiye'nin tarihiyle hesaplaşması, insan haklarına saygı duyması ve demokratikleşmesi bütün dünya için kazançlı olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti yalan bir tarih ve Hıristiyan soykırımı üzerine inşa edilmiş bir devlettir. Türkiye toplumu 90 senedir şovenizmle zehirlenmiştir. Soykırımdan söz edildiğinde Türk bireyinin cine çarpılmışlığı bu yüzdendir. Türk toplumunun terapiye ihtiyacı vardır. Çünkü yakın tarihi soykırımı üzerine kurulmuştur. Asur-Süryaniler'den Türkiye özür dilemelidir." Atman, Prof. Yusuf Hallaçoğlu'na cevaben de şunları söyledi:


"Yakın bir gelecekte birçok Avrupa ülke parlamentosu ve kurumu Asur-Süryani soykırımını konuşacak ve kararlar alacaktır. Fransa başta olmak üzere İsveç, Avusturya, Almanya ve Hollanda'da Asuri-Süryani soykırım mağdurları anısına birçok anıt dikilecektir. Fakat dikilecek anıtların en anlamlısı da Van, Hakkari ve Diyarbakır'da dikilecek anıtlar olacaktır. Bir gün gelecek ve onlara da sıra gelecektir."


Fransa’da ilk Asuri Soykırım Anıtı dikildi


Gazeteci Atman, sözde soykırımın yavaş yavaş kabul edildiğini söyleyerek, "Fransa'nın Sarsel Kasabası'nda 2 ay önce ilk Asuri soykırım anıtı dikildi. Yakın gelecekte Irak'ta da Asuri-Süryaniler'in yaşadıkları bölgede Asuri soykırım anıtları dikilecektir. Almanya, '1915'ten biz de sorumluyuz, Ermeniler'den ve Süryaniler'den özür dileriz' dedi. Almanya, Türkiye'nin de bunu takip etmesini istiyor. Almanya parlamentosunda 3 ay önce soykırım tasarısıyla ilgili bir karar alındı" şeklinde konuştu.


Ermeniler'in soykırımı kabul ettirmek için 80 yıldır mücadele verdiklerini anlatan Atman, "Biz Asuriler olarak son yıllarda başladık. Bu işin sadece Ermeni soykırımı olmadığı, Hıristiyan soykırımı olduğu konusunda Ermeniler'le ittifak kuruyoruz" dedi.

Kaynak: www.gelawej.org

Süryaniler protesto gösterisine hazırlanıyor


Birgun Gazetesi

SÜRYANİ asıllı sosyoloji doktoru Fuat Deniz'in İsveç'te öldürülmesi olayı büyüyor. İsveç Örebro Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yapan sosyoloji doktoru Fuat Deniz, üniversite avlusunda kimliği belirlenemeyen bir kişinin bıçaklı saldırısına uğramıştı. Boynundan aldığı bıçak darbeleri sonucu ağır yaralanan Deniz kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmişti. 'Dini azınlıklar' hakkında yaptığı çalışmalarıyla uluslararası ün kazanan Deniz'in öldürülmesi "planlı bir siyasi cinayet mi?" sorusunu da gündeme getirdi. Asuri-Süryani-Keldani derneği yetkililerinden Öz-can Kaldoyo, Deniz'in politik düşünce ve çalışmalarından ötürü öldürüldüğü görüşünde. Asuri Federasyonu Başkanı Rachel Hadoda, Deniz'in azınlıklar ve soykırımı ile çok değerli çalışmaları bulunduğunu hatırlatarak "bir ışık canice bir biçimde söndürüldü" açıklamasını yaptı. Asuri-Süryani-Keldani Derneği sorumlularından Kaldoyo, soykırım konusunda çalışmalar yapanlara yönelik tehditler olduğunu belirttti. Murat Kuseyri Sesonline


 

Süryanilerin insanlık kokusu

 Nazım Alpman

Birgun Gazetesi

Geçen hafta Midya'taki MorYakup Manastırı'nın Rahibi Daniel Savcı kaçırıldı. Eylemciler fidye karşılığı Süryani din adamının bırakılacağını açıkladılar. Ertesi gün Atlasjet'in uçağı İsparta'da düşünce, Süryani Rahip olayı "doğal olarak" gölgede kaldı. Türkiye İsparta dağlarında ölü sayarken rahibin kendi kendine kurtulduğu açıklandı.   Devam...


DARGEÇİT TARİHİ


Dargeçit için tarih boyunca değişik adlar kullanılmıştır. Bunlardan bazılar; Kher-Boran, Kfar-Boran, Kerburan, Kerboran isimleridir.

Tarihi çok eskilere dayanan Dargeçit'nın bilinen eski meskunlarının burada yasayan Süryaniler ve Kürtler olduğu biliniyor. Milattan sonra 4. yüzyılda Samanilerin iktidarı döneminde Dargeçit ve yöresi Hristiyanlıkla tanışır. O dÖnemde Hristiyanlaşan kesim yalnızca yörede yaşayan Süryanilerdir. Kürtler ise o tarihte çoğunlukla Zerdüşt inancına mensupturlar. Arapların bölgeye gelmesiyle Kürtler İslam dinine geçerler.

Çok dinli bir yer olan Dargeçit Müslüman, Hıristiyan(Ortodoks ve Katolik) ve Yezidileri barındırmıştır. Mezopotamya'nın yani Dicle ve Fırat arasındaki bölgenin insanlık tarihinin ve medeniyetindin başladığı yer olduğunu dikkate alırsak, Dargeçit'in tarihinin ne kadar eskilere dayandığını anlayabiliriz.

Dargeçit'e ilk yerleşenlerin Mardokeliler diye bilinen bir aile olduğu rivayet ediliyor. Kesin olarak hangi tarihte olduğu bilinmemekle beraber Süryani bir ailenin şehri kurduğu söyleniyor. Zamanla aldığı göçlerle büyüyen Dargeçit 1900'lerin basında beş yüz ailenin yasadığı bir şehir oluyor.

I.Dünya Savaşından sonra ekonomik bunalıma giren bazı Süryaniler daha rahat bir yaşam sürmek için Avrupa ülkelerine göç ederler. Ekonomik bunalımın yanısıra maalesef yöredeki bazı kendini bilmez insanımızın süryanilere yaptıkları baskılar sonucu süryaniler yöreleriden edilmiştir. Göçler sonucu Dargeçit nüfusu azalmıştır.

Dargeçit ilçesi 1987 yılında Midyat ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.

Dargeçit'te halen Müslüman ve Hıristiyanlar birlik ve beraberlik içinde yaşamaktadırlar.

Kiliseler Hristiyan Ortodoks Kiliseleri: Arbaye Mor Sabo Kilisesi (Su an yıkık durumda)Arbaye Mor Gevargis Kilisesi (Su an kapalı durumda) Kerboran, Merkez Meryem Ana Kilisesi (Su an kapalı durumda) Kerboran, Merkez Mor Kuruyakos Kilisesi (Su an kapalı durumda) Kerboran, Merkez Bethil Kilisesi (Su an kapalı durumda) Hristiyan Katolik Kiliseleri: Kerboran, Merkez Suriye Katolik Kilisesi (Su an kapalı durumda)

