|
FUAT DENIZ
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem Tel.:
0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
Frankfurt, 27 Aralık 2007
Ölümsüzlerin safına karışan Dr. Fuat Deniz’in anısı için,.... Yürek dağlayan en derin acılarla daha çocukluk yaşlarında
tanıştın. Onlar, Atalarının Sana, hiç istemedikleri halde,
tarihin değişik dönemlerine tekabül eden kıyımlar ve 1915’te
açılan soykırım yarası nedeniyle, bırakmak zorunda
kaldıkları emanetlerdi.
Devam...
[Sesonline.net]
Süryani asıllı sosyoloji doktoru Fuat Deniz ( 1967-13
Aralık 2007) öldürüldü. İsveç Örebro üniversitesi'nde
öğretim görevlisi olarak görev yapan tanınmış sosyoloji
doktoru Fuat Deniz üniversite avlusunda kimliği
belirlenemeyen bir kişinin bıçaklı saldırısına uğradı.
Boynundan aldığı bıçak darbeleri sonucu ağır yaralanan
Deniz kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. 'Dini
azınlıklar' hakkında yaptığı çalışmalarıyla uluslararası
ün kazanan Deniz'in öldürülmesi "planlı bir siyasi
cinayet mi?" sorusunu da gündeme getirdi.
Asuri-Süryani-Keldani derneği yetkililerinden Özcan
Kaldoyo; Deniz’in politik düşünce ve çalışmalarından
ötürü öldürüldüğü görüşünde.
Devam...
Ali ERTEM
23. Nisan 2005
Hiçbir gerçegin, yalan ve iftira ile sürekli örtbas edilmesi
mümkün degildir
Degerli Dostlar,
1915 soykirimindan buyana aradan 89 yil geçmis olmasina
ragmen, tarihi gerçekler hala Türkiye toplumundan gizlenmeye
çalisilmaktadir. Toplumun tarihi geçmisi ile yüzlesmesi bilinçli
olarak engellenmektedir. Devletin ideolojik ve politik baskisi,
toplumun gelecegi açisindan hayati önem arz eden böylesi tarihi
bir sürecin baslatilmasi önünde, en büyük engel olmaya devam
etmektedir.
Uluslararasi Jenosid arastirmacilarinin, tarih bilimcilerin
bilimsel çalismalarina ve görgü taniklarinin verilerine
dayanilarak yapilan açiklamalara göre devlet eliyle planli ve
sistematik olarak 1915'ten 1922 yilina kadar sürdürülen kitlesel
katliamlar ve tehcir (uluslararasi terminolojide Deportasyon)
esnasinda 2,1 milyon Ermeni, 750.000 Helen, Pontoslu Helen ve
600 000 Süryani hayatini kaybetmistir.1
Türk uluslasmasinin ve Türkiye Cumhuriyetinin karakteristik
özelligi, bu tarihi gerçegin ve devlet egemenligi altinda
bulunan Türk olmayan halklarin inkarina dayanmaktadir.
Dolayisiyla Hiristiyan halklarin soykirimi ve ona neden olan
mono etnik devlet anlayisi, egemen zihniyetin en "dokunulmaz"
tabusu olmaya devam etmektedir. Eskiden beri ileri sürülen ve
dünya kamuoyunda hiç bir itibari olmayan „düsmanla isbirligi", „kitlik
ve hastaliktan kirilma", „ayaklanmaya karsi tedbir", „karsilikli
katliam", „asil Türkler soykirima ugradi" seklindeki görüsler,
hala Türk resmi tezlerinin argümanlari olma özelligini
korumaktadir2.
Ne yazik ki, aradan geçen 89 yil, toplumumuza yön veren
egemen zihniyette, hiçbir degisikligin olmadigini göstermektedir.
Cumhuriyetin kurulusundan buyana, iktidar tarafindan belirlenen
resmi tarih, bilimsellikten ve bilim ahlakindan büsbütün
uzaklasmistir. Özellikle son dönemde, devletin irkçi tarih
çarpitmasini derinlestirme girisimi kaygi verici boyut
kazanmistir. Bu durum,Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa,
soykirimla baglantili olarak, irkçi tarih çarpitmasina karsi,
çogunlugunu Türkiye aydinlarinin olusturdugu (gazeteci, yazar,
sanatçi, hukukçu, bilim adami - akademisyen, insan haklari
savunucusu, isçi, ev kadini vs.) genis yelpazeyi kapsayan bir
sivil toplum örgütü kurulmasina neden olmustur.3 Hiç süphesiz bu
gelisme, bizler açisindan umut ve heyecan vericidir ve artik bir
tabunun yikilip, gerçeklerin gün isigina çikmasina, devletin
engel olamayacaginin bir göstergesidir. Bu gelisme ayni zamanda,
gerçeklere ve insan haklarina saygili Türkiye aydininin ve
onlarin öncülük ettigi sivil toplum kuruluslarinin, devlet
araciligi ile yalana dayali propagandaya, karsi durusunun bir
göstergesidir.
Soykirimin inkari, sadece kurbanlarin ve onlarin sonraki
kusaklarinin onuruna yönelen bir saldiri olmakla sinirli
degildir; saldiri bir bütün olarak insanlik onuruna
yönelmektedir. Soykirimin taninmasi, insanlik onurumuzun
kurtulmasi için bir zorunluluktur.
1915 Soykirimi, toplumumuzun alnina sürülmüs bir lekedir.
Halklara karsi islenmis bir soykirim cinayeti olmasi bakimindan,
nitel olarak tarihimizin bütün utanç sayfalarindan farklidir.
Soykirim toplumumuzun vicdaninda mahkum edilmeden, bu lekenin
silinmesi mümkün degildir. Çünkü hiç bir kötülük, Türk halkiyla
soykirim magduru halklar arasindaki atmosferi, soykirimin inkari
kadar zehirlememektedir. Binlerce yildir yasadiklari topraklarda,
7 - 8 yil içerisinde nerdeyse soyu kurutulan halklarin (Ermeniler,
Süryaniler ve Helenler) feryadi, hak ve adalet istemi, Türk
milletine, "iftira" olarak nitelenmektedir. Sirf canini
kurtarabilmek için her seyini birakip dünyanin dört bir yanina
savrulanlarin, yurtlarina tekrar dönme sanslari, ebediyen
ellerinden alinmistir. Bu nedenle onlar, benliklerinde
tasidiklari sürgün zincirini kusaktan kusaga devretmektedirler.
Her türlü asagilanmalari ve baskilari sineye çekerek, kendi
yurtlarinda "süpheli yabancilar" olarak yasamak zorunda
kalanlara gelince, onlarin, ölülerini anmalari bile yasaktir.
Acaba bu halklar için bundan daha büyük, ama hiç bitmeyen baska
ne aci olabilir ki? Tam da bu baglantida, bizler için bundan
daha büyük ve yine ayni sekilde hiç bitmeyen hangi utanç
olabilir ki?
Türkiye üniversitelerinin "bilim" kürsülerine, "soykirim
magduru" bir Türk milleti yaratma emrini vermis olan devlet,
tarih arsivlerini tarafsiz bilimsel arastirmalara kapali tutuyor.
Provokasyonlarin ardi arkasi kesilmiyor. Ermenistan sinirina
sahte soykirim aniti dikiliyor. Bütün bu ugraslar, topluma
sürekli empoze edilmeye çalisilan siddete tapinma egilimini
güçlendirme çabasiyla birlikte yürütülüyor. Devlet, toplumun
çözüm bekleyen en ciddi sorunlarina, adil ve akilci çözümler
bulmak yerine, toplumu sorunlar içinde boguyor. Sonuçta devletin
organize siddeti toplumun kendine yöneliyor. Sürekli gündemde
tutulan korku ve gerilim basta Türk olmayan halklar olmak üzere,
toplumun ezici çogunluguna yasami çekilmez hale getiriyor.
Su bir gerçektir ki, gündemden hiç düsmeyen ulusal ve
mezhepsel baskilar, günlük sorgulama yöntemi haline gelmis olan
iskence, taciz ve tecavüz gibi insan onuruna yönelen saldirilar,
rejim muhaliflerini kaçirip kaybetme, hukuk devleti anlayisini
hiçe sayan keyfiyetçi tutum, toplumun gelecege olan güvenini
temelden sarsiyor. Toplumsal muhalefeti susturmak için her yola
basvuran devletin, ne ahlaki çöküntüyü derinlestiren
yolsuzluklari önlemeye, ne toplumu çürüten issizligi ve
yoksullugu dizginlemeye, ne de tam bir çikmazin içinde bulunan
saglik ve egitim gibi can alici sorunlarini çözmeye gücü
yetmiyor; sanki bu sorunlari, görev alaninin disinda tutuyor.
Bizce, güvensizligin, korkunun ve gerilimin nedeni olan
kroniklesmis devlet kaynakli toplumsal kriz, dogrudan soykirimci
geçmisle baglantilidir. Soykirimin inkari, sistemin katliamsiz
ve gerilimsiz ayakta kalmasini imkansiz kilmaktadir. Sinir
tanimayan baski ve iskencelere isyan eden Kürdün merhametsizce
ezilmesi, periyodik araliklarla sanki bir deprem gibi
toplumumuzu sarsan anti-Alevi, anti-Yahudi, anti-Hiristiyan
pogromlar, kirmizi bir serit gibi, hiçbir kopukluk
göstermeksizin günümüze kadar uzanmaktadir.
Soykirim, tarihi bir gerçeklik olarak taninip, kamu
vicdaninda mahkum edilmeden, soykirim yarasini sarmak için
tarihi yükümlülüklerimize4 sahip çikmadan, soykirimci zihniyetin
toplum üzerindeki etkilerini kirmak için uzun soluklu ve
kapsamli bir mücadele baslatilmadan, hiç bir siyasi yapilanmanin
bu durumu asmasi mümkün olmayacaktir. Soykirimci geçmisine
ragmen, soykirim kurbani halklar karsisinda, üzüntüsü ve utanci
olmayan bir toplumun, insanlik adina devrimci mucizeler
yaratmasi, hep bir hayal olarak kalacaktir. Çünkü toplumu etkisi
altina almis olan irkçi ve dini ön yargilar, sadece bundan
çikari olan gerici kesimlere özgü bir mesele degildir; ayni
zamanda en genis isçi ve emekçi yiginlarin da, beyinlerinde
tasidiklari birer pranga islevine sahiptir. Bu nedenle insanlik
onurumuz çignenmeye devam etmektedir.
Ne kadar zor olursa olsun onurlu tarihi görevimizi
sahiplenelim
Insanliga karsi islenmis soykirim suçlarinin, örtbas edilmesi
söz konusu olamayacagi gibi, hiçbir sekilde zaman asimi da
mümkün degildir. Böyle bir suçu isledikleri halde onu, inkar
etmeye ve hakli çikarmaya kalkisan egemenlikler, özlerinde her
an yeni insanlik suçlari isleme potansiyelini barindirirlar. 89
yildir soykirimi inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'nin konumu aynen
böyledir.
TC kuruldugundan beri, Türk olmayan halklarin haklari
konusunda, altina imza koydugu hiçbir uluslararasi antlasmaya
saygi göstermemistir. Lozan antlasmasi da bu keyfiyetçi tutumun
en çarpici örnegidir ve azinlik kabul edilen halklarin hiç biri,
haklarindan gerçek anlamda yararlanamamistir. Örnegin daha
cumhuriyetin kurulus yillarinda Yahudi halkina yapilan baskilar
giderek o kadar artmistir ki, Yahudi halkinin temsilcileri,
yaptiklari yazili bir açiklama ile Lozan antlasmasinin
kendilerine tanidigi azinlik haklarindan feragat ettiklerini
devlete beyan etmek zorunda kalmislardir.5
Devlet egemenligini eline geçiren Turanci Ittihat ve Terakki
cemiyeti, imparatorlugun Hiristiyan halklarini, mono etnik bir
devlet yaratmak için planli bir sekilde katletmistir. Ayni
uygulama cumhuriyetin kurulus yillarinda devam etmistir. Birinci
dünya savasinin sona ermesiyle birlikte, yasadigi cografi konum
itibari ile tamamen savas bölgeleri disinda kalan Helen-Pontos
halkinin varligina, esas olarak 1919 ile 1922 yillari arasinda
toplu katliamlar ve sürgünler yoluyla son verilmistir. Koçgiri
ve Ermenistan da da, tam bir vahset yasanmistir. Ermenistan
topraklarinin bir bölümü Türkiye sinirlarina katilmistir. O
yillarda, soykirimdan sag kurtulup ta evlerine dönmek isteyen
ülkenin Hiristiyan vatandaslarina, düsman muamelesi uygulanarak
yurtlarina geri dönmeleri engellenmistir.