Dargeçitlinin tarihi...
ARABİ AŞİRETİNİN TARİHÇESİ

Arabi Aşireti ile ilgili elimizde yazılı olmadığından, aşiretin nereden ve ne zaman, Mardin ve çevresine gelip yerleştikleri hakkında, daha çok rivayetlerden yararlandık.Bir görüşe göre: 14. yüzyıl da Bağdat ve çevresindeki aşiret kavgaları ve buradaki huzursuz ortam insanları yerinden yurdundan etmiştir.Bu insanlardan biride Abdullah Haşemi'dir. Haşemi üç çocuğunu da yanına alarak önce Dohok'a (Kuzey Irak Bölgesinde Bir Yerleşim Birimidir.) gelmiştir. Bir süre burada çocuklarıyla birlikte ikamet etmiştir. Buradaki ikametten bir süre sonra Haşemi, yaşlılığının getirdiği hastalığa yenik düşmüş ve ölmüştür. Babalarının ölümünden sonra çocukları, Kasım, Bilal ve Cafer bir süre sonra birlikte yaşamışlarsa da daha sonra, Kasım Cizre'ye, Bilal Mamulan'a (Siirt civarlarında bir yer) Cafer de daha sonra Gera Cafer (Caferin Diyarı) denilen boş bir alana yerleşmiştir.Kasım, bir süre sonra geçirdiği hastalık sonucunda ölür. Ortanca kardeşi Bilal de ondan bir süre sonra hayatını kaybeder. Kardeşlerinin ölümünden sonra Cafer tek kalmıştır. Yani artık daha sonra büyük bir aşiret halini alacak olan topluluk Cafer'in devamıdır.Cafer, daha sonra evlenir kısa süre sonra bir erkek çocuk sahibi olur. çocuğuna Muhamed Arab adını koyar.
Gera Cafer dediğimiz yerde uzun bir süre ikamet eden aile geçimlerini yakın çevrelerdeki insanların tarlalarında ırgatlık ve çobanlıkla yapmışlardır.
İkinci bir rivayete göre de Abdullah Haşemi Aşireti kavgalarından değil sadece kendisinin de katıldığı bir ticaret kervanıyla bölgeye gelmiş ve daha sonra burada kalmıştır.
Nejat Göyünc'ün XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı adlı kitabında, Mardin'in Diyarbekir-Musul ve Halep-Musul (İpek Yolu) yolları üzerinde bulunuşu sebebi ile buradan gelip geçen kervanların çok önemli bir rol oynadıkları Mardin'e ait kanunnamelerden, Mardin Naibi Ahmed'in 1654 tarihli arzından ve Mardin'e ait Seyahatnamelerdeki bilgilerden anlaşılmaktadır.Abdullah Haşemi'nin geliş şekli nasıl olursa olsun daha sonra zuhur eden hadiseler aynıdır.
Gera Cafer (Caferin diyarı) de hastalanan ve burada ölen Cafer, geriye oğlu ve karısını bırakmıştır. Muhammed Arab adındaki küçük çocuk annesiyle birlikte çevre köylerin ırgatlığını yapmıştır. Muhammed Arab biraz büyüdükten sonra annesini kaybetmiştir.Muhammed Arab kısa bir süre sonra Baskıla Kıvır (Kısmetli Köy) de ikamet eden ve büyük topraklara sahip olan, ayrıca geniş hayvan sürüleri olan Yekan'nin yanında çobanlık yapmaya başlar. Çevredeki toprakların büyük bir kısmına ve geniş hayvan sürülerine sahip olan Yekan çevrede itibar edilen bir kişiydi. Yekan'nın hayvanlarını güden Muhammed Arab'ın kısa sürede Yekan'nın kızıyla dedikodusu yayılır. Yekan, bu durumu duyunca itibarının zedelendiğini düşünür ve çok kızar.Yekan kızmakla birlikte bunun sadece dedikoduda olabileceğini düşünür ve bu yüzden önce durumun açığa kavuşturulmasını ister. Bunun için iki oğlunu görevlendirir.Yekan'nın Güllü adlı kızı çok güzel olup çokta çalışkan bir kızdı. Babasının büyük sürülerinden o sorumlu tutulur ve bu hayvanların çoğunu o takip ederdi. Muhammed Arabi'nin de çoban olması onların birlikte görünmelerini kolaylaştırıyordu. Kardeşlerini takibe koyulan ağabeyler, bir gün Muhammed Arabi'nin çobanlığını yaptığı sürüyü ziyarete giden Güllü'nün peşine takılır. Güllü ve Muhammed Arabinin sadece sürü hakkında konuştuklarını duyan Ağabeyler ayrıca ikisinin de Ağabey-Kardeş olarak birbirine hitap ettiğini duyarlar. Bu durumu babalarına duyuran Yekan'nın çocukları babalarının rahat bir nefes almalarını sağlamışalardır. Yekan eğer dedikodu doğru çıksaydı. İkisini de öldüreceğini söylemişti. Yekan bir süre sonra kızı Güllü ile Muhammed Arabi'yi evlendirir. Evlendikten iki yıl sonra Yekan'nın hizmetinde çalışan Arabi Yekan'a artık kendi başına yaşayacağını açıklar. Yekan bu duruma üzülmekle birlikte Arabi'nin bu fikrine saygı duyar ve kabul eder. Bununla birlikte Yekan, her sene zekatta ayırdığı hayvanları da damadı Arabi'ye verir. Bunun sonucun da Arabi'nin de küçük bir sürüsü olmuştur. Ayrıca daha sonra Berha Gülike (Güllü'nin Diyarı) olarak isimlendirilecek olan verimli arazileri de kızına çeyiz olarak verir. Bununla Arabi'nin sürüsünü otlatacak otlakları da olmuştur ve sürüsü kısa sürede büyümüştür. Ayrıca bu topraklarda Zirai faaliyetlerde yapar. Bu bölge Kerboran (Dargeçit ilçesi), Halila (kılavuz köyü), Baskıla Kevir (Kısmetli Köyü)'ın tam ortasında yer alır. Muhammed Arabi burada yaklaşık olarak beş sene kalır. Bu süre içinde iki erkek çocuk sahibi olmuştur. Bu beş sene içinde sürüsü de büyümüş ve mevcut arazi artık onu otlatmakta yetersiz kalmıştır. Bu durum Yekan'e izah eden Arabi Yekan'dan eğer mümkünse biraz daha otlak vermesini istemiştir. Damadını seven Yekan onu kıramamış ve toprakları arasında en önemli bölgelerden biri olan "Şatıra" (Kılavuz ve Dargeçit arasında bir bölge)'yı vermiştir. Şatıra doğal mağaraları ve su kuyuları bulunan bir bölgedir.Hayvanların barındırılma ihtiyacı bu doğal mağaralardan karşılanırken, yazın hayvanların su ihtiyacı da buradaki kuyulardan karşılanmış olacağı için sürünün kısa sürede daha da büyümesi ve verim elde edilmesi sonucu ortaya çıkacaktı. Bu yüzden Şatıra'nın, Arabilerin hayatında ki yeri çok önemlidir.
Muhammed Arabi, ailesini ve sürülerini yanına alarak Şatıra'ya yerleşti. Arabi burada dört erkek çocuğa ve bir kız çocuğa sahip olup çocukların altısı erkek biri kız olmak üzere sekiz tane olmuştur. Erkek çocukların isimlerini Halil, Cafer, Hıdır, Göhreş, Mıco, Şefer, Kasım ve Şirin koymuştur. Çocukları da kendisi gibi hayvancılıkla ve tarımla uğraşmış ve sürülerini daha da büyütmüşlerdir.
Arabîlerin üyeleri Şatıra da kendi işleriyle uğraşırken, Şatıra'ya yakın bir yer olan Arba'da (Ala köy) zalim ve tanrı tanımaz bir kişiliğe sahip olan eşkıyalıkla hayatını sürdüren, milletin toprağına ve ırzına göz koyan Mire Hurusa adında bir kişi Muhammed Arabî'nin kızına göz koymuş ve ona, birkaç gün içinde kızın Arba'da ki kasrına getirilmesini söylemiştir. Arba (Ala köy)'da kendisine büyük bir kasır inşa ettiren Mire Hurusa'nın emrinde onlarca insan yaşıyordu. Bölgedeki herkes onu eşkıyalığa ve ırz düşmanlığıyla bilir ve ondan çok korkardı. Kızını çok seven Muhammed Arabi durumu çocuklarına açmadan çözüm yolu aramış fakat daha sonra bir çözüm bulamayınca hadiseyi erkek çocuklarına anlatmıştır. Bu duruma çok kızan Arabi'nin çocukları hemen ne yapabileceklerini düşünmüşler. En sonunda fikri en küçükleri olan Mıco vermiştir. Mıco'nun planına göre kardeşlerden biri kadın kıyafetleri giyerek Mire Hurusa'ya takdim edilecekti. Bu şekilde Mire Hurusa öldürülecekti. Yoksa başka bir şekilde baş etmeleri olanaksızdı. Çünkü Mire Hurusa'nın çevresinde onlarca adamı vardı. Planı, babaları olan Muhammed Arabiye'de açarlar. Arabi'de planın uygulanmasını ister. Bu iş için kılık değiştirecek olan kişi en küçük kardeş Mıco olacaktır. Mıco en küçükleri olmasına rağmen cesaretli ve gözü pek bir insandı. Dönemin kadın kıyafetleri çok kapalı olduğundan onları giyen kişinin hemen hemen hiçbir yeri çıplak kalmıyordu. Bu durum kıyafeti giyenin kız mı erkek mi olduğunu saklıyordu. Böylece planın uygulanması da kolaylaşıyordu. Mıco, kadın kıyafetlerine bürünüp Mire Hurusa'nın kasrına girdiğinde ağabeyleri de kasrın yakınlarında bir yerde karsı gözleyeceklerdi. Bu planın yapıldığı gecenin sabahında, Mıco, kadın kıyafetleri giyerek ağabeyleri ile birlikte yola koyulur. Öyleye doğru Arba'ya varırlar. Mire Hurusa'nın adamları tarafından Kasrın kapısına kadar götürülürler. Daha sonra ise Kasrın içine sadece kadın kıyafetine bürünmüş olan Mıco götürülür, içeride Mire Hurusa, bizzat Mıco'yu karşılar ve onu odasına götürür. İşte tam da o anda Mıco daha önceden hazırladığı hançeriyle Mira Hurusa'nın sırtında ve vücudunun değişik yerlerinde yaralar açar. Neye uğradığını bilemeyen Mire Hurusa orada yere yığılır ve ölür. Onun ölümünden emin olan Mıco dışarı çıkıp bağırarak Mire Hurusa'yı öldürdüğünü ve artık zulmün bittiğini açıklar. Zaten zulümden canı sıkılmış olan çevre insanları Mıco'yu takdir ederler. Mıco'ya karşı Hurusa'nın adamlarından hiçbiri harekete geçmemiştir. Çünkü bunlarda Mire Hurusa'nın zulmünden sıkılmıştı artık. Bu insanlarda Mıco'nun yanında yer alacaklardı. Mıco bu hadise sonucunda Hurusa'nın bütün topraklarına ve sürülerine de sahip olmuştur. Hurusa'nın bütün akrabalarını da bu bölgeden kovarak Hurusa'nın mal varlığına da el koymuştur. Bu hadise Mıco'nun ününü arttırmış ve çevresinde birçok insanın toplanmasını sağlamıştır. Gerek çevre köyler gerekse aşiretler onu ziyarete gelip teşekkürlerini sunmuşlardır. Bununla birlikte getirdikleri bununla birlikte getirdikleri değerli eşyaları ve hayvan sürülerini de takdim etmişlerdir. Böylece hem madden hem de manen Arabîler zenginleşmişlerdir. Bu olay neticesinde Arabîler bir aşiret olma yolunda en önemli adımı attılar. Çevrelerine toplanan insanlarla yoğun bir nüfusa sahip oldular. Bu geniş toprakların kontrol edilmesi için topraklar taksim edildi. Halil, Zıvınga Hauvta (daha sonra Halila diye anılacak. Bu gün ki Kılavuz Beldesi)'ya, Hıdır Sohruvaya, Göhreş İzar (Akça köy)'a, Cafer de Dicle nehrinin yakınında yer alan bir bölgeye gönderildi. Şeref Guvela'ya Kasım ise Bamert'e gönderildi. (Siirt civarında bulunan topraklardır.) Bunlar farklı bölgelerde olmakla beraber, genelde Dicle nehrine yakın olan yerlerdir. Bu topraklar, Dicle'den aldığı enerjiyle büyük bir verim sunuyorlardı. Topraklar taksim edilmekle birlikte kendilerine bir baş bir lider seçme düşüncesinde olan Arabîler yaptığı kahramanlığın bedeli olarak bu görevi Mıco'ya vermişlerdir. Böylece Mıco, Arabi aşiretinin seçilmiş lideri oluyordu. Günbegün nüfusları artmış ve değişik yerlerden insanlar onların topraklarında yaşamak ve çalışmak için onlara katılmışlardır. Bu durum onların kısa zamanda bölgenin en hatırı sayılır aşiretleri arasına girmesine olanak sağladı. Bu arada kardeşlerin hepsi evlenmiş ve çocuk sahibi olmuşlardır. Babaları Muhammed Arabi'de ölmüştür. Mıco'nun, Ali Remo adını verdiği çocuğu daha sonra aşiretin başına geçecektir. Ali Remo çocukken de çalışkan ve saygılı bir kişiliğe sahipti. Babasının benzeri bir kişiliği vardı. Ali Remo, dinine de çok düşkün bir insandı. Mıco yaşlandıktan sonra Aşiretin başına o geçti. Ali Remo Aşiret içindeki yaşlı insanların ve din bilgilerin büyük bir saygı duyar, yapacağı işlerde onların da görüşüne başvururdu. Halk onu çok sever ve sayardı. Evlendikten sonra Abdülkerim isminde bir çocuğa sahip olur. Aşiretin bütün halkı tarafından ve diğer çevre aşiretlerce saygı duyulan Ali Remo'nun bu çocuğu onu tam tersi özelliklere sahiptir. Kibirli, gelenek ve göreneklere saygısı olmayan Abdülkerim, aşiretin tebaası tarafından sevilmez ve yaptığı her hareketiyle Ali Remo'nun itibarına leke sürerdi. Zevk ve sefa düşkünü olan Abdül Kerim, ayrıca tanrıtanımaz bir insandı. Hatta bazen kendisini tanrı olarak ilan ederdi. İnsanlara zulüm etmekten adeta zevk duyardı. Düğününde altı kişiyi de öldürdüğü söylenir. Psikolojik sorunları olan Abdülkerim, bazen geceleri silahını eline alıp gökyüzüne ateş açardı. Böylece hem ayı hem de tanrıyı vurduğunu söylerdi. Yaşı iyice ilerleyen Ali Remo ne yarasa yapsın Abdülkerimi yola getirmemiş ve bundan dolayı büyük bir üzüntü duymuştur. Bu dönemde gerek Arabi aşireti içinde gerekse çevre Aşiretlerden Abdülkerim'in yaptıklarına büyük tepkiler gelmiştir. Abdül Kerim, çevresinde adeta bir kaos yaratmıştır. Bütün bunlar iyice yaşlanmış olan Ali Remonun sağlığını da olumsuz etkilemiştir. Her şeye rağmen dininin gereklerini yerine getiren Ali Remo artık Hacca gideceğini söylemiş ve Hacca gitmeden önce aşiretin ileri gelenlerini bir araya getirmiş bunlarla sohbet etmiş ve eğer Hacdan dönemezse Aşiret başına kimin getirilebileceği konusunda aşiretin ileri gelenlerinden fikirler istemiştir. Bu durum aşiretin içinde katı bir hiyerarşi olmadığını gösterir. Aşiretin ileri gelenleriyle bir bir vedalaşan Ali Remo hepsinin hayır dualarını istemiş ve haklarını helal etmelerini dilemiştir. Bunun yanında Aşiret önde gelenlerinden bir dilekte bulunmuştur. Bir dua edeceğini söyleyen Ali Remo herkesin samimi bir şekilde bu duaya "amin" demesini istemiştir. Her zaman için ona güvenen ve onu sayan Arabiler duaya hemen amin demişlerdir. Ali Remo'nun duası ise kutsal topraklarda ölmek istemesiyle ilgilidir. Aşiret önde gelenleri göz yaşları içinde duaya amin demişleridir. Coşkulu bir kalabalık onu uğurlamaya gelir. Büyük kazanlarda yemekler pişirilir ve fakirlere dağıtılır. Yanına aldığı birkaç kişiyle Hac yoluna koyulan Ali Remo'nun birkaç hafta sonra ölüm haberi gelir. Kutsal topraklarda defnedilir. Aşiret ölüm haberine çok üzülmüştür. Günlerce yas tutulmuştur. Ayrıca onlarca hayvan kesilerek fakirlere dağıtılmıştır.
1- Arabî Aşiretinin Kısa Tarihçesi
1-1-Arabi Aşiretinin Kerboran (Dargeçit)'a Gelişi:
Hızlı bir şekilde büyüyen Arabîler yaşam sahalarını genişletmişlerdir. Dicle nehrinin en önemli kıyılarında hâkimiyet süren bu aşiretin Kerboran (Dargeçit)'e gelişleri çok önemlidir. Çünkü daha sonra Kerboran'ın yapısında değişiklikler olacak ve burası kısa sürede büyüyerek Aşiretin merkezi haline gelecektir. Buraya gelişleri yaklaşık olarak 18. yy. ikinci yarısına tekabül etmiştir. Mardin'in Kuzey - Doğu yönünde bulunan Kerboran, çevresi çağlarla çevri olup önemli topraklara sahip bir yerleşim alanıdır. Kerboran ismini buraya verenler ise burada ikamet eden Süryanilerdir. Kerboran (Dargeçit ilçesi , bugünkü nüfusu 21000 'dir.) Kervan Geçidi anlamına gelmektedir.
Arabi aşiretinin Kerboran (Dargeçit)'a geliş serüveni şöyle gerçekleşmiştir: Kerboran'a en yakın aşiretlerden olan Alıkiler güçlü bir aşiret olup bazen olamadık durumlarda huzursuzluklar çıkarabiliyorlardı. Alıkiler, bu güçlerini genelde Kerboran'da bulunan Süryanilerin hayvanlarına ve topraklarına tecavüz etme yolunda kullanıyorlar ve Süryanilerin huzurunu bozuyorlardı. Süryanilerde güçlü olmalarına rağmen fazla bir şey yapamıyorlar ve sadece kendilerini savunmaya çalışıyorlardı. Zamanla Alıkilerle baş edemeyeceğini anlayan Süryaniler toplanıp bu durumun nasıl çözülebileceğini tartışmışlardır. Nejat Göyünç'te XVI.yy. Mardin sancağı adlı eserinde buralarda bulunan Süryanilerden bahseder ve onların Ermenilerden ayrı bir ırk olduklarını söyler. Alıkiler'e karşı nasıl bir yol izleyebileceklerini tartışan Süryaniler ortak bir görüşe varmışlardır. Arabî Aşiretinin ününü duyan Kerboran Süryanileri ortak bir görüşe varmışlardır. Arabi Aşiretinin ününü duyan Kerboran Süryanileri Arabi aşiretinin bir bölümünü Kerboran'a getirerek onları Alıkiler'e karşı kullanacaktılar. Süryanilerden bir heyet kısa sürede toplanıp çelık (Çelik)'te bulunan Arabi aşiretini ziyaret ederler ve onlara arzularını açarlar. Süryaniler Arabilerin buraya gelişlerini sağlamak için onlara değerli araziler vermiştir. Sere Kahniye (Su Başı) diye bilinen yerdeki su ve toprakları da Arabi aşiretine vermişlerdir. Bu topraklar çok verimli olup geniş bahçelere sahip olan bir sahaydı. ayrıca burada bulunan değirmeni de arabi aşiretine verilmiştir. Bu değirmen o dönemin en büyük değirmenleri arasında yer almış ve daha sonra Arabilerin Kerboran'daki güçlerini arttırmıştır. Bunların yanında aşiretin reisi için Kerboran'da bir kasır yapılmıştır. Aşiretin başına Ali Remo'nun yeğeni olan Kasım'ın oğlu Mustafa bulunmaktadır. Kasır kısa sürede yapılmış ve aşiretin bir takım üyeleri kasra hemen yerleşmişlerdir. Bu kasır büyük olup o günün şartlarında en iyilerindendir. Arabiler, zamanla Kerboran (Dargeçit)'a doğru hareket etmiş ve kısa sürede hatırı sayılır bir alan işgal etmişlerdir. Arabi'lerin Kerboran (Dargeçit)'a gelişleri kısa sürede buranın değişmesine ve gelişmesini sağladı. Arabiler, Süryanileri korumayı başarılı bir şekilde uyguladılar. Bu zaman zarfında Süryanilere kimse karışmamıştır. Süryaniler ile Arabiler kısa sürede kaynaşmışlardır. Aynı otlaklarda hayvanlarını otlatan bu insanlar yeri geldiğinde birbirlerine kız verdiler. Birbirlerini sık sık ziyaret ettiler. Farklı inançlarda olmalarına rağmen bir birlerinin bayramlarına gittiler ve birbirlerinin kutsal günlerini kutladılar. Bu durum böylece uzun süre devam etti.

1-2-Arabi Aşiretinin Dersim Olayındaki Yeri:
1936'lara gelindiğinde Dersim (Tunceli)'de bir isyan patlak verdi. Daha önceden isyan küçük çapta başlamış ve 1936'ya gelindiğinde değişik aşiretlerinde katılımıyla büyümüştür. Biz bu hadisenin sadece Arabi aşiretiyle ilgili yönleri üzerinde duracağız. Kısa sürede büyüyen isyana karşı Türk hükümeti çözümler bulmaya çalıştı. 1938 yılında büyük çaplı toplar ve silahlarla, ayrıca nehirlerde kullanılacak geçit ve inşaat vasıtaları hazırlamakta ve bunları Dersim (Tunceli) etrafında toplamakta idi. Böylece Dersim İsyanını başlatanların üzerine gidildi. Fakat isyancılar çoğaldığından askeri birlikler müdahalede yetersiz kalıyorlardı. Bu yüzden hükümet Doğu ve Güneydoğudaki bazı Sünni aşiretleri de isyancılara karşı kullandı.9 Arabi Aşireti de isyanı bastırmaya katılan bu aşiretler arasındadır. En büyük özelliği ise diğerlerine nispeten daha aktif olmuş olmasıdır. İsyanı bastırmaya gidiş serüveni şöyle gerçekleşmiştir: Mahmut Ali Remo'nun yeğeni olup Mustafa'nın (Aşiretin Reisi) amca oğludur. İri yarı ve güçlü bir bünyeye sahip olan Mustafa, yanına on kadar adam alarak dersim isyanını bastırmaya gidenlere katılacaktı. Bu insanlar uğurlamadan önce büyük bir şölen düzenlenmiş ve büyük kazanlarda yemekler dağıtılmıştır. Daha sonra hem Mahmut için hem de yanında götüreceği adamları için birer muska yapılır. Muska aşiretin içinde büyüyen bir şeyh tarafından yapılmıştır. Bu arada Dersim İsyanı da devam ediyordu. Gerek Hükümet ordusunun gerekse Sünni aşiretlerin çabaları sonucunda isyan bastırılır. İsyanı bastırmada Mahmut ve adamlarının etkisinin büyük olduğundan daha sonra Hükümet Mahmut'a bir nişan takmıştır. (Bu nişan 1992'de kaybolmuştur.)

1-3-Arabi Aşiretinin Ailelere Bölünüşü:
Muhammed Arabi'nin oğlu Mıco'nun Mire Hurusa'yı öldürmesiyle parlayan aşiret zamanla büyümüş ve Ali Remo ile Mustafa'nın liderliği döneminde bu gelişme düzenli olarak sürmüş ve Süryanilerin onları Kerboran'a (Dargeçit) davet etmesiyle bulundukları bölgenin en hatırı sayılır aşiretleri arasına girmiştir. Mustafa'nın ölümüyle birlikte aşiretteki merkeziyetçilikte çözülmeler meydana getirmiştir. Aşirette daha çok aileler ön plana çıkmıştır. Bu durum Arabi aşiretinin özgünlüğünü yitirmesine sebep olmuştur. Bu gün Arabi aşiretinin eski görkemini kaybetmiş olması bu durumun doğal ve tarihsel bir uzantısıdır. Aşiret Mala Mahmut, Cevher, Ramo, Mustafa olarak ailelere bölünmüştür. Bu durum Süryanileri de zor durumda bırakmıştır. Çünkü tek bir merkezi olan aşiret daha güçlü olup bölgedeki Süryanileri koruyabiliyordu. Fakat bu durumun sonucunda aşiretin gücünde azalma olmuş ve Süryaniler yardım bulamamışlardır. Bu durumun ortaya çıkmasının en önemli nedeni ekonomidir Zamanla büyük bir servete sahip olan bu aileler artık kendi başına hareket etmeye başladılar. Bu durum böyle olmakla birlikte aşiret, diğer aşiretlerle olan ilişkilerin yine birlikte hareket etmişlerdir. Bu durum hiçbir zaman değişmemiş ve günümüzde de devam etmektedir.
2-Arabi Aşiretinin Diğer Aşiretlerle İlişkileri:
Arabi Aşireti, Kerboran ( Dargeçit )'a yerleştikten sonra çevredeki aşiretlerle de ilişkileri sıklaşmaya başlamıştır. Bölgede bulunan en önemli Aşiretler Başkıli, Alika, Dumana, Ömerki, Delmımıka, Haruna, Şıkaka aşiretleridir. Bu aşiretler birbirleri ile sürekli çatışma içerisinde olmuşlardır. Bu yüzden Kerboran'a yerleştikten sonra Arabilerle de komşu olan bu aşiretler ve Arabiler ve arasında da çekişmezlik baş göstermiştir. Bu aşiretler birbirleriyle çatışmak için adeta bahaneler aramışlardır. Ahmet Arvasi,Doğu Anadolu gerçeği adlı kitabında bu durumu şöyle açıklar : "Aralarında açık veya gizli rekabet de bulunan pek çok aşiret, Doğu ve Güney doğu Anadolu'muzda otlak ve yaylakları paylaşmış gibilerdir. Yani, her aşiretin, içinde hayvanları ile birlikte dolaşıp durduğu bir saha vardır. Bu bölgemizde, zaman zaman rastlanılan "sınır kavgaları", çok defa buradan kaynaklanır." Otlak Meselesi bu kavgaların bir sebebi olsa da sadece bununla ilgili değildir. Bir rivayete göre bu bölgede başlayan bir kan davası, sadece karşı aşiretten birinin diğer aşiretin köpeğine taş atıp onun bacağından yaralanmasına sebep olmuş olmasıdır. Bu hadisenin sonucunda aşiret mensupları yıllarca bir birlerini vurmuşlardır. Arabi aşiretine komşu olan aşiretler arasında nüfusu en geniş olan ve en güçlü aşiret Aliki'lerdir. Bölgeye ne zaman yerleştikleri hakkında bir bilgimiz olmasa da Arabi aşiretinden çok daha önce buraya yerleştikleri kesindir. İkinci büyük Aşiret ise Ömerkilerdir. Bu iki aşiretin Arabi aşiretine karşı tavır almaları Arabilerin Süryanilerin koruyuculuğunu üstlenmesinden ileri gelir. Ayrıca Arabilerin buraya gelmesi ve burayı bir yerleşim sahası olarak kullanması da çevre aşiretlerin hoşuna gitmemiş ve sürekli bu aşiretler Arabi aşiretine baskı yapmıştır. Ayrıca sürekli olarak Süryani çobanlardan hayvan çalan bu aşiretler Arabilerin karşı koymasıyla karşılaşmış ve bu kaynaklarını yitirmişlerdir. Her ne kadar Arabi Aşireti Süryanileri bu aşiretlere karşı korumak istese de başarılı olamamış ve ilerleyen zaman zarfında çevre aşiretleri yeniden faaliyetlerine devam etmişlerdir. Çünkü bu dönemde de Süryanilerin tarlalarına girilmiş ve hayvanları çalınmıştır. Nitekim bu dönem de Süryanilerin Reisi olan Endravus, Alıki'lerin tutulduğu bir kişi tarafından öldürülmüştür. Endravus, hoşgörülü ve insanlar arasındaki diyaloga önem veren bir insandı. Çevredeki Müslümanların da sempatisini kazanmıştır. Fakat ölümünden sonra başa geçen Şımhun ise onun tam tersi bir karaktere sahiptir. Bu yüzden Endravus'tan sonra Süryaniler ile çevredeki Müslümanlar arasındaki diyalog azalmış ve çoğu kere yerini nefrete bırakmıştır. Endravus'un ölümüyle birlikte Müslüman - Süryani kavgası büyümüş hatta Süryaniler Arabilerle de geçinemez olmuşlardır. Bu geçimsizlik uzun bir süre devam etmiş ve Süryanilerin göç etmesine sebep olmuştur. Baskıya dayanamayan Süryaniler, değişik Avrupa ülkelerine göç etmiştir. 1979'lere gelindiğinde Kerboran (Dargeçit)'da Süryani kalmamıştır.Süryanilerden geriye iki büyük mezarlık ve üç kilise kalmıştır.