Türkiye Cumhuriyeti, soykirim konusunda, Ittihat ve Terakki
iktidari ile arasina bir ayrim çizgisi koyamamaktadir. Tam
tersine bu güne kadar gelmis geçmis bütün hükümetler,
Ittihatçilardan devraldiklari mono etnik devlet projesini devam
ettirmeyi, kendilerine görev bilmislerdir. Bu proje Türklestirme
harekatina direnen halklari yok etmeyi öngörmektedir. Gümüz
kosullarinda da Kürt halkinin konumu, bu gerçegi tami tamina
dogrulamaktadir. Bir yandan kamuoyu baskisi ve bazi büyük
güçlerin çesitli nedenlerle tavir almasi sonucu, kozmetik
operasyonlarla, görünüsü kurtarmaya çalisan devlet, diger yandan
Irak'ta Kürtler lehine yapilacak herhangi bir statüko
degisikligini, savas nedeni kabul etmektedir. Generaller hiç
tereddüt etmeden, böylesi bir durumda "çok kan dökülecegi"
tehdidinde bulunmaktadirlar. Bizce, yeni bir soykirima kapinin
aralandigi, objektif bir gerçekliktir. Elverisli firsatin ortaya
çikmasi durumunda, bu tehdidin eyleme dönüsmesi, sadece bir an
meselesidir.
Bütün bu gerçekler bizim, 24 Nisan 1915'in, anlam ve önemini
dogru kavramamizi zorunlu kilmaktadir. 24 Nisan Ermeni
soykiriminin yil dönümüdür. Ayni tarihi, Süryani halki da
kendine indirilen ölümcül darbenin (Seyfo), yani soykirimin
yildönümü olarak algilamaktadirlar. Bu halklar için 24 Nisan,
her seyin (malin, mülkün, büsbütün bir yurdun, binlerce yillik
tarihin, o tarihi süreçte sekillenen uygarligin) kaybedildigi,
nüfusun üçte ikisinin kurban verildigi, dünyanin dört bir yanina
savrularak, bitmeyen sürgün yasamina adimin atildigi, günün adi
olmustur. 24 Nisan, bu halklara mensup binlerce kadinin ve
çocugun, celladina peskes çekilisinin, köle pazarlarinda
pazarlanislarinin basladigi gündür. 24 Nisan bu halklarin
benligine girmis bitmeyen acinin, kanayan yaranin tarihi
ifadesidir.
Eger ki, dikkat edilecek olursa devlet, ne 23 Nisan'i, ne de
19 Mayis'i, rast gele bayram günleri ilan etmemistir. Ermeni ve
Süryani komsularimizin, soylarinin yok edilisinin arifesi 23
Nisan'a "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayrami", Pontos'lu Helen
komsularimizin imhasi ise, 19 Mayis'a "Gençlik ve Spor Bayrami"
denk getirilmektedir. Acaba insanliga karsi islenmis suçlarin
arifesini ve yil dönümünü, bayramlastiran bir zihniyetin,
soykirim kurbani halklara karsi, kin ve düsmanligi
ebedilestirmekten baska ne amaci olabilir ki? Biribirine kapi
komsu insanlik ailesinden farkli halklarin biri bayram yapmak
adina, sovenizmi doruklara tirmandirirken, digerlerinin
acilarini kalbine gömüp yasa bürünmesi, arasindaki derin uçurum
kabul edilebilir bir durum degildir.
Türkiye'nin insan haklarina saygili demokratik kuruluslarinin,
ve ilerici Aydinlarinin bu durumu sineye çekmemesi gerekmektedir.
Bizlerin, soykirimin inkarina ve soykirim kurbani halklara karsi
sürekli gündemde tutulan kin ve nefretin durdurulmasi için
mutlaka harekete geçmemiz gerekmektedir. 24 Nisan ve 19 Mayis
günlerinde Soykirim magduru halklarin acilarini paylasmak,
soykirimdan duydugumuz üzüntü ve utanci, ifade etmek için
kurbanlarin toplu mezarlarini sembolize eden soykirim anitina (anitlarina)
bir gül birakmak, onlarin anilari önünde saygiya durmak, en
temel insani görevimizdir. Bu insani jest, sadece vicdanimizi
rahatlatmak için degil, bir daha soykirim suçlarinin islenmemesi
için insanliga bir uyaridir.
Biz, halklara mal olmus aci kayiplarin anilmasini ve olumlu
degerlerin korunmasini, saygiyla karsiliyoruz. Ülkemizin ilerici,
devrimci güçlerinin, 30 Mart'a, 6 Mayis'a, 18 Mayisa, 15 - 16
Haziran'a ve buna benzer baska günlere verdigi anlam ve önemi,
mutlaka 24 Nisan'a da vermesi gerektigine inaniyoruz.
Soykirimlarin, etnik temizlik harekatinin mesrulastirilmasi
anlamina gelen "gençlik ve spor bayrami"na, 19 Mayista daha
farkli bir anlam vermesi gerektigine inaniyoruz.
Bu vesile ile biz, soykirimin 89. yildönümü olan bu 24 Nisan'da,
soykirim kurbanlarinin anisina, bir günlük bir uyari nöbeti
tutulmasini öneriyoruz. Ermeni ve Süryani soykiriminin 90.
yilinda, yani önümüzdeki yil 24 Nisan'da ise, Ermenistan'in
Baskenti Erivan'da bulunan soykirim anitina hep birlikte bir
çelenk birakmayi, soykirim kurbanlarinin anisina saygi durusunda
bulunmayi, Ermeni ve Süryani halkinin acilarini paylasmayi
öneriyoruz.
Bizler Soykirim Karsitlari Dernegi üyeleri olarak, 5 yillik
tecrübelerimizi siz dostlarimizla paylasmak isteriz. Bu ugurda
imkanlarimiz dahilinde var olan tüm olanaklarin seferber
edilmesini ve gereken her türlü fedakarligin gösterilmesini en
degerli insani görevimiz kabul ediyoruz.
Organize ve ayrintilar konusunda dernegimiz, önümüzdeki günlerde
sizleri haberdar edecektir.
SKD adina, Ali Ertem, I. Bülent Gül
Bu çagriyi, Yelda Özcan (Gazeteci yazar, insan haklari
svunucusu), Hülya Engin (insan haklari savunucusu) ve Dogan
Akhanli (yazar, insan haklari savunucusu) destelemektedirler.
Her ne kadar bu veriler, farkli kayanaklarda biri birine
yakin rakamlar olarak belli farkliliklar içermesine ragmen,
bunlarin tümünün birlestigi bir sonuç vardir: O da bu imha
hareketinin, devlet eliyle planli ve sistematik bir sekilde,
soykirim amaçli yapildigidir.
Görgü taniklarinin verilerine ve bilimsel arastirmalarin
sonuçlarina göre soykirim magduru halklarin, kayiplari hakkinda
saptadiklari rakamlar söyledir:
„- 1915'ten 1922'ye kadar toplu katliamlarda ve deportasyon
sirasinda Ermeni halkinin toplam kayibi 2,1 milyon olarak
saptanmaktadir. Bunlardan 1,5 milyonu, 1915 ve 1916 yillarinda
katledilmistir.
- 1912'den 1922'ye kadar toplu katliamlar, deportasyon ve
etnik „temizlik" harekati sirasinda Dogu Trakya, Iyonya,
Kapadokya ve Pontos bölgelerinde en az 750.000 Helen hayatini
kaybetmistir. 1916'dan 1922'ye kadar katledilen Pontoslu
Helenlerin sayisi 353.000 olarak saptanmaktadir.
1. 1914'ten 1918'e kadar katledilen Süryanilerin sayisi
500.000'e ulasmatadir. Bunlardan 90.00 ile 100.000'i Süryani
Ortadoks kilisesi mensuplaridir."
„Hep bir agizdan konusalim" adli Örgütleme Komitesinin SONUÇ
BILDIRGESI'den; dahil olan örgütler: Arbeitsgruppe für die
Anerkennung des Völkermordes an den Griechen Kleinasiens
(Pontos, Kappadokien, Ionien) u. Ost-Thrakiens - Armenische
Gemeinde zu Berlin e.V. - Gemeinde der armenischen Kirche zu
Berlin e.V. - Gesellschaft für bedrohte Völker,
Koordinationsgruppe Armenien - Informations- und
Dokumentationszentrum Armenien - Institut für Armenische Fragen
e.V. - Föderation der Aramäer (Suryoye) in Deutschland e.V. -
Assyrian-Chaldean-Syriac Union (ACSU)
2. Soykirimci zihniyetin tasiyicilari, ayni soguk kanlilikla
katilleri ve eylemlerini savunmaya devam ediyorlar. Su satirlar
bize, soykirim kurbani halklarin, Türkiye'de maruz kaldiklari,
katlanilmasi mümkün olmayan hakaretin ve iftiranin boyutlarini
göstermesi bakimindan ibret vericidir: "Bunun da ötesinde eger
Osmanli devleti Ermeni tebaasindan kurtulmak isteseydi; bunu
asimilasyon yoluyla veya savasi gerekçe göstererek
halledebilirdi.
Oysa Ermeniler, imparatorluk içerisinde Türklerden bile rahat
bir yasam sürmüslerdir. Belirtildigi gibi, Birinci Dünya
Savasi'nda ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verilecegi ve
bagimsiz bir Ermenistan kurulacagi gibi hayallere kanan
Ermeniler, vatandasi bulunduklari Osmanli devletini arkadan
vurmaya baslayinca, yer degistirme uygulamasi zorunlu hale
gelmistir. Ermenilerin yerlerinin degistirilmesi, onlari imha
etmek degil, devlet güvenligini saglamak, onlari korumak amacini
gütmüstür ve dünyanin en basarili yer degistirme uygulamasidir."
("Ermeni Sorunu Iddialar ve Gerçekler", Igdir da bulunan sahte
soykirim aniti tanitim yazisindan, vurgu bize ait)
3. Bu soruna iliskin gelismeleri degerlendiren "Baris için
Tarih Izleme Grubu" adli sivil toplum kurulusu, kaygilarini su
sözlerle ifade etmektedir: "Hem yurttaslar, hem de veliler
olarak, Milli Egitim Bakanligi Talim Terbiye Kurulu'nun 14 Nisan
2003 tarihli genelgesinin yarattigi ve yaratacagi sonuçlar
konusunda derin endise duyuyoruz. Tarih derslerinde "asilsiz
Ermeni soykirimi, Pontus ve Süryani iddialari" konusuna yer
verilmesi gerekçesiyle baslatilan uygulamalar, müfredatin
yeniden düzenlenmesi, ögretmen egitimleri, ders kitaplarinin bu
anlayisla yeniden yazilmasi, kompozisyon yarismasi, tarihin
düsmanligi kiskirtan ve irkçi bir yaklasimla ögretilmek
istendigini göstermektedir." (vurgu "Baris için Tarih Izleme
Grubu'na ait. Irkçi tarih çarpitmasina karsi imza kampanyasi
metninden)
4. Almanya'nin soykirimi tanima noktasindaki tutumu bize
örnek teskil edebilir. Dönemin Basbakani Willi Brandt, Varsova
da soykirim aniti önünde diz çökerek, Nazi Almanya'sinin
insanliga karsi islemis oldugu soykirim sucundan duydugu
üzüntüyü ve utanci dile getirmis ve Federal Almanya adina
soykirim kurbani halklardan özür dilemistir. Sinirli bir kesimi
kapsamasina ragmen Federal Almanya, Nazi fasizminin insanliga
karsi islemis oldugu suçlar nedeniyle tazminat ödemeyi kabul
etmistir ve ödemektedir. Sistem ne olursa olsun, Nazi geçmisi
ile yüzlesen ondan dogru derler çikaran Almanya, demokratik
muhtevasini korumayi basaracak, insan haklarina saygili bir
Almanya olacaktir ve dolayisiyla dünya halklari nezdinde saygin
bir yeri olacaktir. Geçmisine sünger çekmeye, tarihi gerçekleri
revizyona tabii tutmaya kalkisan, anti-semitizme göz yuman
Almanya ise, basta soykirim kurbani halklarin sonraki kusaklari
olmak üzere yine insanlik ailesini karsisinda bulacaktir. On
binlerce rejim muhalifinin ve milyonlarca Nazi fasizmine karsi
savasmis halklarin kani ve cani pahasina kendine emanet edilmis
demokratik sistemin yikimini ve kedi sonunu hazirlayacaktir.