3-Aşiretin Ekonomik Yapısı:
Arabi aşireti elinden geldiğince Dicle nehrinin kıyılarında ikamet etmiş ve bu verimli toprakları kendisine yaşam sahası olarak belirlemiştir. Arabi aşiretinin Dicle Nehri kıyılarında konaklamasının ana sebebi suyun insan hayatındaki öneminden kaynaklanır. Dicle nehri kenarındaki mümbit topraklar da ki zirai faaliyetler diğer topraklardaki verimin çok üstünde bir gelir getirir. İklimin tipik karasal iklim oluşu bu topraklardan elde edilen ürünlerin şeklini belirtir. Mercimek, nohut, buğday, arpa bu topraklarda elde edilen temel ürünlerdir. Ayrıca bölgedeki bağ ve bahçecilikte aşiretin önemli geçim kaynakları arasındadır. Özellikle Süryanilerin Arabi aşiretine verdiği Sere Kahniye (subaşı)'deki bahçelerin verimi çok büyüktür. İki tarafı dağlarla örtülü olan bu bölgede suyun da bol olması buradaki bahçecilik faaliyetlerini arttırmıştır. Bağcılık faaliyetleri de aşiret hayatında çok önemlidir. Bu bağlardan elde edilen üzüm kurutulup kuru üzüm olarak kullanılmakla birlikte , pekmez ve basık şeklinde de kullanılır. Elde edilen üzüm ve ürünleri genelde ihtiyaçtan fazla olur ve dışarıya da satılır. Bu şekilde Arabiler gelir elde eder. Aşiretin iktisadi hayatında zirai faaliyetlerin çok önemli olduğunu belirttikten sonra ikinci önemli alanın hayvancılık olduğunu belirtmek gerekir. Gerçekten de aşiretin kuruluşundan günümüze kadar hayvancılık, aşiretin hayatında önemli yer işgal etmiştir. Genelde küçük baş hayvancılığının yapıldığı bu bölgede Arabi aşireti de aynı yolu izlemiş ve ağırlığı küçük baş hayvancılığa vermiştir. Bu durumu doğuran sebep ise otlakların genelde küçük baş hayvancılığına uygun oluşundan kaynaklanır. Koyun ve keçilerin yetiştirildiği bu alanda hayvanların sütünden ve etinden yararlanılırken aynı zamanda sütten elde edilen peynir ve yoğurtta ihtiyaç fazlalığı olduğunda çevre köylerden Kerboran'a (Dargeçit) getirilerek satılırdı. Bu durum hala devam etmektedir.Ayrıca çok az da olsa bu hayvanların yönünden elde edilen bir dokumacılık faaliyetleri de vardır. Arabi aşiretinin diğer bir geçim kaynağı da tarım ve hayvancılığa oranla her ne kadar çok sönükte olsa balıkçılıktır. Dicle'nin kıyılarında ikamet eden Arabi mensupları, buralardaki her şeyi geçimlerinin sağlamak için uğraş haline getirmişlerdir. Ama her ne kadar balıkçılık onların geçimlerinde bir yer tutmuşsa da bu faaliyeti ilkel yöntemlerle yapıyor olmaları onlara fazla bir şey kazandıramamaktadır. Arabi aşiretine gelir getiren diğer bir durum ise Dicle nehri kenarındaki kaplıcalardır. Germ Av (Sıcak Su) kaplıcalarına değişik bölgelerden gelen insanlar Kerboran'ın doğusunda yer alan ılı suyu adeta bir sektör haline getirmiştir. Arabi aşireti her ne kadar buradan bir gelir elde etse de uyguladığı yöntemlerin ilkel olması ve kaplıcaların eski yapılarda bulunuşu ilginin önünü kapatmaktadır. Sonuç olarak şunu demek konuyu toparlamak açısından önemli olacaktır. Tarım ve hayvancılık önemli iktisadi faaliyetler arasında olmakla birlikte balıkçılık ve kaplıcalarda Arabi aşiretine gelir getirir. İktisadi durumu belirleyen temel noktanın Dicle nehri olduğunu söylemek doğru bir çıkarım olacaktır. Hatta denilebilir ki Mısır için Nil nehri neyse Arabi aşireti içinde Dicle nehri odur. Bütün bunlarla birlikte Arabi halkı kendi başına yeterli olamamış ve kendi kaynaklarıyla geçimini yapamamıştır. Bu yüzden aşiret son yirmi senede büyük göç vermiştir. Bu göçlerin bir kısmı mevsimlik göçler olmakla birlikte bazı göçlerde bir daha dönmemek üzere olmuştur.


Kaynak: http://www.dargecitilcesi.com


70.YILINDA YETMIS BIN SÜRYANI (www.suryaniler.com`dan akt.)

 Hakan Aytekin-Maltepe Üniversitesi Öðretim Görevlisi

70.YILINDA YETMÝÞ BÝN SÜRYANÝ

Birlikte “ Hasret Rüzgarý ” kitabýný gerçekleþtirmeye çalýþtýðým arkadaþým Gülizar Çuhacý telefonda “ Hocam, Saroyan'ýn kitabýný almýþ mýydýnýz? ” diye sorunca, “ Hangi kitabý? ” diye sorusuna soruyla karþýlýk vermiþtim. Gülizar da, “ Yetmiþ Bin Süryani ” deyince, sanýrým kýsa bir sessizlikten sonra, “ Yeni çýkmýþ olmalý, bilmediðim bir kitap ,” demiþtim. Gülizar da, “ Alýyorum o zaman, ” dedi ve ertesi sabah kitap elimdeydi. Gülizar, ayak üstü kitabýn arka kapaðýnda yazýlanlarý okuyunca duyduðu heyecanýný hâlâ sürdürüyordu. Çünkü Saroyan'ýn kitabýn kapaðýna taþýnan “muhasebesi” çok þey anlatýyordu:                                         Devam.....

 
 
 
 
 
 
 
 

 

TÜRKİYE KENDİ TARİHİNDEN KORKMAMALI
Röportaj: Ragıp Zarakolu

SÜRYANİ SANATI VE ESERLERİ

Süryaniler Kimdir?

Tarihi gerçeklerin inkarina, yalana, iftiraya, kine ve nefrete son verilsin
Ali ERTEM

Viyana'da SEYFO Konferansı

Kaynak: www.gelawej.org

MILLETIMIZIN BÜGÜNKÜ DURUMU

DARGEÇİT TARİHİ

Dersim Forum
 


ASUR-SÜRYANI Soykirimi / Unutulan Bir HOLOCAUST

 Gabriele YONAN

Sayin Bayan Yazar Gabriele YONAN'in müsadesiylen soykirima ugramis bir Kizilbas-Dersimli olarak bu asagida bana ait olan notumu yazmis olugu bu degerli Eseri hakinda buraya düsmek istiyorum.

Devam....


Süryanileri hatırlayan var mı?

Madem Türkiye, kimliğinin Avrupa tarafından sorgulanmasına rağmen AB'ye girmeye bu denli kararlı, ülkenin 1915'te soykırımdan geçmiş Asuri-Keldani-Süryanilere davranışının sorgulanıp sorgulanmayacağı da belirlenmeli. Devam...


Alman Parlementosununun Ermeni Süryani/Asur Soykirimini taniyan tarihi karari

Özcan SOYSAL

Alman Parlementosununun Ermeni Süryani/Asur Soykirimini taniyan tarihi karari üzerine ... Devam


Her şey 'Yarına Bir Harf için


DÜNYANIN YAŞAYAN EN ESKİ DİLLERİNDEN BİRİ OLAN SÜRYANİCE BELGESEL OLUYOR: Her şey 'Yarına Bir Harf için

Birgün Gazetesi
19/05/2007

Hakan Aytekin'nin Süryani serüveni 20oo'li yıllarda bir mektupla başlıyor. Belki çoğunuz duymuşsunuzdur.  Devam...

 
 

TÜRKİYE KENDİ TARİHİNDEN KORKMAMALI

Röportaj: Ragıp Zarakolu

17 Haziran 2005


-Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'de ilk defa düzenlenen bir akademik toplantıya katıldınız. Ve uzunca bir zamandan beri ilk defa Türkiye'desiniz. İzlenimlerinizi aktarabilir misiniz?

Uzun bir zaman oldu Türkiye'ye gelemiyeli. İnsanın doğduğu, büyüdüğü ve acı olduğu kadar çok güzel hatıralarla da dolu yaşamını geçirdiği ülkesine gelememesi adeta bir ağır işkence. Duygularınız, hatıralarınız sizi sürekli o günlere götürüyor. Beyninizin bir tarafında bu hatırlatma serüveni devamlı sizin yaşamınızın bir parçası oluveriyor. Geçmişinizden sanki bir şeyler hep eksik. Ve o bağlantı kayışı bir türlü kurulamıyor. Bu çelişkiyi beyninizde ve kalbinizde devamlı taşıyorsunuz. Bu yüzden göçmenlik, zor zanaat!

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, ilk defa Süryani halkının 'özne' olduğu, yani kendisinin bir taraf olarak muhatap alındığı, sorununun tartışıldığı, geçmiş ve bugününün kısmi de olsa gün yüzüne çıkarılmaya çalışıldığı bir konferans gerçekleşti. Bu pencereden bakıldığında oldukça olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum.

Bu, Türkiye'de bir şeyleri gizlemenin artık mümkün olmadığını, Anadolu ve Bethnahrin (Süryanicede Mezopotamya) coğrafyasında yaşayanların kendi varlıklarıyla ortaya çıkmasının engellenemeyeceğini ortaya koyuyor. Üstelik, böyle bir konferansın akademi dünyasında yapılıyor olması çok sevindiricidir. Bu nedenle Süryanilerin, buranın yerli halklarından biri olarak bilim camiasında araştırılmaya, incelenmeye vesile olmasını umut ediyorum.

Ne gibi tepkiler aldınız?

Türkiye toplumunda Süryani halkı, Osmanlı'nın Millet Sistemi'nden kaynaklanan ve günümüze dek gelen yanlış ve eksik bir tanımlama ile karşılaşıyor. Bizler ya sadece 'hristiyan' olarak biliniyoruz veya hiç tanınmıyoruz, bilinmiyoruz. Hatta bazen Ermeni halkıyla karıştırılıyoruz. Sempozyumda, İttihat ve Terakki geleneğinin Türkiye Cumhuriyeti devlet geleneğinde içselleştirildiğini, 1915 öncesi, sırası ve sonrasında Süryanilerin varolma - yokolma ikilemiyle karşı karşıya bırakıldığını açıkladım.

Lozan Antlaşmasının aslında Süryanileri de içerdiğini, Lozan'da herhangi bir azınlık adı kullanılmamasına rağmen bizlerin Türkiye Cumhuriyeti tarafından 'yok' sayıldığını belirttim. Bu yüzden de, bu topraklarda varlığı topyekün inkar edilen ancak Cumhuriyet tarihi boyunca 'gayri - müslim'lere karşı çıkarılan açık-gizli tüm kanun, genelge veya kararnamelerin kapsamı içine dahil edilen yine bizler olduğumuzu söyledim.

Yani, genel olarak Cumhuriyet tarihinin bir halk olarak Süryani halkına getirmiş olduğu haksızlıkları ve adaletsizlikleri açıkça ve gerçeklere dayanarak, anayasa ve yasalardan ve ayrıca yaşanmışlıklardan örnekler vererek anlatmaya çalıştım.

Bir iki soru da, Süryanilerin islamiyete zorlandığını, Cumhuriyet tarihinde ırkçı Türk milliyetçiliği ile İslamiyetten bir hamur oluşturularak bu hamurla kuşaklar yetiştirildiğini açıklamam üzerine geldi. Ancak genel anlamda tepkilerin rahatsız edici olmadığını belirtmek isterim.

Sizin de bir göç öykünüz var. Elazığ'dan İsveçlere uzanan. Türkiye açısından da hayli karanlık günlerdi ve son göç edenler de aileniz oldu. Elazığ'da o günlerde yaşadıklarınızı biraz anlatır mısınız?

Benim babam ve annem Midyat'lıdır. Midyat'ta herkese yetecek düzeyde tarım üretimi yoktu. Zaten devlet de oraya hiç bir hizmet götürmedi. Babam Midyat'tan ilk önce Adana'ya gider ve orada ekmek parasını kazanmaya çalışır. Kesekağıdı torbasının imalatçılığı konusunda ustalaşır. Ben bu arada Adana'da doğmuşum ve 4 aylıkken oradan da Elazığ'a taşınmışız. Adana'yı hiç görmedim ama kendimi Elazığ'lı görüyor ve hissediyorum.

Elazığ'da Süryaniler ilk başlarda çok güzel bir yaşam sürdüler. Elazığ bir kültür yuvasıydı. Ermenilerle beraber bizim kiliseyi ortak kullanırdık. 60 ve 70'li yılların ortalarına dek birlik, dayanışma, paylaşma ve dostluk en son noktasına kadar yaşanıyordu. Bu sadece bizim aramızda değil aynı zamanda yörenin müslüman ahalisiyle de aynı beraberliğin yaşandığı bir dönemdi.

Çocukluk dönemimizde okul sonrası kilise bahçesinde bütün Süryani çocuklar buluşur, voleybol, futbol, yakartop vb. oyunlar oynardık. Hafta sonları da pazar günleri ailelerimizle beraber kilise sonrası hem büyükler hem de çocuklar bahçede toplanır, çeşitli oyunlar oynar, sohbetler yapar, şakalaşır, gırgır şamata yapardık. Bayramlarda hepimiz en temiz elbiselerimizi giyer, kiliseye gider, bayram ilahileriyle coşardık. Kilise bizim için dini bir merkez değil, ondan daha da önemlisi sosyal bir buluşma noktasıydı. Orada buluşur, kucaklaşır ve beraber eğlenirdik. Oradan eve geldiğimizde, Müslüman komşularımız bizim bayramımıza gelir ve beraber paskalya yumurtası kırardık. Sonra da bayram gezilerimize başlar, tek tek bütün akraba ve dostlarımızın bayramına giderdik ve ardından da onlar bize gelirlerdi.

İslami bayram günlerinde biz de Müslüman komşularımızın bayramına gider, bayramlarını kutlardık. Onlar kurbanın en güzel kısmını bize getirir ve bize ne kadar değer verdiklerini gösterirlerdi. Bu dostluk, görmeye değerdi. Bazen bütün Elazığ Süryanileri ve Ermenileri (o dönemde fazla Ermeni kalmamıştı) beraber geziler tertipler, Elazığ köylerine, Tunceli'ye, Diyarbakır'a geziler yapardık. Panayır havası eserdi. Herkes evinde kendi yaptığı yemeği getirir ve sofraya koyar hep beraber yemek yenirdi.

Meryem Ana gününde, yani her sene Ağustos'un 15'inde Harput Kalesindeki Harput Meryem Ana Kilisesine girderdik. Harput'a bütün Elazığ Süryanileri yaya olarak çıkardık. O başlı başına bir heyecan, bir tutkuydu bizim için. Kültürümüzün ayrılmaz bir parçasıydı. İşte, bütün bunlar 1974 Kıbrıs harbi ile beraber değişmeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti devleti, radyosu, tv'si ve basınıyla hep bir ağızdan 'kahpe Yunan'a Türkün Gücünü Göstereceğiz', 'Bir Türk dünyaya bedeldir', 'Gavura haddini bildireceğiz' vb tarzındaki ırkçı-islamcı bir ideolojik bombardımana başladı. Elazığ'da bütün Süryanileri korku saldı.

Süryanilere saldırıldı. Gençler dövüldü. Bizler, ansızın köşe başında türeyen bir takım insanların vahşice saldırıları sonucu birden fazla dayak yedik. Sabah kapıyı açıp okula gitmek istediğimde, birbirimizin bayramını kutladığımız o komşularımız evdeki bütün pis çöplerini bizim kapının önüne dökmüşlerdi. Çöp yığını o kadar yüksekti ki, kapıyı açamadım. Dayım o dönemde askerdeydi. Annem kardeşi için ağlamaktan geceleri hiç uyumuyordu. Ben, onun o gözyaşları içindeki halini hiçbir zaman unutamıyorum. Çünkü Kıbrıs savaşında cephede, en öne gayri-müslimlerin yerleştirildiğini biliyorduk.

Ayrıca 1975 sonrasında Sol Hareket ülke çapında kitleselleşiyordu. Bu bizlere yeniden dostluğu, kardeşliği, paylaşmayı anlatıyordu. Ancak 1977'de milliyetçi MHP adayı Behçet Susmaz belediye başkanlığını kazanınca, Elazığ'ın çehresi değişti. Camilerden, 'Aleviler suya zehir koydular', 'Solcular şurayı bombaladılar' türünden yalan propagandalarla sağ - sol çatısması körüklendi. Maraş tarzında Alevi/Süryani katliam provası yapıldı. İki Süryani evi bombalandı. Alevi, Süryani gençleri yeniden sokak ortalarında dövüldüler. Süryani ve Alevi küçük esnafın dükkanları haksızca kapatıldı. Babamın da dükkanı bu süreçte kapatıldı.

İsveç'te 30 yıldır bir Süryani toplumu var. Asimile olacak yerde, bir anlamda Süryani kültürü yeniden doğdu. Ama aynı zamanda İsvec toplumunun da bir parçasısınız. Milletvekilleriniz, bakanınız, birinci ligde oynayan Assyriska gibi bir takımınız var. Demek ki, bazi kimlik haklarına sahip olmak, kültürüne sahip çıkmak, çoğunluk toplumu ile bağları koparmıyor, güçlendiriyor. Günün birinde bunun Türkiye'de de olacağını düşünüyor musunuz?

Süryaniler İsveç'e ilk geldiklerinde burayı kendi 'vatanları' saydılar. Çünkü burası ne de olsa 'hristiyan' bir ülkeydi. Sosyolojinin kuralları burada da işledi. Siz kimsiniz diye sorulduğunda 'biz hristiyanız' dediler fakat İsveçliler etnik kimliği soruyorlardı. Bu yüzden bir tarih ve kimlik arayışı başladı.

Kimlik arayışı aynı zamanda İsveççeyi iyi öğrenmeyi, yeni toplumu ve kültürü iyi tanımayı gerektiriyordu. Yaşadığımız toplumu etkilemek ve onun içinde aktif olabilmek için bu bir gereklilikti. İşte Süryaniler, 30 yıl içinde buradaki demokratik hak ve özgürlüklerden faydalanarak hem kendilerini geliştirdiler hem de yaşadıkları topluma yeni bir renk, yeni bir nefes getirdiler. Onu geliştirmek için çaba sarfettiler ve hala da ediyorlar.

30 yıl içinde Süryaniler, yüze yakın dernek, 3-4 federasyon, birinci ligde oynayan bir futbol takımı, onlarca dergi, gazete, onlarca kilise, televizyon kanalı ve üniversite ve yüksekokulda okuyan binlerce Süryani genci, Uppsala Üniversitesinde okutulan Süryani tarihi ve Süryanice dil eğitimi, İsveç devlet radyosunda haftada 5 gün Süryanice haberler veren yayınlar ortaya çıkardı.

Şu anda İsveç devleti tarafından yapılan istatistiklerde Süryani grubu, İsveç'e en iyi adapte olan kesim olarak açıklandı. Ve bunlar ortaya çıkarken, ne ülke bölündü, parçalandı, ne de okul istediğinden dolayı işkence gören veya hapse atılan Süryani oldu. Aksine herşey en demokratik ortamda ve hoşgörü çerçevesinde gelişti.

Geçtiğimiz günlerde engellenen bir Ermeni konferansı oldu. Bununla ilgili tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Herşeyden önce bundan yasakçı zihniyetlerin, ırkçı yapıların kendilerini bir kez daha ortaya koyduklarını gözlemliyorum.Türkiye'nin kendi tarihinden utandığını ve bunu konuşmaktan korktuğunu anlıyorum.

Dolayısıyla Avrupa'nın, Batı'nın bunu anlaması kesinlikle mümkün değil. Hem demokrasiden dem vuracaksın hem de bir ülkenin adalet bakanı, bir bilim yuvasında yapılacak bir sempozyumu açıktan tehdit savurarak, hedef göstererek iptal ettirecek. İşin garip tarafı da, bu iptal olayını kendine 'profesör' ya da 'yazar' diyenlerin savunmasıdır. Bence bu daha da vahimdir.

Bu coğrafyaya geri dönüş genellikle pek istenmez. Suryanilerin geri dönüşüyle ilgili programı nasıl değerlendiriyorsunuz? Boşaltılan Kürt, Yezidi köylerinde de, korucular ile ilgili sıkıntılar yaşanıyor. Bu geri dönüş korkusunun ardındaki neden ne sizce? Süryani toplumu dönmek mi istiyor, ya da vatanlarını korkusuz ziyaret edebilmek mi?

Şu anda Süryaniler toplu bir geri dönüş içerisinde değiller. Bireyler düzeyinde bir geri dönme gerçekleşmektedir. Mevcut barış ortamının oluşması ve Süryanilerde biriken vatan özlemi oraya geri dönme hevesini kamçılayan faktörlerdir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin Süryanilerle ilgili genelge çıkarması bu olayı etkileyen bir başka özel neden oldu.

Ancak vatanına geri dönen Süryaniler, bölgedeki kürt ağaları ve devletin oralardaki kolluk kuvvetleri görevi yapan 'köy korucuları'nın gazabına uğramaktadırlar. Daha dün Bote köyünde Süryanilerin mal ve mülklerine el konulmakta, Evardo köyünde Süryani ev ve toprakları işgal edilerek yeni evler yapılmaktadır. Süryani sempozyumundan sonra Evardo köyüne giden konferansçılar - ki, bunların arasında İsveç İstanbul Başkonsolosu da vardı - köy girişinde ağanın adamları ve korucular tarafından tehdit edildiler. '1915 te hepinizin kökünü kurutmadığımıza pişman olduk' dediler.

Dolayısyla geri dönmek, kolay bir şey değil. Bu bağlamda, kitlesel bir geri dönüşten bahsetmek mümkün değildir. Zaten dönenlerin büyük bir çoğunluğu yaşlılardır. Süryanilerde yüzyılların verdiği bir güvensizlik, dokularına işleyen bir korku ve devletin yaptığı haksızlıklardan dolayı da cesaretlerde bir kırılganlık hakim. Devlet gelin diyor ama, gerekenleri ve üstüne düşenleri yapmıyor. Ortamı hazırlaması, korucuların oradan uzaklaştırılması, ağaların oradaki hakimiyetine son verilmesi, dönen Süryanilerin yaşamlarının güvence altına alınması çok önemlidir. Yok olmaya yüz tutmuş Kelaynak kuşlarının bile korunmaya alındığı bir dünyada, bu toprakların en eski halklarından Süryanilerin de kendi topraklarında barış ve özgür bir şekilde yaşamaları sağlanmalıdır.

Halen yaptığınız bir araştırma varmı? Kısaca bilgilendirir misiniz?