Soykirimci geçmisini inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'ninse, ne
maddi ne insani hiçbir görevini yerine getirmeye yanasmadigi
hepimizce bilinen bir gerçektir. Bu durumun ebediyen sürüp
gidecegine inananlarin, yanilgi içinde olduklarini hatirlatmak
yeterlidir.
5. 1920'li yillar Anti-Semitizmin Türkiye'de irkçi temellerde
sekillenmeye basladigi yillardi. Yahudi halkinin yeni Türkiye
Cumhuriyetine sadakat beyanatlari, göze batmamak için gösterdigi
olaganüstü uyum çabalari ve katlanmaya çalistigi maddi
fedakarliklar, vatandas olarak kabul edilmesi için bir ise
yaramiyordu. Tüm bu çabalar, Devletin karanlik güçlerinin Yahudi
azinliga karsi çirkin bir provokasyon tezgahlamasini
engelleyemedi. 26 Subat 1926 da Türkiye'nin devlet güdümlü
gazeteleri, hep bir agizdan güya Yahudilerin Ispanya'ya
bagliliklarini açiklayan bir gizli telgraf ortaya çikardilar.
Bir anda toplumsal atmosfer zehirlendi. Hakaretin, iftiralarin
ardi arkasi kesilmiyordu. Is çigirindan çikmadan Yahudi halkinin
tedbir almasi gerekmisti. Daha sonraki gelismeleri Avner Levi
söyle aktarmaktadir: "Gazetelerde saldirilar her gün devam
ederken, bir Yahudi heyeti Yahudi kurumlarinin örgütlenmeleri ve
Lozan haklari konularinda yetkililerle görüsmek üzere Ankara'ya
gitti. Hem bu heyetin, hem de Yahudi idare heyetinin
toplantilari, hükümet temsilcilerinin katilimlariyla yapildi,
kararlar çogunlukla bu temsilcilerin talimatlarina göre alindi.
Yahudi heyetinde hukukçu Simon Levi, hukukçu Nissim Massliah
(son Osmanli Meclis-i Meb'usan üyesi, Istiklal harbinde çok
hizmetleri olmustur) Profösör Avram Galanti ve Henri Soryano
vardi. Görüsmeler çok kisa zamanda sonuçlandi. Heyet Lozan
haklarindan kesinlikle ve resmen feragat etti. Ayrica dini ve
layik konularda ayrim yapmayi, yani Hahambasiligin Yahudi
kurumlari üzerindeki her yetkisinin iptalini kabul etti. Her
okul, yetimhane, ihtiyarlar evi, hastahane, hatta sinagog
tamamen bagimsiz oldu. Kurumlar arasinda isbirligi, uyum ve
esgüdümü saglayacak merkezi bir yönetim kalmadi. Hahambasiliga
ve topluma yeni ve modern Cumhuriyet'e uyan bir Nizamname
verilmedi, Hahambasi tayin edilmedi, Yahudi toplumu daginik,
parçalanmis bölünmüs ve yöneticisiz kaldi.
Lozan haklarindan feragattan sonra, Yahudi karsiti kampanya
yavasladi ve kayboldu. (sadece geçici olarak tabii! Bizim
notumuz) Hiç bir sey kanitlanamadi, çünkü ortada fol yok yumurta
yoktu. Aylarca süren küfürle hakaretlerle dolu baski ve korkutma
kampanyasi siyasi amacina ulasmisti." (Avner Levi, Türkiye
Cumhuriyet'inde Yahudiler, sf. 73, Iletisim Yayinlari)
Kaynak: http://home.swipnet.se/kosayan
Viyana'da SEYFO Konferansı
Viyana'da, Mezopotamya Kültür ve Spor Derneği'nin organize
ettiği "Süryani Soykırımı(SEYFO)" konferansı, 20.Viyana
Belediyesi Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi. Dernek Başkanı
Yusuf Haddadoğlu'nun yönettiği konferansta konuşan Süryani
Gazeteci Sabri Atman, Süryanilerin yakın tarihi üzerinde bilgi
verdikten sonra soykırım olgusu üzerinde durdu. Seyfo
Konferanslarının Viyana'dan sonra 2005 Aralık ayında Brüksel,
Berlin ve Londra'da da yineleneceği belirtildi.
1915 yılında Osmanlı'da hükümet olan İttihat ve Terakki'nin
organize ederek, planlı, programlı ve sistematik bir şekilde
işlediği 'soykırımı', Türkiye'nin inkar ettiğini savundu. Sabri
Atman, "1915 yıllarında Türkiye coğrafyasında Asur, Ermeni ve
Rum halklarına karşı gerçekleşen soykırımı anlayabilmek için
özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüz yılını iyi bir
şekilde incelemek gerekiyor. Osmanlı Devleti'nin İngiltere,
Almanya, Fransa,İtalya, Avusturya, Çarlık Rusya'sı ve diğer
devletlerle ilişki ve sorunlarına bakmak gerekiyor" dedi.
Gazeteci Atman, şunları kaydetti:
"Bu dönemde Asurlar, Türkiye'nin güneydoğusunda, daha çok
Mardin, Urfa, Harput, Diyarbakır, Van, Bitlis ve Hakkari
bölgesinde yaşamaktaydı. Asurlar, Ermeniler kadar uluslaşma ve
aydınlanma süreci içerisinde olmasalar bile bu sıralarda 1.
Dünya Savaşı patlak vermişti. Patlak veren bu savaş, Osmanlı
hükümetine, Hıristiyan azınlıklardan kurtulma fırsatı vermişti.
Bunlar toplumsal ve ekonomik yaşamdan yok edilecekti. İşte
bilinçli, planlı, sistematik ve merkezi bir otorite tarafından
bu yok edilişin adıdır soykırım. Bütün savaşlarda olduğu gibi 1.
Dünya Savaşı'nda da büyük olaylar, büyük acılar yaşandı. Yaşanan
bu acı olayların gölgesinde de insanlık, yüzyılın ilk
soykırımına tanık oldu. Bu soykırım, Osmanlı İmparatorluğu'nun
İttihat ve Terakki yönetiminde, kendi içindeki Hıristiyan olan
Asur, Ermeni ve Rum halklarına karşı gerçekleştirdiği bir
soykırımdır. Bu soykırımda yüz binlerce insan, kadın-çoluk-çocuk
demeden acımasızca çok vahşi bir şekilde öldürüldü. İnsanlar
topluca kuyulara canlı canlı doldurulup, kuyuların üstü
kapatıldı. İnsanlar gemi ve kayıklarla açık denize taşınıp
balıklara yem olarak atıldı. On binlerce insan kılıçtan
geçirildi. Kadınlara tecavüz edildi. Çocukların gözleri önünde,
anne ve babaları doğrandı."
Halaçoğlu’na eleştiri
Prof. Yusuf Hallaçoğlu'nu da eleştiren Atman, "1915 yılında 600
bine yakın Asuri-Süryani'nin katledildiğini iddia ediyoruz.
Dünyada 3 milyon Süryani var. 1914 yılında Diyarbakır'da 58 bin
700 Süryani vardı. 1920 yılında 3 bin 700 Süryani kaldı. Aradaki
fark nerede, nereye gitti? Kim yok etti? Prof. Yusuf Hallaçoğlu
ya olayları bilmiyor ya da doğruyu söylemiyor. Türkiye'de 1914
yılında 1 milyonun üzerinde Asur-Süryanileri vardı. Bugün 2005
senesinde Türkiye'de Asuri-Süryanileri'nin sayısı 15 bini
geçmiyor. O ülke nasıl Müslümanlaştırıldı? Müslümanlar utanç
duymalı. 3 milyonun üzerinde insan katledildi. Süryaniler'in
3'te 2'si yok edildi. Hallaçoğlu'na soruyorum; aradaki fark
nerede? 1915 yıllarında gerçekleştirilen soykırımdan hem
ekonomik hem de politik çıkar elde edildi. Günümüzde Türkiye'yi
idare edenler soykırımı inkar etmektedirler. Türkiye'deki resmi
düşünce 1915'lerdeki olay üzerine şu tezi ileri sürmektedir; söz
konusu olan bu olay, tarihte yaşanmış bir olaydır ve bırakın
bunu tarihçiler tartışsın diyorlar" şeklinde konuştu.
Türkiye özür dilemeli
Atman, Türkiye'nin özür dilemesi gerektiğini savunarak, şu
görüşleri dile getirdi: "İnkar etmek iki kez öldürülmektir.
Türkiye'nin soykırımı kabul etmesi ve özür dilemesi, yapılacak
olanların en doğrusudur. 1915 soykırımını kabul, en azından bir
olgunluk göstergesi kabul edilir. Türkiye'nin tarihiyle
hesaplaşması, insan haklarına saygı duyması ve demokratikleşmesi
bütün dünya için kazançlı olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti
yalan bir tarih ve Hıristiyan soykırımı üzerine inşa edilmiş bir
devlettir. Türkiye toplumu 90 senedir şovenizmle zehirlenmiştir.
Soykırımdan söz edildiğinde Türk bireyinin cine çarpılmışlığı bu
yüzdendir. Türk toplumunun terapiye ihtiyacı vardır. Çünkü yakın
tarihi soykırımı üzerine kurulmuştur. Asur-Süryaniler'den
Türkiye özür dilemelidir." Atman, Prof. Yusuf Hallaçoğlu'na
cevaben de şunları söyledi:
"Yakın bir gelecekte birçok Avrupa ülke parlamentosu ve kurumu
Asur-Süryani soykırımını konuşacak ve kararlar alacaktır. Fransa
başta olmak üzere İsveç, Avusturya, Almanya ve Hollanda'da
Asuri-Süryani soykırım mağdurları anısına birçok anıt
dikilecektir. Fakat dikilecek anıtların en anlamlısı da Van,
Hakkari ve Diyarbakır'da dikilecek anıtlar olacaktır. Bir gün
gelecek ve onlara da sıra gelecektir."
Fransa’da ilk Asuri Soykırım Anıtı dikildi
Gazeteci Atman, sözde soykırımın yavaş yavaş kabul edildiğini
söyleyerek, "Fransa'nın Sarsel Kasabası'nda 2 ay önce ilk Asuri
soykırım anıtı dikildi. Yakın gelecekte Irak'ta da
Asuri-Süryaniler'in yaşadıkları bölgede Asuri soykırım anıtları
dikilecektir. Almanya, '1915'ten biz de sorumluyuz,
Ermeniler'den ve Süryaniler'den özür dileriz' dedi. Almanya,
Türkiye'nin de bunu takip etmesini istiyor. Almanya
parlamentosunda 3 ay önce soykırım tasarısıyla ilgili bir karar
alındı" şeklinde konuştu.
Ermeniler'in soykırımı kabul ettirmek için 80 yıldır mücadele
verdiklerini anlatan Atman, "Biz Asuriler olarak son yıllarda
başladık. Bu işin sadece Ermeni soykırımı olmadığı, Hıristiyan
soykırımı olduğu konusunda Ermeniler'le ittifak kuruyoruz" dedi.
Kaynak: www.gelawej.org
Süryaniler protesto gösterisine
hazırlanıyor
Birgun Gazetesi
SÜRYANİ asıllı sosyoloji doktoru Fuat Deniz'in İsveç'te
öldürülmesi olayı büyüyor. İsveç Örebro Üniversitesi'nde öğretim
görevlisi olarak görev yapan sosyoloji doktoru Fuat Deniz,
üniversite avlusunda kimliği belirlenemeyen bir kişinin bıçaklı
saldırısına uğramıştı. Boynundan aldığı bıçak darbeleri sonucu
ağır yaralanan Deniz kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmişti.
'Dini azınlıklar' hakkında yaptığı çalışmalarıyla uluslararası
ün kazanan Deniz'in öldürülmesi "planlı bir siyasi cinayet mi?"
sorusunu da gündeme getirdi. Asuri-Süryani-Keldani derneği
yetkililerinden Öz-can Kaldoyo, Deniz'in politik düşünce ve
çalışmalarından ötürü öldürüldüğü görüşünde. Asuri Federasyonu
Başkanı Rachel Hadoda, Deniz'in azınlıklar ve soykırımı ile çok
değerli çalışmaları bulunduğunu hatırlatarak "bir ışık canice
bir biçimde söndürüldü" açıklamasını yaptı.