Çeşitli araştırmalarım için son 17 yıldır kaynak topluyorum. Şimdi üstünde çalıştığım bir çalışmam var. Süryanilerin modern çağda aydınlanmasını konu alan ve Süryani aydınlarının uluslaşma sürecindeki çabalarını içeren bir deneme üzerinde yoğunlaştım. Bunu bitirmeden ötekilere geçemiyorum. Bu denemeyi, Türkiye'de basıma hazırlamaya çalışıyorum.

PORTRE

Feyyaz Kerimo, kendisini bildi bileli Elazığ'lıdır. Ortaokul yılları Türkiye'de Sağ - Sol kutuplaşmasına denk gelir. Alevi - Sünni ayrışması da aynı yıllardadır. Daha o dönemde Sol Hareket saflarına katılır. Daha sonraları liseli gençlik hareketi içinde mücadelesini sürdürür.

1981'i 1982'ye bağlayan yılbaşı gecesi politik nedenlerden dolayı ülkeden ayrılmak zorunda kalır. Mülteci olarak ilk önce Viyana, daha sonra da Stockholm'de yaşamını sürdürür. Stockholm'de 1982-1991 arasında, çeşitli yelpazelerden Türkiyeli solcularının yer aldığı Stockholm Türkiyeliler Dayanışma ve Kültür Derneğinde 9 yıl yöneticilik yapar.

Türk, kürt ve Süryani gazete ve dergilerinde yayınlanmış yüzün üzerinde makalesi yayınlandı.

İsveç marksist çevrelerinde Sol faaliyetini devam ettirmektedir. Stockholm Öğretmen Yüksekokulu'nu bitirerek Lise öğretmeni oldu. Yıllardır bir lisede, ekonomi, sosyoloji ve ticaret derslerinde hocalık yapmaktadır. Şu anda İsveç Asur Federasyonu ikinci başkanıdır.

Kaynak: http://www.suryaniler.com


SÜRYANİ SANATI VE ESERLERİ

www.minidev.com

 

Süryaniler çok zanaatkar insanlardır. Özellikle taş işçiliği ve el sanatları konusunda (kuyumculuk ve gümüş işlemeciliği) çok ileri bir toplumdur. Süryanilerin yerleşim bölgelerinde bu etki hemen kendini belli eder. Süryani taş ustaları inşa ettikleri taş evlere ve ibadethanelere işlemeleri ile hayat verirlerdi. Süryani Kiliseleri içindeki İkona ve resimler bugün bir çok insanın ilgisini çekmektedir. Dünyada SİT alanı ilan edilen üç şehir vardır. Bunlar Kudüs, Venedik ve Mardin'dir. Mardin'de Süryanilerin mimari alanındaki etkisini çıplak gözlerle fark etmek çok kolaydır. Türkiye'de yaşayan insanların tarih eserlerine olan hoyratlığı ve bilgisizliği bazı yerleşim alanlarında bu etkiyi ortadan kaldırmıştır. Süryani tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Urfa'da bir çok eser cehalet yüzünden kaybolmaya yüz tutmuştur. Süryanilerin bu bölgeden göç etmeleri ile birlikte o bölge ekonomik ve sanat açısından çok önemli şeyler kaybetmiştir.

Süryanilerin tarihi eserlerinden bazıları


Deyrulzafaran Manastırı:
1600 yıllıktır. İlk olarak güneşe tapanlar burayı mabet olarak kullanmışlardır. Manastır 1293'ten 1932'ye kadar Süryanilerin patriklik merkezi olarak kullanılmıştır. Manastır adını yörede çok sık yetişen "Safran, kekik bitkisinden almaktadır. 365 odadan ibaret olan bu muhteşem yapı Mardin'in 1 km uzağındadır.
Bir zamanların Süryanilerin patriklik merkezi Mardin'de bulunan Deyrulzafaran manastırındaydı. 1932 yılından sonra patriklik merkezi Suriye'nin Şam kentine taşınmıştır. Süryanilerin şu andaki patrikleri sayın Zekka Ayvaz'dır. Bugün için dünyanın 12 bölgesinde görev yapan Süryani metropoliti vardır. Bu 12 metropolit her sene patriğin başkanlığında toplanarak dini açıdan çeşitli kararlar alırlar.


Mor Yakup Manastırı:
Deyrulzafaran'ın bir kilometre kuzeyindedir. Ünlü Süryani yazar ve tarihçisi Suruçlu profesör Mor Yakup'un adıyla tanınmıştır. İki kilisesi vardır. Birinci veya ikinci asırda inşa edilmiş ve kayanın içine oyulmuştur.
Mor Gabriel Manastırı:

M.S 397 yılında inşa edilmiştir. Midyat'ın 18 km doğusundadır. Bir zamanlar içerisinde sayısız kitap bulunan bir kütüphane ve binlerce öğrencinin eğitim gördüğü bir teoloji fakültesi varmış. Süryanilerce çok önemli bir yapıdır. Güneydoğuda yaşayan Süryanileri dini açıdan temsil eden metropolitin makamı buradadır. Kırklar Kilisesi:


Urfanın merkezindedir. Urfa'nın en eski camiisi olarak bilinen Ulu Camiinin Kızıl Kilise üzerine 1145 yılında yapıldığı sanılmaktadır. Ulu camii, ayrıca geçtiğimiz yüzyılda kullanılmaya devam edilen Kırklar kilisesinin çan kulesini bugün minare olarak kullanmaktadır.

Kaynak: www.minidev.com

 
 

Süryaniler Kimdir?

Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Mezopotamya'da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen eski Mezopotamya halklarının yani köklü bir kültürün mirasçılarıdır. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir.

Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.

Süryanilerin kökeni ve nerden geldiklerine dair bilinen üç farklı görüş vardır.Bu görüşlerden birisi, Süryanilerin Aramiler'den geldiğini savunan tezdir. Bu tezin dayanağı Süryani halkının Aramca konuştuğu ve bundan dolayı da kökeninin Aramiler olduğunu iddia etmektedir. Süryanilerin kökenine dair ikinci görüş ise Süryanilerin Asurlular'dan geldiğini savunan tezdir. Bu görüşe göre Süryaniler, eski Mezopotamya'da imparatorluklar kurmuş olan Asurlular'ın torunlarıdır. Bu iki görüşün eksiklikleri, Süryanilerin kökenini tüm eski Mezopotamya halklarına dayandığını belirten yeni bir görüş ortaya çıkarmıştır.

Aslında bu farklı görüşlerin önemi, getirdikleri tarihsel açıklamalardan ziyade, bu görüş sahiplerinin Süryaniler için düşledikleri farklı toplumsal modellere sahip olmasındadır. Yani Asur görüşünü savunanlar, Süryanilerin öncelikle siyasal bir toplum olmasını arzu etmekte; Arami görüşünü savunanlar ise daha çok inanca dayalı bir toplum modeli oluşturmak ve bu model çerçevesi içinde toplumu bir arada tutmaya çalışmaktadırlar.

Aslında Asur ve Arami ile anlatılmak istenen halk aynıdır. Söz konusu olan halk, Eski Mezopotamya kültürünü taşıyan ve inancı bakımından Hıristiyan olan bir topluluktur. Bu halk Irak ve İran'da daha çok "Asur" adıyla tanınırken, Suriye ve Türkiye'de aynı halk için "Süryani" adı kullanılmaktadır. Süryani kelimesi özellikle Hıristiyanlığı sonrası yaygınlık kazanmıştır ve Hıristiyan olan Yukarı Mezopotamya halkını belirtir. "Asurlu" kelimesi ise İsa'dan önceki Yukarı Mezopotamya halkı için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle "Asurlu" kelimesi "Süryani" kelimesi ile anlatılmak istenen halkın Hıristiyanlıktan önceki zamanını belirtir. Bir yerde bugün bu halk için kullanılan, "Asur", "Arami", "Süryani" (ve daha başka adlar; Keldani, Maruni vs.) kelimeleri aynı topluluğu nitelemektedir.

Süryanilerin kökenini sadece Aramilere veya Asurlulara dayandırma çabalarının , Mezopotamyanın eski tarihine bakıldığında çok anlamlı olmadığı görülecektir. Buna karşılık Süryanilerin kökenini, tüm eski Mezopotamya halklarına (Fenikeliler, Akkadlar, Keldalılar, Babiller, Kenanlar, Asurlular ve Aramiler) dayandırmak daha mantıklıdır. Çünkü bütün bu halklar aynı kökenden oldukları için daha kolay kaynaşabilmişlerdir. Aynı dili konuşan, benzer örf ve adetleri yaşayan bu halklar Hıristiyanlık inancı ile birlikte aynı dine de sahip olmuşlardır. Ve bu eski halkların temeli üzerinde, yeni bir ada sahip olan Süryaniler doğmuştur.

Süryani' Adı Nereden Geliyor?
Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği; Süryani adının ya Mezopotamya'daki bir şehirden ya da bu coğrafi bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır. Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge'nin, Yeryüzü Yayınları arasında çıkan ve 1992 yılında basılan "Anadolu'nun Solan Rengi Süryaniler" kitabından alınmıştır.

1) Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren Kilikos'un kardeşi Suros'tan geliyor. Süryani adı da bu sözcükten türüyor. XII.yy'da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti (Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros'un adına izafeten, egemenliği altındaki ülkenin "Surisyin" olarak adlandırıldığını, daha sonra Surisyin adındaki son "s" harfinin atılarak "Suriyin" şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya başlandığını söyler.

2)Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün onuna bir 'y' eklenerek "Asurya" deniliyordu. Yunalıların kullandığı ve gitgide yaygınlık kazanan "Asurya ve Asuryan" kelimeleri Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi. Tarihsel süreçte "A" harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani) şeklini almıştır.


SÜRYANİLERİN TARİHİ

Süryanilerin millatan önceki tarihleri, eski Mezopotamya'da yaşayan ulusların tarihidir. Hıristiyanlık inancı tüm yukarı Mezopotamya'daki halkların tek bir potada erimelerini sağlamıştır. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya'nın en eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır.
Yukarı Mezopotamya'nın yazılı tarih evresi Akkadlarla başlar. İ.Ö.3000'lerde Sümerin kuzeyinde yer alan Akkad'da ve Fırat'ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurulmuştur. Buradaki halk, Sümerler'e benzemeyen bir kabileden (tribulan) oluşuyordu. Bu kabile bir Sami dili (Akkadça) konuşuyordu ve Mezopotamya'nın batısında bulunan ovalarda yaşayan Tribulerle akrabaydılar yani Akkad'ın Samileri batıdan gelmişlerdi. (1)

Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi. Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa zamanda büyük fetihler yaptılar. "Dünyanın dört bölgesinin kralı" ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir. (2)

Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000'lerde Orta Fırat dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve tanrısını ismini alan Asur kentidir. (3) Daha sonra bu kabile adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir.

Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır.
Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya'da Asurluların yarattıkları kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova, Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın güney kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan bölge Yukarı Mezopotamya'nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir.
Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor. Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan etkilendiğini göstermektedir.

Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca'daki Harranu'dan gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol'dur. Bu adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar'dan kalma kitabelerde "Kaşiari Dağları" diye sözü edilen bölgenin Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan "İzala'da" o dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi kullanılmıştır.
Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük bir kente aittir. Nusaybin'in 15 km kuzey-doğusunda bulunan Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice) yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa'dan önceki döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin), Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır. (4)

Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.'ki 3000'lerde bu bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu'nun merkezi yerinde bulunması kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır. Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya'ya yayılmasını sağlıyordu. Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise İ.Ö. XV.yy'dan sonraki "Orta Asur Dönemi" ile İ.Ö. VIII. - VII.yy'da olmuştur.
İ.Ö.XII.yy'da Asur kralları I.Salmanasar ve oğlu I.Tikulti Nunurta büyük bir ordu ile kuzey ve batıya seferle düzenlerler. Kuzeyde Van gölüne kadar olan yerler Asur topraklarına katılır. Fırat geçilir ve batıda sınırlar Kargamış'a kadar genişletilir. (5)

Asurluların Yukarı Mezopotamya ve komşu bölgelere yayılmalarındaki diğer bir etken de, o dönemdeki savaşların niteliğidir. Bu savaşlar fetihçi halkın dışında kalan öteki halkların yıkımına neden oluyordu. Fatihler, fethettikleri yerlerin halkını kılıçtan geçirir, ganimetleri başkente taşır ve fethedilen topraklara Asurlu koloniler gönderirlerdi. O dönemde köle emeği yaygın olmadığı için, köleler daha çok ev işlerinde kullanılırlardı. Böylece sınırlı olan köle ihtiyacı karşılandıktan sonra, diğer savaş tutsakları kılıçtan geçirilirdi. Gerçi daha sonra bu durum değişecek ve Asur ile diğer şehirlerde önemli sayıda köle çalıştırılacaktı.