Asuri-Süryani-Keldani Derneği sorumlularından Kaldoyo, soykırım
konusunda çalışmalar yapanlara yönelik tehditler olduğunu
belirttti. Murat Kuseyri Sesonline
|
Nazım Alpman
Birgun Gazetesi
Geçen hafta Midya'taki MorYakup Manastırı'nın Rahibi
Daniel Savcı kaçırıldı. Eylemciler fidye karşılığı
Süryani din adamının bırakılacağını açıkladılar. Ertesi
gün Atlasjet'in uçağı İsparta'da düşünce, Süryani Rahip
olayı "doğal olarak" gölgede kaldı. Türkiye İsparta
dağlarında ölü sayarken rahibin kendi kendine kurtulduğu
açıklandı.
Devam...
Dargeçit için tarih boyunca değişik adlar kullanılmıştır.
Bunlardan bazılar; Kher-Boran, Kfar-Boran, Kerburan, Kerboran
isimleridir.
Tarihi çok eskilere dayanan Dargeçit'nın bilinen eski
meskunlarının burada yasayan Süryaniler ve Kürtler olduğu
biliniyor. Milattan sonra 4. yüzyılda Samanilerin iktidarı
döneminde Dargeçit ve yöresi Hristiyanlıkla tanışır. O dÖnemde
Hristiyanlaşan kesim yalnızca yörede yaşayan Süryanilerdir.
Kürtler ise o tarihte çoğunlukla Zerdüşt inancına mensupturlar.
Arapların bölgeye gelmesiyle Kürtler İslam dinine geçerler.
Çok dinli bir yer olan Dargeçit Müslüman, Hıristiyan(Ortodoks
ve Katolik) ve Yezidileri barındırmıştır. Mezopotamya'nın yani
Dicle ve Fırat arasındaki bölgenin insanlık tarihinin ve
medeniyetindin başladığı yer olduğunu dikkate alırsak,
Dargeçit'in tarihinin ne kadar eskilere dayandığını
anlayabiliriz.
Dargeçit'e ilk yerleşenlerin Mardokeliler diye bilinen bir
aile olduğu rivayet ediliyor. Kesin olarak hangi tarihte olduğu
bilinmemekle beraber Süryani bir ailenin şehri kurduğu
söyleniyor. Zamanla aldığı göçlerle büyüyen Dargeçit 1900'lerin
basında beş yüz ailenin yasadığı bir şehir oluyor.
I.Dünya Savaşından sonra ekonomik bunalıma giren bazı
Süryaniler daha rahat bir yaşam sürmek için Avrupa ülkelerine
göç ederler. Ekonomik bunalımın yanısıra maalesef yöredeki bazı
kendini bilmez insanımızın süryanilere yaptıkları baskılar
sonucu süryaniler yöreleriden edilmiştir. Göçler sonucu Dargeçit
nüfusu azalmıştır.
Dargeçit ilçesi 1987 yılında Midyat ilçesinden ayrılarak ilçe
olmuştur.
Dargeçit'te halen Müslüman ve Hıristiyanlar birlik ve
beraberlik içinde yaşamaktadırlar.
Kiliseler Hristiyan Ortodoks Kiliseleri: Arbaye Mor Sabo
Kilisesi (Su an yıkık durumda)Arbaye Mor Gevargis Kilisesi (Su
an kapalı durumda) Kerboran, Merkez Meryem Ana Kilisesi (Su an
kapalı durumda) Kerboran, Merkez Mor Kuruyakos Kilisesi (Su an
kapalı durumda) Kerboran, Merkez Bethil Kilisesi (Su an kapalı
durumda) Hristiyan Katolik Kiliseleri: Kerboran, Merkez Suriye
Katolik Kilisesi (Su an kapalı durumda)
Dargeçitlinin tarihi...
ARABİ AŞİRETİNİN TARİHÇESİ
Arabi Aşireti ile ilgili elimizde yazılı olmadığından,
aşiretin nereden ve ne zaman, Mardin ve çevresine gelip
yerleştikleri hakkında, daha çok rivayetlerden yararlandık.Bir
görüşe göre: 14. yüzyıl da Bağdat ve çevresindeki aşiret
kavgaları ve buradaki huzursuz ortam insanları yerinden
yurdundan etmiştir.Bu insanlardan biride Abdullah Haşemi'dir.
Haşemi üç çocuğunu da yanına alarak önce Dohok'a (Kuzey Irak
Bölgesinde Bir Yerleşim Birimidir.) gelmiştir. Bir süre burada
çocuklarıyla birlikte ikamet etmiştir. Buradaki ikametten bir
süre sonra Haşemi, yaşlılığının getirdiği hastalığa yenik düşmüş
ve ölmüştür. Babalarının ölümünden sonra çocukları, Kasım, Bilal
ve Cafer bir süre sonra birlikte yaşamışlarsa da daha sonra,
Kasım Cizre'ye, Bilal Mamulan'a (Siirt civarlarında bir yer)
Cafer de daha sonra Gera Cafer (Caferin Diyarı) denilen boş bir
alana yerleşmiştir.Kasım, bir süre sonra geçirdiği hastalık
sonucunda ölür. Ortanca kardeşi Bilal de ondan bir süre sonra
hayatını kaybeder. Kardeşlerinin ölümünden sonra Cafer tek
kalmıştır. Yani artık daha sonra büyük bir aşiret halini alacak
olan topluluk Cafer'in devamıdır.Cafer, daha sonra evlenir kısa
süre sonra bir erkek çocuk sahibi olur. çocuğuna Muhamed Arab
adını koyar.
Gera Cafer dediğimiz yerde uzun bir süre ikamet eden aile
geçimlerini yakın çevrelerdeki insanların tarlalarında ırgatlık
ve çobanlıkla yapmışlardır.
İkinci bir rivayete göre de Abdullah Haşemi Aşireti
kavgalarından değil sadece kendisinin de katıldığı bir ticaret
kervanıyla bölgeye gelmiş ve daha sonra burada kalmıştır.
Nejat Göyünc'ün XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı adlı kitabında,
Mardin'in Diyarbekir-Musul ve Halep-Musul (İpek Yolu) yolları
üzerinde bulunuşu sebebi ile buradan gelip geçen kervanların çok
önemli bir rol oynadıkları Mardin'e ait kanunnamelerden, Mardin
Naibi Ahmed'in 1654 tarihli arzından ve Mardin'e ait
Seyahatnamelerdeki bilgilerden anlaşılmaktadır.Abdullah
Haşemi'nin geliş şekli nasıl olursa olsun daha sonra zuhur eden
hadiseler aynıdır.
Gera Cafer (Caferin diyarı) de hastalanan ve burada ölen Cafer,
geriye oğlu ve karısını bırakmıştır. Muhammed Arab adındaki
küçük çocuk annesiyle birlikte çevre köylerin ırgatlığını
yapmıştır. Muhammed Arab biraz büyüdükten sonra annesini
kaybetmiştir.Muhammed Arab kısa bir süre sonra Baskıla Kıvır (Kısmetli
Köy) de ikamet eden ve büyük topraklara sahip olan, ayrıca geniş
hayvan sürüleri olan Yekan'nin yanında çobanlık yapmaya başlar.
Çevredeki toprakların büyük bir kısmına ve geniş hayvan
sürülerine sahip olan Yekan çevrede itibar edilen bir kişiydi.
Yekan'nın hayvanlarını güden Muhammed Arab'ın kısa sürede
Yekan'nın kızıyla dedikodusu yayılır. Yekan, bu durumu duyunca
itibarının zedelendiğini düşünür ve çok kızar.Yekan kızmakla
birlikte bunun sadece dedikoduda olabileceğini düşünür ve bu
yüzden önce durumun açığa kavuşturulmasını ister. Bunun için iki
oğlunu görevlendirir.Yekan'nın Güllü adlı kızı çok güzel olup
çokta çalışkan bir kızdı. Babasının büyük sürülerinden o sorumlu
tutulur ve bu hayvanların çoğunu o takip ederdi. Muhammed
Arabi'nin de çoban olması onların birlikte görünmelerini
kolaylaştırıyordu. Kardeşlerini takibe koyulan ağabeyler, bir
gün Muhammed Arabi'nin çobanlığını yaptığı sürüyü ziyarete giden
Güllü'nün peşine takılır. Güllü ve Muhammed Arabinin sadece sürü
hakkında konuştuklarını duyan Ağabeyler ayrıca ikisinin de
Ağabey-Kardeş olarak birbirine hitap ettiğini duyarlar. Bu
durumu babalarına duyuran Yekan'nın çocukları babalarının rahat
bir nefes almalarını sağlamışalardır. Yekan eğer dedikodu doğru
çıksaydı. İkisini de öldüreceğini söylemişti. Yekan bir süre
sonra kızı Güllü ile Muhammed Arabi'yi evlendirir. Evlendikten
iki yıl sonra Yekan'nın hizmetinde çalışan Arabi Yekan'a artık
kendi başına yaşayacağını açıklar. Yekan bu duruma üzülmekle
birlikte Arabi'nin bu fikrine saygı duyar ve kabul eder. Bununla
birlikte Yekan, her sene zekatta ayırdığı hayvanları da damadı
Arabi'ye verir. Bunun sonucun da Arabi'nin de küçük bir sürüsü
olmuştur. Ayrıca daha sonra Berha Gülike (Güllü'nin Diyarı)
olarak isimlendirilecek olan verimli arazileri de kızına çeyiz
olarak verir. Bununla Arabi'nin sürüsünü otlatacak otlakları da
olmuştur ve sürüsü kısa sürede büyümüştür. Ayrıca bu topraklarda
Zirai faaliyetlerde yapar. Bu bölge Kerboran (Dargeçit ilçesi),
Halila (kılavuz köyü), Baskıla Kevir (Kısmetli Köyü)'ın tam
ortasında yer alır. Muhammed Arabi burada yaklaşık olarak beş
sene kalır. Bu süre içinde iki erkek çocuk sahibi olmuştur. Bu
beş sene içinde sürüsü de büyümüş ve mevcut arazi artık onu
otlatmakta yetersiz kalmıştır. Bu durum Yekan'e izah eden Arabi
Yekan'dan eğer mümkünse biraz daha otlak vermesini istemiştir.
Damadını seven Yekan onu kıramamış ve toprakları arasında en
önemli bölgelerden biri olan "Şatıra" (Kılavuz ve Dargeçit
arasında bir bölge)'yı vermiştir. Şatıra doğal mağaraları ve su
kuyuları bulunan bir bölgedir.Hayvanların barındırılma ihtiyacı
bu doğal mağaralardan karşılanırken, yazın hayvanların su
ihtiyacı da buradaki kuyulardan karşılanmış olacağı için sürünün
kısa sürede daha da büyümesi ve verim elde edilmesi sonucu
ortaya çıkacaktı. Bu yüzden Şatıra'nın, Arabilerin hayatında ki
yeri çok önemlidir.
Muhammed Arabi, ailesini ve sürülerini yanına alarak Şatıra'ya
yerleşti. Arabi burada dört erkek çocuğa ve bir kız çocuğa sahip
olup çocukların altısı erkek biri kız olmak üzere sekiz tane
olmuştur. Erkek çocukların isimlerini Halil, Cafer, Hıdır,
Göhreş, Mıco, Şefer, Kasım ve Şirin koymuştur. Çocukları da
kendisi gibi hayvancılıkla ve tarımla uğraşmış ve sürülerini
daha da büyütmüşlerdir.
Arabîlerin üyeleri Şatıra da kendi işleriyle uğraşırken,
Şatıra'ya yakın bir yer olan Arba'da (Ala köy) zalim ve tanrı
tanımaz bir kişiliğe sahip olan eşkıyalıkla hayatını sürdüren,
milletin toprağına ve ırzına göz koyan Mire Hurusa adında bir
kişi Muhammed Arabî'nin kızına göz koymuş ve ona, birkaç gün
içinde kızın Arba'da ki kasrına getirilmesini söylemiştir. Arba
(Ala köy)'da kendisine büyük bir kasır inşa ettiren Mire
Hurusa'nın emrinde onlarca insan yaşıyordu. Bölgedeki herkes onu
eşkıyalığa ve ırz düşmanlığıyla bilir ve ondan çok korkardı.
Kızını çok seven Muhammed Arabi durumu çocuklarına açmadan çözüm
yolu aramış fakat daha sonra bir çözüm bulamayınca hadiseyi
erkek çocuklarına anlatmıştır. Bu duruma çok kızan Arabi'nin
çocukları hemen ne yapabileceklerini düşünmüşler. En sonunda
fikri en küçükleri olan Mıco vermiştir. Mıco'nun planına göre
kardeşlerden biri kadın kıyafetleri giyerek Mire Hurusa'ya
takdim edilecekti. Bu şekilde Mire Hurusa öldürülecekti. Yoksa
başka bir şekilde baş etmeleri olanaksızdı. Çünkü Mire
Hurusa'nın çevresinde onlarca adamı vardı. Planı, babaları olan
Muhammed Arabiye'de açarlar. Arabi'de planın uygulanmasını ister.
Bu iş için kılık değiştirecek olan kişi en küçük kardeş Mıco
olacaktır. Mıco en küçükleri olmasına rağmen cesaretli ve gözü
pek bir insandı. Dönemin kadın kıyafetleri çok kapalı olduğundan
onları giyen kişinin hemen hemen hiçbir yeri çıplak kalmıyordu.
Bu durum kıyafeti giyenin kız mı erkek mi olduğunu saklıyordu.
Böylece planın uygulanması da kolaylaşıyordu. Mıco, kadın
kıyafetlerine bürünüp Mire Hurusa'nın kasrına girdiğinde
ağabeyleri de kasrın yakınlarında bir yerde karsı
gözleyeceklerdi. Bu planın yapıldığı gecenin sabahında, Mıco,
kadın kıyafetleri giyerek ağabeyleri ile birlikte yola koyulur.
Öyleye doğru Arba'ya varırlar. Mire Hurusa'nın adamları
tarafından Kasrın kapısına kadar götürülürler. Daha sonra ise
Kasrın içine sadece kadın kıyafetine bürünmüş olan Mıco
götürülür, içeride Mire Hurusa, bizzat Mıco'yu karşılar ve onu
odasına götürür. İşte tam da o anda Mıco daha önceden
hazırladığı hançeriyle Mira Hurusa'nın sırtında ve vücudunun
değişik yerlerinde yaralar açar. Neye uğradığını bilemeyen Mire
Hurusa orada yere yığılır ve ölür. Onun ölümünden emin olan Mıco
dışarı çıkıp bağırarak Mire Hurusa'yı öldürdüğünü ve artık
zulmün bittiğini açıklar. Zaten zulümden canı sıkılmış olan
çevre insanları Mıco'yu takdir ederler. Mıco'ya karşı Hurusa'nın
adamlarından hiçbiri harekete geçmemiştir. Çünkü bunlarda Mire
Hurusa'nın zulmünden sıkılmıştı artık. Bu insanlarda Mıco'nun
yanında yer alacaklardı. Mıco bu hadise sonucunda Hurusa'nın
bütün topraklarına ve sürülerine de sahip olmuştur. Hurusa'nın
bütün akrabalarını da bu bölgeden kovarak Hurusa'nın mal
varlığına da el koymuştur. Bu hadise Mıco'nun ününü arttırmış ve
çevresinde birçok insanın toplanmasını sağlamıştır. Gerek çevre
köyler gerekse aşiretler onu ziyarete gelip teşekkürlerini
sunmuşlardır. Bununla birlikte getirdikleri bununla birlikte
getirdikleri değerli eşyaları ve hayvan sürülerini de takdim
etmişlerdir. Böylece hem madden hem de manen Arabîler
zenginleşmişlerdir. Bu olay neticesinde Arabîler bir aşiret olma
yolunda en önemli adımı attılar. Çevrelerine toplanan insanlarla
yoğun bir nüfusa sahip oldular. Bu geniş toprakların kontrol
edilmesi için topraklar taksim edildi. Halil, Zıvınga Hauvta (daha
sonra Halila diye anılacak. Bu gün ki Kılavuz Beldesi)'ya, Hıdır
Sohruvaya, Göhreş İzar (Akça köy)'a, Cafer de Dicle nehrinin
yakınında yer alan bir bölgeye gönderildi. Şeref Guvela'ya Kasım
ise Bamert'e gönderildi. (Siirt civarında bulunan topraklardır.)
Bunlar farklı bölgelerde olmakla beraber, genelde Dicle nehrine
yakın olan yerlerdir. Bu topraklar, Dicle'den aldığı enerjiyle
büyük bir verim sunuyorlardı. Topraklar taksim edilmekle
birlikte kendilerine bir baş bir lider seçme düşüncesinde olan
Arabîler yaptığı kahramanlığın bedeli olarak bu görevi Mıco'ya
vermişlerdir. Böylece Mıco, Arabi aşiretinin seçilmiş lideri
oluyordu. Günbegün nüfusları artmış ve değişik yerlerden
insanlar onların topraklarında yaşamak ve çalışmak için onlara
katılmışlardır. Bu durum onların kısa zamanda bölgenin en hatırı
sayılır aşiretleri arasına girmesine olanak sağladı. Bu arada
kardeşlerin hepsi evlenmiş ve çocuk sahibi olmuşlardır. Babaları
Muhammed Arabi'de ölmüştür. Mıco'nun, Ali Remo adını verdiği
çocuğu daha sonra aşiretin başına geçecektir. Ali Remo çocukken
de çalışkan ve saygılı bir kişiliğe sahipti. Babasının benzeri
bir kişiliği vardı. Ali Remo, dinine de çok düşkün bir insandı.
Mıco yaşlandıktan sonra Aşiretin başına o geçti. Ali Remo Aşiret
içindeki yaşlı insanların ve din bilgilerin büyük bir saygı
duyar, yapacağı işlerde onların da görüşüne başvururdu. Halk onu
çok sever ve sayardı. Evlendikten sonra Abdülkerim isminde bir
çocuğa sahip olur. Aşiretin bütün halkı tarafından ve diğer
çevre aşiretlerce saygı duyulan Ali Remo'nun bu çocuğu onu tam
tersi özelliklere sahiptir. Kibirli, gelenek ve göreneklere
saygısı olmayan Abdülkerim, aşiretin tebaası tarafından sevilmez
ve yaptığı her hareketiyle Ali Remo'nun itibarına leke sürerdi.
Zevk ve sefa düşkünü olan Abdül Kerim, ayrıca tanrıtanımaz bir
insandı. Hatta bazen kendisini tanrı olarak ilan ederdi.
İnsanlara zulüm etmekten adeta zevk duyardı. Düğününde altı
kişiyi de öldürdüğü söylenir. Psikolojik sorunları olan
Abdülkerim, bazen geceleri silahını eline alıp gökyüzüne ateş
açardı. Böylece hem ayı hem de tanrıyı vurduğunu söylerdi. Yaşı
iyice ilerleyen Ali Remo ne yarasa yapsın Abdülkerimi yola
getirmemiş ve bundan dolayı büyük bir üzüntü duymuştur. Bu
dönemde gerek Arabi aşireti içinde gerekse çevre Aşiretlerden
Abdülkerim'in yaptıklarına büyük tepkiler gelmiştir. Abdül Kerim,
çevresinde adeta bir kaos yaratmıştır. Bütün bunlar iyice
yaşlanmış olan Ali Remonun sağlığını da olumsuz etkilemiştir.
Her şeye rağmen dininin gereklerini yerine getiren Ali Remo
artık Hacca gideceğini söylemiş ve Hacca gitmeden önce aşiretin
ileri gelenlerini bir araya getirmiş bunlarla sohbet etmiş ve
eğer Hacdan dönemezse Aşiret başına kimin getirilebileceği
konusunda aşiretin ileri gelenlerinden fikirler istemiştir. Bu
durum aşiretin içinde katı bir hiyerarşi olmadığını gösterir.
Aşiretin ileri gelenleriyle bir bir vedalaşan Ali Remo hepsinin
hayır dualarını istemiş ve haklarını helal etmelerini dilemiştir.
Bunun yanında Aşiret önde gelenlerinden bir dilekte bulunmuştur.
Bir dua edeceğini söyleyen Ali Remo herkesin samimi bir şekilde
bu duaya "amin" demesini istemiştir. Her zaman için ona güvenen
ve onu sayan Arabiler duaya hemen amin demişlerdir. Ali Remo'nun
duası ise kutsal topraklarda ölmek istemesiyle ilgilidir. Aşiret
önde gelenleri göz yaşları içinde duaya amin demişleridir.
Coşkulu bir kalabalık onu uğurlamaya gelir. Büyük kazanlarda
yemekler pişirilir ve fakirlere dağıtılır. Yanına aldığı birkaç
kişiyle Hac yoluna koyulan Ali Remo'nun birkaç hafta sonra ölüm
haberi gelir. Kutsal topraklarda defnedilir. Aşiret ölüm
haberine çok üzülmüştür. Günlerce yas tutulmuştur. Ayrıca
onlarca hayvan kesilerek fakirlere dağıtılmıştır.
1- Arabî Aşiretinin Kısa Tarihçesi
1-1-Arabi Aşiretinin Kerboran (Dargeçit)'a Gelişi:
Hızlı bir şekilde büyüyen Arabîler yaşam sahalarını
genişletmişlerdir. Dicle nehrinin en önemli kıyılarında
hâkimiyet süren bu aşiretin Kerboran (Dargeçit)'e gelişleri çok
önemlidir. Çünkü daha sonra Kerboran'ın yapısında değişiklikler
olacak ve burası kısa sürede büyüyerek Aşiretin merkezi haline
gelecektir. Buraya gelişleri yaklaşık olarak 18. yy. ikinci
yarısına tekabül etmiştir. Mardin'in Kuzey - Doğu yönünde
bulunan Kerboran, çevresi çağlarla çevri olup önemli topraklara
sahip bir yerleşim alanıdır. Kerboran ismini buraya verenler ise
burada ikamet eden Süryanilerdir. Kerboran (Dargeçit ilçesi ,
bugünkü nüfusu 21000 'dir.) Kervan Geçidi anlamına gelmektedir.
Arabi aşiretinin Kerboran (Dargeçit)'a geliş serüveni şöyle
gerçekleşmiştir: Kerboran'a en yakın aşiretlerden olan Alıkiler
güçlü bir aşiret olup bazen olamadık durumlarda huzursuzluklar
çıkarabiliyorlardı. Alıkiler, bu güçlerini genelde Kerboran'da
bulunan Süryanilerin hayvanlarına ve topraklarına tecavüz etme
yolunda kullanıyorlar ve Süryanilerin huzurunu bozuyorlardı.
Süryanilerde güçlü olmalarına rağmen fazla bir şey yapamıyorlar
ve sadece kendilerini savunmaya çalışıyorlardı. Zamanla
Alıkilerle baş edemeyeceğini anlayan Süryaniler toplanıp bu
durumun nasıl çözülebileceğini tartışmışlardır. Nejat Göyünç'te
XVI.yy. Mardin sancağı adlı eserinde buralarda bulunan
Süryanilerden bahseder ve onların Ermenilerden ayrı bir ırk
olduklarını söyler. Alıkiler'e karşı nasıl bir yol
izleyebileceklerini tartışan Süryaniler ortak bir görüşe
varmışlardır. Arabî Aşiretinin ününü duyan Kerboran Süryanileri
ortak bir görüşe varmışlardır. Arabi Aşiretinin ününü duyan
Kerboran Süryanileri Arabi aşiretinin bir bölümünü Kerboran'a
getirerek onları Alıkiler'e karşı kullanacaktılar. Süryanilerden
bir heyet kısa sürede toplanıp çelık (Çelik)'te bulunan Arabi
aşiretini ziyaret ederler ve onlara arzularını açarlar.