Yukarı Mezopotamya'da halk Asurlu idi. Babilanya denen yerde ise etkin bir rahipler sınıfı vardı. Dolayısı ile Asur kralları bu sınıfla ittifak içerisinde idiler. Bu yüzden bu bölge dışında kalan yerlerin yazgıları daha farklı oluyordu. Örneğin eski İsrail krallığında ve Suriye'nin bazı bölgelerinde halk kılıçtan geçiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Sürgün edilenlerin yerlerine Asurlu koloniler yollanıyor ve yönetimde krallik valilerine veriliyordu. (6)

Asurluların bu yayılmacı politakası sonucu özellikle İ.Ö.VIII ve VII.yy'da Yukarı Mezopotamya ve ve buraya yakın bölgeler yoğun bir şekilde hem kültürel hem de siyasal alanda Asurluların etkisi altında kalmıştır.
Fakat İ.Ö.'ki dönemde iki önemli olay, Yukarı Mezopotamya'daki halkların bölgeye daha da dağılmasına ve ve buradaki halkların birbirlerine kaynaşmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi Aramiler'in Mezopotamya'ya sızmaları ; ikincisi ise Asur imparatorluğu ve sonrasında kurulan Babil devletinin yıkılması sonucu oluşan yeni durumdu.
Suriye çölünde göçebe ya da yarı göçebe bir hayat süren Aramiler İ.Ö.'ki XII.yy'ın başında Mezopotamya'ya sızmaya başladılar. Bu sızma çeşitli Arami kabilelerinin Fırat ve Dicle nehirleri arasına girmesiyle başladı. Bu kabileler Asurya bölgesinde bulunan kentlere baskınlar yapıyor, kent ve köyleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve Asur şehirlerinde ganimetler topluyorlardı. Bu korkunç durum karşısında vadilerde, ovalarda oturan halk dağlara kaçıyor ve kentlerin nüfusü azalıyordu. Asurlu halk kuzey ve kuzey-doğu (Urmiye bölgesi) bölgelerine kaçıyordu.

Fakat Aramilerin bu saldırıları İ.Ö.yy'da azaldı ve giderek yok oldu. Çünkü Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya'ya yerleşen Aramiler aşama aşama yerleşik hayata geçtiler ve Asur halkı ile kaynaştılar. Arami akınları da bundan dolayı sona erdi. Bu sırada Asur'da kendini toparlamış ve karşı saldırya geçmişti. Çok sayıda Arami köleleştirilerek Asur şehirlerindeki görkemli yapıların inşaatlarında kullanıldı. İ.Ö.VII.yy'da Asur'un saldırısı sonucunda tüm Arami devletçikleri ortadan kaldırıldı.

Böylece Aramiler, Asur'un siyasal otoritesi altında birleşmiş oldu. Bu durum Aramiler'e Mezopotamya'da hareket serbestliği sağladı ve Asurlularla kaynaşmalarını daha da hızlandırdı.

Aramilerin yerleştikleri bölge, onlara tüm Mezopotamya'nın kara ticaretine hakim olma fırsatı verdi. Arami tüccarları, Asur askerlerinin fethettiği bölgelere kolayca girip ticaret yapıyorlardı. Bu durum Aramilerin ticaretini daha da geliştirdi ve kısa zamanda onları doğunun en etkili kara tüccarları haline getirdi. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yerleşik hayata geçen ve Asurlular'la kaynaşan Aramiler'in ticari etkinliği Aramca dilinin basitliği ile birleşince, Aramca tüm yakın doğuda Asurca ile birlikte kullanılmaya başladı.

Yukarı Mezopotamya haklarının İ.Ö.'ki dönemde birbirleriyle kaynaşmalarını sağlayan ve bunların tümüyle birleşmelerine neden olan ikinci etken ise Asur ve Babil imparatorluklarının yıkılması ile ortaya çıkan yeni durumdu. Asur ve Babil imparatorlukları yıkıldığı zaman, yakın doğuda yaşayan tüm Sami halkının kaynaşmasını sağlayan temeller artık hazırdı. Temeli Sümerler'den kaynaklanan, Akkad ve Babillilerin geliştirdikleri kültürel mirası Asurlular'da almış ve bu kültürü çok geniş bir bölgeye yaymışlardı. Bu ortak kültürel geçmişten dolayı Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar kurdukları gibi, kolaylıkla da kaynaşmışlardır.

Sami halklarının üçüncü büyük göçünü oluşturan Aramiler'de Mezopotamya'ya yayıldıklarında hem kolayca diğer Sami halklarıyla kaynaşmışlar hem de getirdikleri dil ve etkin ticaret tüm Mezopotamya halklarınca kullanılmaya başlamıştır. Aramca dili sonraki dönemlerde tüm Sami halklarının ortak dili haline gelmiştir. Babil devletinin yıkılmasından sonra Akamenya imparatorluğunun Aramca'yı resmi dil olarak kullanmaya başlaması, Aramca'nın Med-Pers dilinden daha yaygın bir dil durumuna gelmesini sağladı. Aramca hem "daha önceden bu alandaydı" hem de kardeş bir Sami dili olduğu için Akkadça kullanan insanların onu öğrenmeleri tamamen yabancı bir Hint-Avrupa diyalektiğini öğrenmelerinden çok daha kolaydı.

Böylece Aramca Hıristiyanlık çağının birinci yüzyılda Mezopotamya'nın Samice konuşan halkları arasında; doğuda Akkadca'nın, batıda ise Kenanice'nin yerini aldı. (7) Bazı Süryani tarihçilerinin sırf Süryaniler'in Aramca konuşmalarından dolayı kökenlerini Aramiler'e dayandırmalarının yanlışlığı da buradadır.

Asur ve Babil devletleri yıkıldığı zaman Yukarı Mezopotamya'da yaşayan halkların ortak kültürel geçmişlerine, onları birleştirecek yeni ve önemli bir faktör olan halkların ortak gelecek umudu eklenmiştir. Yabancı egemenliği altında yaşayan Asur, Arami ve diğer Mezopotamya halkları aynı bölgede oturuyor ve aynı dili konuşuyorlardı. Yabancı saldırı ve istilalara beraberce karşı çıkıyor ve egemenlere karşı ayaklanıyorlardı. Bu dönemdeki kaynaşmadan ötürü artık tek bir adla çağrılıyorlardı. Bu halklar Asuryalı, Süryani arada Kaldeliler diye anıldıkları da oluyordu. (8)

Yakın doğuda İsa'dan önceki son yüzyıllara gelindiğinde, Yukarı Mezopotamya'daki Asurlu, Arami ve Kaldeliler birbirleriyle kaynaşmış, ortak geçmişe dayanan birlikteliğe sahip ve ortak gelecek umutları olan bir millet haline gelmişlerdi. Bu yüzyılda Mezopotamya halkları da büyük bir birleşme ve kaynaşma yaşıyorlardı. Fakat belli bir süre sonra insanlık tarihine damgasına vuracak olan Hıristiyanlık inancının doğuşu bölgede büyük değişimlere neden olacaktı.

KAYNAKLAR;
1,6 Diakov, S.Kovalev, İlk Çağ Tarihi, C.I., Çev. Özdemir İnce, Ankara, V yayınları, 1987
2,3,4,7 Yakup Bilge, Anadolu'nun Solan Rengi; Süryaniler, Yeryüzü Yayınları, 1991
5 Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, C.I.,İstanbul, Say Kitabevi, 1984
8 Herodotos, Herodotos Tarihi, İstanbul Remzi Kitab Evi, 1983


MILLETIMIZIN BÜGÜNKÜ DURUMU

suryani.c

Suryoye Azech Forum

27. Mai 2007

TURABDIN BÖLGEMIZIN VE AVRUPADEKI MILLETIMIZIN BÜGÜNKÜ DURUMU

SAYGIDEGER SURYANI HALKI VE SEVGILI GENCLERI

Turabdin bölgemizin, il ilçe ve köylerin % 90 nini çok kereler ziyarettim neticesinde kendim şahsi gördüklerim ve bu hususta düşündüklerimi ve bölgemizin durumunu size aktarmak istiyorum.

Bu son 30 yıl icerisinde, baba ve atalarımızın topraklarında, Süryani’lerin yaşam tarzları çok zor durumlara uğramıştır. Başlangıçta avrupa kapıları açıldığı zaman, halkımız arkasına bakmadan avrupa refahlığını ve rahatlığını ivedeli bir şekilde seçmişlerdir. Süryani’lerin anavatanlarını terketmelerinin diyer bir sebebide, kürt’lerle türk’ler arasindaki vuku bulan savaştır.

Süryaniler, asırlardır Arap, Pers, Kürt ve Türkler tarafından katedildiler, topraklarını ellerinden aldilar ve bunlarin en fecisi seyfo dedigimiz soykırımına uğramışlardır. Bu katliamlar akibetinde, bir çok Süryani kent’leri, kazalari ve köyleri çok kereler tarihten silindiği halde yinede 30 yıl önceye bakarsak Süryani şehirleri kazaları ve köyleri mevcuttu, Süryaniler bu topraklarda nüfüs çoğunuyla yaşiyorlardı, o günleri bir çoğumuzun hatırındadır. Bilhasa turabdin bazı bölgelerinde yanlız Süryaniler yaşıyordu.

Atalarımız; topraklarını, meskenlerini tarihi eserlerini kültür ve kiliselerini korumak için her zaman savaştılar ve bunları yaparken çok işkence ve yokluklara maruz kaldılar, kanlarını bu topraklar için döktüler, kesildiler. Milletimizin yaşadığı bu savaş ve katliamlar, her zaman Süryani kimliğiile mucadele ettiler ve Süryani ismiyle topraklarında yaşadılar ve gururla bu isim altında yaşayabildiler.

Atalarımız Süryanilere istikbal olarak miras bıraktıkları toprakları, evleri, kiliseleri, ve tarihi eserlerini son 30 yıl içerisinde milletimizin, rantcılar ve çoğu siyasi geçinen kişiler tarafindan bizim tarihi kutsal turabdinin çoğunu sattilar ve terkettiler. Böylece bütün bu varlıklarını gayri milletlere ve hazinenin elline geçmesini sağlamışlardir. Avrupada isim ve kimlik için mucadele yapan bizim siyaset doktorları; Mardin, Midayat, Hazak’ta ve bütün turabdinde, bir’de Kamişli, Derik ve bütün Cezire’de ayni kişiler, gayri millete sattıkları, terk ettikleri arsaları ve tarihi evlerinden bazilarinda, içinde gayri millettin kültürüne ve ibadet yerine çevrildi. Bazıları yanlız arsalarını ve evlerini satmakla kalmamış, diyer taşınmaz mallarını durmadan satmakta veya satmıştır.