Süryaniler Arabilerin buraya gelişlerini sağlamak için onlara
değerli araziler vermiştir. Sere Kahniye (Su Başı) diye bilinen
yerdeki su ve toprakları da Arabi aşiretine vermişlerdir. Bu
topraklar çok verimli olup geniş bahçelere sahip olan bir
sahaydı. ayrıca burada bulunan değirmeni de arabi aşiretine
verilmiştir. Bu değirmen o dönemin en büyük değirmenleri
arasında yer almış ve daha sonra Arabilerin Kerboran'daki
güçlerini arttırmıştır. Bunların yanında aşiretin reisi için
Kerboran'da bir kasır yapılmıştır. Aşiretin başına Ali Remo'nun
yeğeni olan Kasım'ın oğlu Mustafa bulunmaktadır. Kasır kısa
sürede yapılmış ve aşiretin bir takım üyeleri kasra hemen
yerleşmişlerdir. Bu kasır büyük olup o günün şartlarında en
iyilerindendir. Arabiler, zamanla Kerboran (Dargeçit)'a doğru
hareket etmiş ve kısa sürede hatırı sayılır bir alan işgal
etmişlerdir. Arabi'lerin Kerboran (Dargeçit)'a gelişleri kısa
sürede buranın değişmesine ve gelişmesini sağladı. Arabiler,
Süryanileri korumayı başarılı bir şekilde uyguladılar. Bu zaman
zarfında Süryanilere kimse karışmamıştır. Süryaniler ile
Arabiler kısa sürede kaynaşmışlardır. Aynı otlaklarda
hayvanlarını otlatan bu insanlar yeri geldiğinde birbirlerine
kız verdiler. Birbirlerini sık sık ziyaret ettiler. Farklı
inançlarda olmalarına rağmen bir birlerinin bayramlarına
gittiler ve birbirlerinin kutsal günlerini kutladılar. Bu durum
böylece uzun süre devam etti.
1-2-Arabi Aşiretinin Dersim Olayındaki Yeri:
1936'lara gelindiğinde Dersim (Tunceli)'de bir isyan patlak
verdi. Daha önceden isyan küçük çapta başlamış ve 1936'ya
gelindiğinde değişik aşiretlerinde katılımıyla büyümüştür. Biz
bu hadisenin sadece Arabi aşiretiyle ilgili yönleri üzerinde
duracağız. Kısa sürede büyüyen isyana karşı Türk hükümeti
çözümler bulmaya çalıştı. 1938 yılında büyük çaplı toplar ve
silahlarla, ayrıca nehirlerde kullanılacak geçit ve inşaat
vasıtaları hazırlamakta ve bunları Dersim (Tunceli) etrafında
toplamakta idi. Böylece Dersim İsyanını başlatanların üzerine
gidildi. Fakat isyancılar çoğaldığından askeri birlikler
müdahalede yetersiz kalıyorlardı. Bu yüzden hükümet Doğu ve
Güneydoğudaki bazı Sünni aşiretleri de isyancılara karşı
kullandı.9 Arabi Aşireti de isyanı bastırmaya katılan bu
aşiretler arasındadır. En büyük özelliği ise diğerlerine
nispeten daha aktif olmuş olmasıdır. İsyanı bastırmaya gidiş
serüveni şöyle gerçekleşmiştir: Mahmut Ali Remo'nun yeğeni olup
Mustafa'nın (Aşiretin Reisi) amca oğludur. İri yarı ve güçlü bir
bünyeye sahip olan Mustafa, yanına on kadar adam alarak dersim
isyanını bastırmaya gidenlere katılacaktı. Bu insanlar
uğurlamadan önce büyük bir şölen düzenlenmiş ve büyük kazanlarda
yemekler dağıtılmıştır. Daha sonra hem Mahmut için hem de
yanında götüreceği adamları için birer muska yapılır. Muska
aşiretin içinde büyüyen bir şeyh tarafından yapılmıştır. Bu
arada Dersim İsyanı da devam ediyordu. Gerek Hükümet ordusunun
gerekse Sünni aşiretlerin çabaları sonucunda isyan bastırılır.
İsyanı bastırmada Mahmut ve adamlarının etkisinin büyük
olduğundan daha sonra Hükümet Mahmut'a bir nişan takmıştır. (Bu
nişan 1992'de kaybolmuştur.)
1-3-Arabi Aşiretinin Ailelere Bölünüşü:
Muhammed Arabi'nin oğlu Mıco'nun Mire Hurusa'yı öldürmesiyle
parlayan aşiret zamanla büyümüş ve Ali Remo ile Mustafa'nın
liderliği döneminde bu gelişme düzenli olarak sürmüş ve
Süryanilerin onları Kerboran'a (Dargeçit) davet etmesiyle
bulundukları bölgenin en hatırı sayılır aşiretleri arasına
girmiştir. Mustafa'nın ölümüyle birlikte aşiretteki
merkeziyetçilikte çözülmeler meydana getirmiştir. Aşirette daha
çok aileler ön plana çıkmıştır. Bu durum Arabi aşiretinin
özgünlüğünü yitirmesine sebep olmuştur. Bu gün Arabi aşiretinin
eski görkemini kaybetmiş olması bu durumun doğal ve tarihsel bir
uzantısıdır. Aşiret Mala Mahmut, Cevher, Ramo, Mustafa olarak
ailelere bölünmüştür. Bu durum Süryanileri de zor durumda
bırakmıştır. Çünkü tek bir merkezi olan aşiret daha güçlü olup
bölgedeki Süryanileri koruyabiliyordu. Fakat bu durumun
sonucunda aşiretin gücünde azalma olmuş ve Süryaniler yardım
bulamamışlardır. Bu durumun ortaya çıkmasının en önemli nedeni
ekonomidir Zamanla büyük bir servete sahip olan bu aileler artık
kendi başına hareket etmeye başladılar. Bu durum böyle olmakla
birlikte aşiret, diğer aşiretlerle olan ilişkilerin yine
birlikte hareket etmişlerdir. Bu durum hiçbir zaman değişmemiş
ve günümüzde de devam etmektedir.
2-Arabi Aşiretinin Diğer Aşiretlerle İlişkileri:
Arabi Aşireti, Kerboran ( Dargeçit )'a yerleştikten sonra
çevredeki aşiretlerle de ilişkileri sıklaşmaya başlamıştır.
Bölgede bulunan en önemli Aşiretler Başkıli, Alika, Dumana,
Ömerki, Delmımıka, Haruna, Şıkaka aşiretleridir. Bu aşiretler
birbirleri ile sürekli çatışma içerisinde olmuşlardır. Bu yüzden
Kerboran'a yerleştikten sonra Arabilerle de komşu olan bu
aşiretler ve Arabiler ve arasında da çekişmezlik baş
göstermiştir. Bu aşiretler birbirleriyle çatışmak için adeta
bahaneler aramışlardır. Ahmet Arvasi,Doğu Anadolu gerçeği adlı
kitabında bu durumu şöyle açıklar : "Aralarında açık veya gizli
rekabet de bulunan pek çok aşiret, Doğu ve Güney doğu
Anadolu'muzda otlak ve yaylakları paylaşmış gibilerdir. Yani,
her aşiretin, içinde hayvanları ile birlikte dolaşıp durduğu bir
saha vardır. Bu bölgemizde, zaman zaman rastlanılan "sınır
kavgaları", çok defa buradan kaynaklanır." Otlak Meselesi bu
kavgaların bir sebebi olsa da sadece bununla ilgili değildir.
Bir rivayete göre bu bölgede başlayan bir kan davası, sadece
karşı aşiretten birinin diğer aşiretin köpeğine taş atıp onun
bacağından yaralanmasına sebep olmuş olmasıdır. Bu hadisenin
sonucunda aşiret mensupları yıllarca bir birlerini vurmuşlardır.
Arabi aşiretine komşu olan aşiretler arasında nüfusu en geniş
olan ve en güçlü aşiret Aliki'lerdir. Bölgeye ne zaman
yerleştikleri hakkında bir bilgimiz olmasa da Arabi aşiretinden
çok daha önce buraya yerleştikleri kesindir. İkinci büyük Aşiret
ise Ömerkilerdir. Bu iki aşiretin Arabi aşiretine karşı tavır
almaları Arabilerin Süryanilerin koruyuculuğunu üstlenmesinden
ileri gelir. Ayrıca Arabilerin buraya gelmesi ve burayı bir
yerleşim sahası olarak kullanması da çevre aşiretlerin hoşuna
gitmemiş ve sürekli bu aşiretler Arabi aşiretine baskı yapmıştır.
Ayrıca sürekli olarak Süryani çobanlardan hayvan çalan bu
aşiretler Arabilerin karşı koymasıyla karşılaşmış ve bu
kaynaklarını yitirmişlerdir. Her ne kadar Arabi Aşireti
Süryanileri bu aşiretlere karşı korumak istese de başarılı
olamamış ve ilerleyen zaman zarfında çevre aşiretleri yeniden
faaliyetlerine devam etmişlerdir. Çünkü bu dönemde de
Süryanilerin tarlalarına girilmiş ve hayvanları çalınmıştır.
Nitekim bu dönem de Süryanilerin Reisi olan Endravus,
Alıki'lerin tutulduğu bir kişi tarafından öldürülmüştür.
Endravus, hoşgörülü ve insanlar arasındaki diyaloga önem veren
bir insandı. Çevredeki Müslümanların da sempatisini kazanmıştır.
Fakat ölümünden sonra başa geçen Şımhun ise onun tam tersi bir
karaktere sahiptir. Bu yüzden Endravus'tan sonra Süryaniler ile
çevredeki Müslümanlar arasındaki diyalog azalmış ve çoğu kere
yerini nefrete bırakmıştır. Endravus'un ölümüyle birlikte
Müslüman - Süryani kavgası büyümüş hatta Süryaniler Arabilerle
de geçinemez olmuşlardır. Bu geçimsizlik uzun bir süre devam
etmiş ve Süryanilerin göç etmesine sebep olmuştur. Baskıya
dayanamayan Süryaniler, değişik Avrupa ülkelerine göç etmiştir.
1979'lere gelindiğinde Kerboran (Dargeçit)'da Süryani
kalmamıştır.Süryanilerden geriye iki büyük mezarlık ve üç kilise
kalmıştır.
3-Aşiretin Ekonomik Yapısı:
Arabi aşireti elinden geldiğince Dicle nehrinin kıyılarında
ikamet etmiş ve bu verimli toprakları kendisine yaşam sahası
olarak belirlemiştir. Arabi aşiretinin Dicle Nehri kıyılarında
konaklamasının ana sebebi suyun insan hayatındaki öneminden
kaynaklanır. Dicle nehri kenarındaki mümbit topraklar da ki
zirai faaliyetler diğer topraklardaki verimin çok üstünde bir
gelir getirir. İklimin tipik karasal iklim oluşu bu topraklardan
elde edilen ürünlerin şeklini belirtir. Mercimek, nohut, buğday,
arpa bu topraklarda elde edilen temel ürünlerdir. Ayrıca
bölgedeki bağ ve bahçecilikte aşiretin önemli geçim kaynakları
arasındadır. Özellikle Süryanilerin Arabi aşiretine verdiği Sere
Kahniye (subaşı)'deki bahçelerin verimi çok büyüktür. İki tarafı
dağlarla örtülü olan bu bölgede suyun da bol olması buradaki
bahçecilik faaliyetlerini arttırmıştır. Bağcılık faaliyetleri de
aşiret hayatında çok önemlidir. Bu bağlardan elde edilen üzüm
kurutulup kuru üzüm olarak kullanılmakla birlikte , pekmez ve
basık şeklinde de kullanılır. Elde edilen üzüm ve ürünleri
genelde ihtiyaçtan fazla olur ve dışarıya da satılır. Bu şekilde
Arabiler gelir elde eder. Aşiretin iktisadi hayatında zirai
faaliyetlerin çok önemli olduğunu belirttikten sonra ikinci
önemli alanın hayvancılık olduğunu belirtmek gerekir. Gerçekten
de aşiretin kuruluşundan günümüze kadar hayvancılık, aşiretin
hayatında önemli yer işgal etmiştir. Genelde küçük baş
hayvancılığının yapıldığı bu bölgede Arabi aşireti de aynı yolu
izlemiş ve ağırlığı küçük baş hayvancılığa vermiştir. Bu durumu
doğuran sebep ise otlakların genelde küçük baş hayvancılığına
uygun oluşundan kaynaklanır. Koyun ve keçilerin yetiştirildiği
bu alanda hayvanların sütünden ve etinden yararlanılırken aynı
zamanda sütten elde edilen peynir ve yoğurtta ihtiyaç fazlalığı
olduğunda çevre köylerden Kerboran'a (Dargeçit) getirilerek
satılırdı. Bu durum hala devam etmektedir.Ayrıca çok az da olsa
bu hayvanların yönünden elde edilen bir dokumacılık faaliyetleri
de vardır. Arabi aşiretinin diğer bir geçim kaynağı da tarım ve
hayvancılığa oranla her ne kadar çok sönükte olsa balıkçılıktır.
Dicle'nin kıyılarında ikamet eden Arabi mensupları, buralardaki
her şeyi geçimlerinin sağlamak için uğraş haline getirmişlerdir.
Ama her ne kadar balıkçılık onların geçimlerinde bir yer
tutmuşsa da bu faaliyeti ilkel yöntemlerle yapıyor olmaları
onlara fazla bir şey kazandıramamaktadır. Arabi aşiretine gelir
getiren diğer bir durum ise Dicle nehri kenarındaki
kaplıcalardır. Germ Av (Sıcak Su) kaplıcalarına değişik
bölgelerden gelen insanlar Kerboran'ın doğusunda yer alan ılı
suyu adeta bir sektör haline getirmiştir. Arabi aşireti her ne
kadar buradan bir gelir elde etse de uyguladığı yöntemlerin
ilkel olması ve kaplıcaların eski yapılarda bulunuşu ilginin
önünü kapatmaktadır. Sonuç olarak şunu demek konuyu toparlamak
açısından önemli olacaktır. Tarım ve hayvancılık önemli iktisadi
faaliyetler arasında olmakla birlikte balıkçılık ve kaplıcalarda
Arabi aşiretine gelir getirir. İktisadi durumu belirleyen temel
noktanın Dicle nehri olduğunu söylemek doğru bir çıkarım
olacaktır. Hatta denilebilir ki Mısır için Nil nehri neyse Arabi
aşireti içinde Dicle nehri odur. Bütün bunlarla birlikte Arabi
halkı kendi başına yeterli olamamış ve kendi kaynaklarıyla
geçimini yapamamıştır. Bu yüzden aşiret son yirmi senede büyük
göç vermiştir. Bu göçlerin bir kısmı mevsimlik göçler olmakla
birlikte bazı göçlerde bir daha dönmemek üzere olmuştur.
Kaynak: http://www.dargecitilcesi.com
Hakan Aytekin-Maltepe Üniversitesi
Öðretim Görevlisi
70.YILINDA YETMÝÞ BÝN SÜRYANÝ
Birlikte “ Hasret Rüzgarý ” kitabýný
gerçekleþtirmeye çalýþtýðým arkadaþým
Gülizar Çuhacý telefonda “ Hocam,
Saroyan'ýn kitabýný almýþ
mýydýnýz? ”
diye sorunca, “ Hangi kitabý? ” diye
sorusuna soruyla karþýlýk vermiþtim.
Gülizar da, “ Yetmiþ Bin Süryani ”
deyince, sanýrým kýsa bir sessizlikten
sonra, “ Yeni çýkmýþ olmalý,
bilmediðim
bir kitap ,” demiþtim. Gülizar da, “
Alýyorum o zaman, ” dedi ve ertesi sabah
kitap elimdeydi. Gülizar, ayak üstü
kitabýn arka kapaðýnda yazýlanlarý
okuyunca duyduðu heyecanýný hâlâ
sürdürüyordu. Çünkü Saroyan'ýn kitabýn kapaðýna taþýnan “muhasebesi” çok þey
anlatýyordu:
Devam.....
|
|
|
|
| |
| |
|
|
|
|
|
TÜRKİYE KENDİ TARİHİNDEN KORKMAMALI
Röportaj: Ragıp Zarakolu
Viyana'da SEYFO Konferansı
Kaynak: www.gelawej.org
MILLETIMIZIN BÜGÜNKÜ DURUMU
Dersim Forum
Gabriele YONAN
Sayin Bayan Yazar Gabriele YONAN'in müsadesiylen soykirima ugramis
bir Kizilbas-Dersimli olarak bu asagida bana ait olan notumu yazmis
olugu bu degerli Eseri hakinda buraya düsmek istiyorum.
Devam....
Madem Türkiye, kimliğinin Avrupa
tarafından sorgulanmasına rağmen AB'ye
girmeye bu denli kararlı, ülkenin
1915'te soykırımdan geçmiş
Asuri-Keldani-Süryanilere davranışının
sorgulanıp sorgulanmayacağı da
belirlenmeli.
Devam...
Özcan SOYSAL
Alman
Parlementosununun Ermeni Süryani/Asur
Soykirimini taniyan tarihi karari
üzerine ...
Devam
DÜNYANIN YAŞAYAN EN ESKİ DİLLERİNDEN BİRİ OLAN SÜRYANİCE
BELGESEL OLUYOR: Her şey 'Yarına Bir Harf için
Birgün Gazetesi
19/05/2007
Hakan Aytekin'nin Süryani serüveni 20oo'li yıllarda bir mektupla
başlıyor. Belki çoğunuz duymuşsunuzdur.
Devam...
|
TÜRKİYE KENDİ TARİHİNDEN KORKMAMALI
Röportaj: Ragıp Zarakolu
17 Haziran 2005
-Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'de ilk defa düzenlenen bir
akademik toplantıya katıldınız. Ve uzunca bir zamandan beri ilk
defa Türkiye'desiniz. İzlenimlerinizi aktarabilir misiniz?
Uzun bir zaman oldu Türkiye'ye gelemiyeli. İnsanın doğduğu,
büyüdüğü ve acı olduğu kadar çok güzel hatıralarla da dolu
yaşamını geçirdiği ülkesine gelememesi adeta bir ağır işkence.
Duygularınız, hatıralarınız sizi sürekli o günlere götürüyor.
Beyninizin bir tarafında bu hatırlatma serüveni devamlı sizin
yaşamınızın bir parçası oluveriyor. Geçmişinizden sanki bir
şeyler hep eksik. Ve o bağlantı kayışı bir türlü kurulamıyor. Bu
çelişkiyi beyninizde ve kalbinizde devamlı taşıyorsunuz. Bu
yüzden göçmenlik, zor zanaat!
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, ilk defa Süryani halkının 'özne'
olduğu, yani kendisinin bir taraf olarak muhatap alındığı,
sorununun tartışıldığı, geçmiş ve bugününün kısmi de olsa gün
yüzüne çıkarılmaya çalışıldığı bir konferans gerçekleşti. Bu
pencereden bakıldığında oldukça olumlu bir gelişme olarak
değerlendiriyorum.
Bu, Türkiye'de bir şeyleri gizlemenin artık mümkün olmadığını,
Anadolu ve Bethnahrin (Süryanicede Mezopotamya) coğrafyasında
yaşayanların kendi varlıklarıyla ortaya çıkmasının
engellenemeyeceğini ortaya koyuyor. Üstelik, böyle bir
konferansın akademi dünyasında yapılıyor olması çok
sevindiricidir. Bu nedenle Süryanilerin, buranın yerli
halklarından biri olarak bilim camiasında araştırılmaya,
incelenmeye vesile olmasını umut ediyorum.
Ne gibi tepkiler aldınız?
Türkiye toplumunda Süryani halkı, Osmanlı'nın Millet
Sistemi'nden kaynaklanan ve günümüze dek gelen yanlış ve eksik
bir tanımlama ile karşılaşıyor. Bizler ya sadece 'hristiyan'
olarak biliniyoruz veya hiç tanınmıyoruz, bilinmiyoruz. Hatta
bazen Ermeni halkıyla karıştırılıyoruz. Sempozyumda, İttihat ve
Terakki geleneğinin Türkiye Cumhuriyeti devlet geleneğinde
içselleştirildiğini, 1915 öncesi, sırası ve sonrasında
Süryanilerin varolma - yokolma ikilemiyle karşı karşıya
bırakıldığını açıkladım.
Lozan Antlaşmasının aslında Süryanileri de içerdiğini,
Lozan'da herhangi bir azınlık adı kullanılmamasına rağmen
bizlerin Türkiye Cumhuriyeti tarafından 'yok' sayıldığını
belirttim. Bu yüzden de, bu topraklarda varlığı topyekün inkar
edilen ancak Cumhuriyet tarihi boyunca 'gayri - müslim'lere
karşı çıkarılan açık-gizli tüm kanun, genelge veya
kararnamelerin kapsamı içine dahil edilen yine bizler olduğumuzu
söyledim.
Yani, genel olarak Cumhuriyet tarihinin bir halk olarak
Süryani halkına getirmiş olduğu haksızlıkları ve
adaletsizlikleri açıkça ve gerçeklere dayanarak, anayasa ve
yasalardan ve ayrıca yaşanmışlıklardan örnekler vererek
anlatmaya çalıştım.
Bir iki soru da, Süryanilerin islamiyete zorlandığını,
Cumhuriyet tarihinde ırkçı Türk milliyetçiliği ile İslamiyetten
bir hamur oluşturularak bu hamurla kuşaklar yetiştirildiğini
açıklamam üzerine geldi. Ancak genel anlamda tepkilerin rahatsız
edici olmadığını belirtmek isterim.
Sizin de bir göç öykünüz var. Elazığ'dan İsveçlere uzanan.
Türkiye açısından da hayli karanlık günlerdi ve son göç edenler
de aileniz oldu. Elazığ'da o günlerde yaşadıklarınızı biraz
anlatır mısınız?
Benim babam ve annem Midyat'lıdır. Midyat'ta herkese yetecek
düzeyde tarım üretimi yoktu. Zaten devlet de oraya hiç bir
hizmet götürmedi. Babam Midyat'tan ilk önce Adana'ya gider ve
orada ekmek parasını kazanmaya çalışır. Kesekağıdı torbasının
imalatçılığı konusunda ustalaşır. Ben bu arada Adana'da doğmuşum
ve 4 aylıkken oradan da Elazığ'a taşınmışız. Adana'yı hiç
görmedim ama kendimi Elazığ'lı görüyor ve hissediyorum.
Elazığ'da Süryaniler ilk başlarda çok güzel bir yaşam
sürdüler. Elazığ bir kültür yuvasıydı. Ermenilerle beraber bizim
kiliseyi ortak kullanırdık. 60 ve 70'li yılların ortalarına dek
birlik, dayanışma, paylaşma ve dostluk en son noktasına kadar
yaşanıyordu. Bu sadece bizim aramızda değil aynı zamanda yörenin
müslüman ahalisiyle de aynı beraberliğin yaşandığı bir dönemdi.
Çocukluk dönemimizde okul sonrası kilise bahçesinde bütün
Süryani çocuklar buluşur, voleybol, futbol, yakartop vb. oyunlar
oynardık. Hafta sonları da pazar günleri ailelerimizle beraber
kilise sonrası hem büyükler hem de çocuklar bahçede toplanır,
çeşitli oyunlar oynar, sohbetler yapar, şakalaşır, gırgır şamata
yapardık. Bayramlarda hepimiz en temiz elbiselerimizi giyer,
kiliseye gider, bayram ilahileriyle coşardık. Kilise bizim için
dini bir merkez değil, ondan daha da önemlisi sosyal bir buluşma
noktasıydı. Orada buluşur, kucaklaşır ve beraber eğlenirdik.
Oradan eve geldiğimizde, Müslüman komşularımız bizim bayramımıza
gelir ve beraber paskalya yumurtası kırardık. Sonra da bayram
gezilerimize başlar, tek tek bütün akraba ve dostlarımızın
bayramına giderdik ve ardından da onlar bize gelirlerdi.
İslami bayram günlerinde biz de Müslüman komşularımızın
bayramına gider, bayramlarını kutlardık. Onlar kurbanın en güzel
kısmını bize getirir ve bize ne kadar değer verdiklerini
gösterirlerdi. Bu dostluk, görmeye değerdi. Bazen bütün Elazığ
Süryanileri ve Ermenileri (o dönemde fazla Ermeni kalmamıştı)
beraber geziler tertipler, Elazığ köylerine, Tunceli'ye,
Diyarbakır'a geziler yapardık. Panayır havası eserdi. Herkes
evinde kendi yaptığı yemeği getirir ve sofraya koyar hep beraber
yemek yenirdi.
Meryem Ana gününde, yani her sene Ağustos'un 15'inde Harput
Kalesindeki Harput Meryem Ana Kilisesine girderdik. Harput'a
bütün Elazığ Süryanileri yaya olarak çıkardık. O başlı başına
bir heyecan, bir tutkuydu bizim için. Kültürümüzün ayrılmaz bir
parçasıydı. İşte, bütün bunlar 1974 Kıbrıs harbi ile beraber
değişmeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti devleti, radyosu, tv'si
ve basınıyla hep bir ağızdan 'kahpe Yunan'a Türkün Gücünü
Göstereceğiz', 'Bir Türk dünyaya bedeldir', 'Gavura haddini
bildireceğiz' vb tarzındaki ırkçı-islamcı bir ideolojik
bombardımana başladı. Elazığ'da bütün Süryanileri korku saldı.