Bildiğim kadar, 30 yıl içinde milletimiz ve lider veya baş olarak geçinen zatlarımızın % 90 nı turabdini ve kendi köyünü görmedigi gibi alakalarınıda bu kutsal topraklardan kestiklerini söyleyebilirim. Tamamen boşanan köyler ve kazalar Karboran gibi çok yerleri, sahipleri tarafından sattıldılar ve alakalarını bu topraklardan kestiler. Bu şekilde Süryanilerin geleceği için vatanımızda hiç bir şey bırakmadılar. Turabdin’de Sahipsiz kalan ev arsalarını, yıkılan tarihi eserler ve kiliselerini unutmakla kalmayıp, avrupa’da yaptıkları dernek ve kiliselerin adlarını'da turabdin’ki kedislerimizin veya azizlerimizin adlarını vermişlerdir. Bakımsızlıktan ehemiyetkisizlikten yıkılan kedislerimizin yaşadıkları tarihi binalarını ve kutsal ibadet yerlerini hiç kiymetini düşünmemişlerdir. Bu kişiler, soruyorum hangi kadislere veya milletlere inanıyorlar? Süryaniliği veya kültür ve tarihimizi çocuklarımıza böylemi öğretteceğiz. Siyasetcilerimiz ve ruhanilerimiz, turabdine önem vermeden böylemi devam edecekler? Avrupada Süryaniliği ve kültürümüzü daha ne kadar yaşatta biliriz?

Basında, televizyonlarda, radyolarda ve gazetelerde kendilerini Süryanilerin baş veya temsilçilerini gösteren bu kişiler, çoğunlukta sadece şahsi çıkarlarını ve geçinebilmek için maaşlariyle çalışmalarına devam ediyorlar. Avrupada felsefevi bir şekilde politikalarını yürüten zatlar, televizyon, internet ve gazetelerde kimliğimizden, tarihimizden, kültürümüzden ve görmedikleri coğrafyamızdan konuşma cesaretini göstermektedirler. Bu kişiler kendilerini Süryanilerin en milliyetçi ve illeri gelenleri saymaktadır. Soruyorum, acaba bu kişilerin hedef veya amaçları nedir? Bunlar turabdin’deki tarihi evlerini satanların başında kişiler degillermi? Avrupa’da yaptıkları mücadele ve siyasetlerle, sattıklari evlerini ve terkettikleri topraklarını geri mi almak istiyorlar? Yoksa niyetleri çevrelerini ve ticaret çikarlarını genişletmek’mi? Bu zatlarımı bekliyeceğiz bunlarmı halkımızı aydınlatacaklar? Her şeyden önce bu kişilerin turabdin’deki kimliklerine bakalım göreceksiniz ki toprağini terk eden ve evlerini sattan, lider gecinen bu zatların olduğunu anlıyacaksınız.

Baş olarak geçinen bu kişiler; arami, asuri, kaldeni ve diyer isimler altında birbirleriyle mücadele etmekte ve zamanlarını boş yere kayıp etmektedir. Bunlar; geldikleri topraklarını hiç tanımıyorlar ve hatırlamıyorlar, birlik ve beraber olmamız için birbirlerini suçluyorlar. Koministlerden, gayrı milletlerden bir hassa kürtler’den eğittim, kurs ve beyin yıkamalarına ugradıktan sonra ekseriyetle gayrı milletlere asimila oluyorlar ve bayraklarını meydanlarda salliyorlar, turabdin’de yaşanan acıklı durum ve problerimizden hiç haberleri yoktur, ne oluyor ne olmıyor veya neyimiz kaldı neyimiz kalmadı hiç bilmeden görmeden ve demokratik bir şekilde seçilmeden bu zattlar kendilerini Süryanilerin en üstün siyasetçileri gösteriyorlar. şimdi soruyorum acaba bu kişiler, Süryaniligin ne demek oldugunu biliyorlarmı? bu rantçı politicacılar, tarihlerini, kültür ve isimlerini başka milletlere sattılar. Onların bayraklarını hiç utanmadan taşıdılar. Görüluyorki bunlar yüzünden Süryanilerin en vahim ve acıklı devrini bizlere yaşattiklarını söylliyebilirim’ki son 30 seneler içinde yaptiklarını tarihimizin acı ve en üzücü sahifelerine yazılacaktır.

Avrupa’da milletimizin ve derneklerimizin çoğu, belediyelere gidip şahsi yardım ve zayıf durumları için, yardım dairelere fakir fukaralar gibi dilencilik yapıp ellerini açmaktadır. Bu şekilde kendi işlerini yürümekte ve ona göre siyasetlerini devam etmektedir. Halkımızın % 50 si yardım dairelerden fakirler gibi besleniyor. Aynı şekilde din adamlarımız ve abraşiyalarda siyasetti birbire kariştirarak, başka kiliselerden maaşları ve idarelerini temini için çalışıyorlar. Soruyorum Avrupa’da Süryani’ler ne zamana kadar böyle zavalı kalacaktır? (Bilinsinki öz topraklarımız’da her şeyimiz vardı ve böyle zavalı değildik)

Görülüyorki, bu 30 seneden bu yana vatanımızda Süryani varlikların satışı kültürümüzün silinmesi, cahil ve vahşi bir şekilde, çoğu hep Süryani milleti tarafindan olduğunu delillerle gösteriyor ve ispat ediyor. Ancak en büyük suç, kalabalık büyük ailelerden, dernek, federasyon ve abraşiyelerden (bu kuruluşlar demokratik bir şekilde kurulmamıştır) geldiğini ve bunlar görevlerini suistimal ederek tarihimizin yok olmasına ve silinmesine sebeb olmuşlardır.

Avrupa’daki ruhani din adamlarımıza gelince, bunlardan kimisi kendi maaşlarını düşünerek, cemaatlarını ve cevrelerini çoğalması için dini kural ve kanunları ihlal etmekte ve çiğnemektedir. Tabi bu ihlal ve illegal tatbikatlar kişiden kişiye göre uyguluyorlar. Bazanda manastır ve kiliseler adeta ticarethaneye çevirdiler. Köylerindeki bizim öz tarihi eserlerimizi, kiliselerimizi, manastırlarımızı hiç düşünmedikleri ve ilgilenmedikleri gibi bu şekilde boş bıraktılar. Çünkü (kilisemizdeki kanuna göre her Kahin kendi kilisesine ilgilenmesi lazım, bunlar terk edildigi zaman Matran’lar veya patrikin’de o yere pek ilgisi kalmıyor). Bu şekilde çogu bakımsızlıktan yıkılmakta ve çökmektedir.

Süryani politicacıları halen tarihleri birbirine karıştırıyor, turabdin’de sattıkları mekanlarını ve terkettikleri topraklarından hiç konuşmuyorlar ve
düşünmüyorlar, Ne çeşit Süryani oldukları halen anlamadilar. Bunlar Süryaniyiz söylemekten, malesef başka milletin ismini ve bayragini taşimakta gurur duyuyorlar. Örnek olarak muhalmiler gibi bizi inkar ediyorlar.

Simdiye kadar görüldügü gibi; televizionlarda internettin Süryani sitelerinde fakir fukura ve zavallılar gibi ağlamaktan ve asalak bir şekilde başka milletlere ve devletlere destek ve savunmakta yahut diyer milletleri ve devletleri kötülemekten ve hakaret etmekten başka ilerledigimiz yoktur. Asuri ve aramilerden bir çok millet ve devletlerin maydana geldigini hiç heberleri yokmuş gibi, kakıp biz asuriyiz yok aramiyiz diye bir birleriyle boş mucadeler yapıyorlar. Asuri ve aramilerden meydana gelen devlet ve ulusları bir yapacakları yerde, biz Süryani’ler, asuri ve aramilerden oluşan bir millet oldugumuzu deseler daha iyi ve mantıklı olmaz’mı? yoksa bunu demelerinde utaniyorlar’mı? çünkü Süryanilerin siyaset doktorlari, 30 seneden şimdiye kadar hep yanliş hesap ve mücadele yürütmüşlerdir. Asuri ve aramiler’den kalan diyer ulus ve devletler örnek olarak; Ürdün, Irak, Israel, Lübnan, Süriye ve bir çok arap devletlerin aslı yani asuri ve arami ismi bügün onlara sadece tarih kaldı.

Bizde herşeyden önce Süryaniligimizi, millet olarak turabdindeki mekanlarimiza, topraklarimiza sahip olalım, daha her şeyimizi kaybetmeden önce, sonra asurların aramilerin ve Süriyen’in tarihlerini tartısalım.

Ey Süryani gençleri, maaş ve çıkarları için milletini satan geri kafalı siyasiçilerden uzak durun, siz kendi aranizda demokratik bir şekilde Süryani kuruşlari kurun ve turabdindeki durumumuzu arastırdıktan sonra, milletinize mantıklı ve ciddi bir sekilde çalışın, çünkü unutmayın ki yarınların mesuliyet sahipleri sizler olacaksınız, Süryani toprakları ve mekanları, sizlere ihtiyacı vardır ve yadigar kalacaktır.

Topraklarimiz, mekanlarımız, tarihi eserlerimiz, ibadet yerlerimizi yeniden tamiralarını yapalım, eskisi gibi şekillerini verip güzelleştirelim, bilinsinki bunlar bizim kadislerimizin yeri ve mekanlarıdır. Tarihi eserlerimize ibadet yerlerimize bütün imkanlarimizi kullanarak sahip çikalim. Dede ve atalarimiz gibi olalım, yatırımlarımızı öz topraklarımızda yapalım, babalarimizin sattığı ve kaybettiğimiz mekan ve topraklarımızı için uğrasalim, bir daha satın alalım, (örnek babalarimizin terk ettikleri arsalarini, hazine devamlı bir şekilde satişlara çikarıyor) bügün bunları yapmak için imkanlarımız çok musaittir, daha illeri zamanda bu imkanlari kaybetmemek için çaba ve gayret sarfedelim. İnanıyorum yinede 30 sene önce olduğumuz gibi topraklarımızın sahibi olmaya çalısalım. Budur bizim bügünün en büyük siyasetimiz ve mucadelemiz. Vatanımızda nüfüsümüz bu şekilde büyüsün ve ayni şekilde imkanlarımız topraklarımızda çoğalsın, bütün dünyada olduğu gibi bizde başka millet ve degişik dinlere sahip insanlarla yaşamayi öğrenmeğe çalışalım. İllerde medeniyet ve demokrasi kavramların daha’da kuvetlenecegini umitetmekteyim. Bu şekilde Süryani milletimiz’de kendi toprağında rahat bir şekilde yaşayacaktır.

Demokrasiyle seçilmiyen avrupa’deki Süryani dernekleri, federasyonlari ve aşiret usuluyle yürüyen ailelerden uzak kalalım, şahsi siyasetlere kulak vermiyelim ve boş yere zaman harcamiyalim. Durumumuzu; fanatik sağci, veya solcu idoolojilere sahip kuruluş ve kişilere degil, yanlız demokratik usulu Süryani kuruluşlarla olsun. Durumumuz, araştırılsın, incelensin, böylece vatanımıza yarıyacak çalışmalar yapılsın. Bu şekilde Süryanilerin geleceğini korumamız için hem çocuklarımıza hemde gelecek nesillerimize bu imkanları kullanalım ve çoğaltalım. Düşünsünlerki kendi vatanını hiç görmiyen, hiç alakadar etmiyen ne kadar siyasetleri gercek olur ve ne kadar Süryani olduklarını kendileri anlasın ve degerlendirsin.

Bu yaptığım açıklamalar son 30 senenin turabdin’deki yaşadığımız durumu ve tarihini gençlerimize açıklamak içindir, daha hızlı ilerlememiz için bütün hakikatları acıklamamız gerekir.

Ey Süryani gencleri bütün dünyayı geziyorsunuz, benim sizden ricam birde kendi öz vataniza gidin, görün ve o zaman eğer Süryaniseniz en azında atalarinizin nerede yaşadıklarını anlamış olursunuz, sadece hayali siyaset ve hasretlen yaşamayın, vatanınız size enerji verecektir.

Saglıkla kalın

Saygılarımla

Fuscho Bıschlomo

suryani.c

e-mail: suryani.c@gmail.com

 Politika     Jenosit     Diaspora     Kimlik    Tarih     Dil     Alevilik     Baskı    Duyuru    Sanat    Munzur     Linkler     Cografya  Yayinlar   Forum