Süryanilere saldırıldı. Gençler dövüldü. Bizler, ansızın köşe
başında türeyen bir takım insanların vahşice saldırıları sonucu
birden fazla dayak yedik. Sabah kapıyı açıp okula gitmek
istediğimde, birbirimizin bayramını kutladığımız o komşularımız
evdeki bütün pis çöplerini bizim kapının önüne dökmüşlerdi. Çöp
yığını o kadar yüksekti ki, kapıyı açamadım. Dayım o dönemde
askerdeydi. Annem kardeşi için ağlamaktan geceleri hiç
uyumuyordu. Ben, onun o gözyaşları içindeki halini hiçbir zaman
unutamıyorum. Çünkü Kıbrıs savaşında cephede, en öne
gayri-müslimlerin yerleştirildiğini biliyorduk.
Ayrıca 1975 sonrasında Sol Hareket ülke çapında
kitleselleşiyordu. Bu bizlere yeniden dostluğu, kardeşliği,
paylaşmayı anlatıyordu. Ancak 1977'de milliyetçi MHP adayı
Behçet Susmaz belediye başkanlığını kazanınca, Elazığ'ın çehresi
değişti. Camilerden, 'Aleviler suya zehir koydular', 'Solcular
şurayı bombaladılar' türünden yalan propagandalarla sağ - sol
çatısması körüklendi. Maraş tarzında Alevi/Süryani katliam
provası yapıldı. İki Süryani evi bombalandı. Alevi, Süryani
gençleri yeniden sokak ortalarında dövüldüler. Süryani ve Alevi
küçük esnafın dükkanları haksızca kapatıldı. Babamın da dükkanı
bu süreçte kapatıldı.
İsveç'te 30 yıldır bir Süryani toplumu var. Asimile olacak
yerde, bir anlamda Süryani kültürü yeniden doğdu. Ama aynı
zamanda İsvec toplumunun da bir parçasısınız. Milletvekilleriniz,
bakanınız, birinci ligde oynayan Assyriska gibi bir takımınız
var. Demek ki, bazi kimlik haklarına sahip olmak, kültürüne
sahip çıkmak, çoğunluk toplumu ile bağları koparmıyor,
güçlendiriyor. Günün birinde bunun Türkiye'de de olacağını
düşünüyor musunuz?
Süryaniler İsveç'e ilk geldiklerinde burayı kendi 'vatanları'
saydılar. Çünkü burası ne de olsa 'hristiyan' bir ülkeydi.
Sosyolojinin kuralları burada da işledi. Siz kimsiniz diye
sorulduğunda 'biz hristiyanız' dediler fakat İsveçliler etnik
kimliği soruyorlardı. Bu yüzden bir tarih ve kimlik arayışı
başladı.
Kimlik arayışı aynı zamanda İsveççeyi iyi öğrenmeyi, yeni
toplumu ve kültürü iyi tanımayı gerektiriyordu. Yaşadığımız
toplumu etkilemek ve onun içinde aktif olabilmek için bu bir
gereklilikti. İşte Süryaniler, 30 yıl içinde buradaki demokratik
hak ve özgürlüklerden faydalanarak hem kendilerini geliştirdiler
hem de yaşadıkları topluma yeni bir renk, yeni bir nefes
getirdiler. Onu geliştirmek için çaba sarfettiler ve hala da
ediyorlar.
30 yıl içinde Süryaniler, yüze yakın dernek, 3-4 federasyon,
birinci ligde oynayan bir futbol takımı, onlarca dergi, gazete,
onlarca kilise, televizyon kanalı ve üniversite ve yüksekokulda
okuyan binlerce Süryani genci, Uppsala Üniversitesinde okutulan
Süryani tarihi ve Süryanice dil eğitimi, İsveç devlet radyosunda
haftada 5 gün Süryanice haberler veren yayınlar ortaya çıkardı.
Şu anda İsveç devleti tarafından yapılan istatistiklerde
Süryani grubu, İsveç'e en iyi adapte olan kesim olarak açıklandı.
Ve bunlar ortaya çıkarken, ne ülke bölündü, parçalandı, ne de
okul istediğinden dolayı işkence gören veya hapse atılan Süryani
oldu. Aksine herşey en demokratik ortamda ve hoşgörü
çerçevesinde gelişti.
Geçtiğimiz günlerde engellenen bir Ermeni konferansı oldu.
Bununla ilgili tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Herşeyden önce bundan yasakçı zihniyetlerin, ırkçı yapıların
kendilerini bir kez daha ortaya koyduklarını
gözlemliyorum.Türkiye'nin kendi tarihinden utandığını ve bunu
konuşmaktan korktuğunu anlıyorum.
Dolayısıyla Avrupa'nın, Batı'nın bunu anlaması kesinlikle
mümkün değil. Hem demokrasiden dem vuracaksın hem de bir ülkenin
adalet bakanı, bir bilim yuvasında yapılacak bir sempozyumu
açıktan tehdit savurarak, hedef göstererek iptal ettirecek. İşin
garip tarafı da, bu iptal olayını kendine 'profesör' ya da 'yazar'
diyenlerin savunmasıdır. Bence bu daha da vahimdir.
Bu coğrafyaya geri dönüş genellikle pek istenmez.
Suryanilerin geri dönüşüyle ilgili programı nasıl
değerlendiriyorsunuz? Boşaltılan Kürt, Yezidi köylerinde de,
korucular ile ilgili sıkıntılar yaşanıyor. Bu geri dönüş
korkusunun ardındaki neden ne sizce? Süryani toplumu dönmek mi
istiyor, ya da vatanlarını korkusuz ziyaret edebilmek mi?
Şu anda Süryaniler toplu bir geri dönüş içerisinde değiller.
Bireyler düzeyinde bir geri dönme gerçekleşmektedir. Mevcut
barış ortamının oluşması ve Süryanilerde biriken vatan özlemi
oraya geri dönme hevesini kamçılayan faktörlerdir. Ayrıca
Türkiye Cumhuriyeti'nin Süryanilerle ilgili genelge çıkarması bu
olayı etkileyen bir başka özel neden oldu.
Ancak vatanına geri dönen Süryaniler, bölgedeki kürt ağaları
ve devletin oralardaki kolluk kuvvetleri görevi yapan 'köy
korucuları'nın gazabına uğramaktadırlar. Daha dün Bote köyünde
Süryanilerin mal ve mülklerine el konulmakta, Evardo köyünde
Süryani ev ve toprakları işgal edilerek yeni evler yapılmaktadır.
Süryani sempozyumundan sonra Evardo köyüne giden konferansçılar
- ki, bunların arasında İsveç İstanbul Başkonsolosu da vardı -
köy girişinde ağanın adamları ve korucular tarafından tehdit
edildiler. '1915 te hepinizin kökünü kurutmadığımıza pişman
olduk' dediler.
Dolayısyla geri dönmek, kolay bir şey değil. Bu bağlamda,
kitlesel bir geri dönüşten bahsetmek mümkün değildir. Zaten
dönenlerin büyük bir çoğunluğu yaşlılardır. Süryanilerde
yüzyılların verdiği bir güvensizlik, dokularına işleyen bir
korku ve devletin yaptığı haksızlıklardan dolayı da cesaretlerde
bir kırılganlık hakim. Devlet gelin diyor ama, gerekenleri ve
üstüne düşenleri yapmıyor. Ortamı hazırlaması, korucuların
oradan uzaklaştırılması, ağaların oradaki hakimiyetine son
verilmesi, dönen Süryanilerin yaşamlarının güvence altına
alınması çok önemlidir. Yok olmaya yüz tutmuş Kelaynak
kuşlarının bile korunmaya alındığı bir dünyada, bu toprakların
en eski halklarından Süryanilerin de kendi topraklarında barış
ve özgür bir şekilde yaşamaları sağlanmalıdır.
Halen yaptığınız bir araştırma varmı? Kısaca bilgilendirir
misiniz?
Çeşitli araştırmalarım için son 17 yıldır kaynak topluyorum.
Şimdi üstünde çalıştığım bir çalışmam var. Süryanilerin modern
çağda aydınlanmasını konu alan ve Süryani aydınlarının uluslaşma
sürecindeki çabalarını içeren bir deneme üzerinde yoğunlaştım.
Bunu bitirmeden ötekilere geçemiyorum. Bu denemeyi, Türkiye'de
basıma hazırlamaya çalışıyorum.
PORTRE
Feyyaz Kerimo, kendisini bildi bileli Elazığ'lıdır. Ortaokul
yılları Türkiye'de Sağ - Sol kutuplaşmasına denk gelir. Alevi -
Sünni ayrışması da aynı yıllardadır. Daha o dönemde Sol Hareket
saflarına katılır. Daha sonraları liseli gençlik hareketi içinde
mücadelesini sürdürür.
1981'i 1982'ye bağlayan yılbaşı gecesi politik nedenlerden
dolayı ülkeden ayrılmak zorunda kalır. Mülteci olarak ilk önce
Viyana, daha sonra da Stockholm'de yaşamını sürdürür.
Stockholm'de 1982-1991 arasında, çeşitli yelpazelerden Türkiyeli
solcularının yer aldığı Stockholm Türkiyeliler Dayanışma ve
Kültür Derneğinde 9 yıl yöneticilik yapar.
Türk, kürt ve Süryani gazete ve dergilerinde yayınlanmış
yüzün üzerinde makalesi yayınlandı.
İsveç marksist çevrelerinde Sol faaliyetini devam
ettirmektedir. Stockholm Öğretmen Yüksekokulu'nu bitirerek Lise
öğretmeni oldu. Yıllardır bir lisede, ekonomi, sosyoloji ve
ticaret derslerinde hocalık yapmaktadır. Şu anda İsveç Asur
Federasyonu ikinci başkanıdır.
Kaynak: http://www.suryaniler.com
www.minidev.com
Süryaniler çok zanaatkar
insanlardır. Özellikle taş işçiliği ve el sanatları konusunda (kuyumculuk
ve gümüş işlemeciliği) çok ileri bir toplumdur. Süryanilerin
yerleşim bölgelerinde bu etki hemen kendini belli eder. Süryani
taş ustaları inşa ettikleri taş evlere ve ibadethanelere
işlemeleri ile hayat verirlerdi. Süryani Kiliseleri içindeki
İkona ve resimler bugün bir çok insanın ilgisini çekmektedir.
Dünyada SİT alanı ilan edilen üç şehir vardır. Bunlar Kudüs,
Venedik ve Mardin'dir. Mardin'de Süryanilerin mimari alanındaki
etkisini çıplak gözlerle fark etmek çok kolaydır. Türkiye'de
yaşayan insanların tarih eserlerine olan hoyratlığı ve
bilgisizliği bazı yerleşim alanlarında bu etkiyi ortadan
kaldırmıştır. Süryani tarihinde çok önemli bir yere sahip olan
Urfa'da bir çok eser cehalet yüzünden kaybolmaya yüz tutmuştur.
Süryanilerin bu bölgeden göç etmeleri ile birlikte o bölge
ekonomik ve sanat açısından çok önemli şeyler kaybetmiştir.
Süryanilerin tarihi eserlerinden bazıları
Deyrulzafaran Manastırı:
1600 yıllıktır. İlk olarak güneşe tapanlar burayı mabet olarak
kullanmışlardır. Manastır 1293'ten 1932'ye kadar Süryanilerin
patriklik merkezi olarak kullanılmıştır. Manastır adını yörede
çok sık yetişen "Safran, kekik bitkisinden almaktadır. 365
odadan ibaret olan bu muhteşem yapı Mardin'in 1 km uzağındadır.
Bir zamanların Süryanilerin patriklik merkezi Mardin'de bulunan
Deyrulzafaran manastırındaydı. 1932 yılından sonra patriklik
merkezi Suriye'nin Şam kentine taşınmıştır. Süryanilerin şu
andaki patrikleri sayın Zekka Ayvaz'dır. Bugün için dünyanın 12
bölgesinde görev yapan Süryani metropoliti vardır. Bu 12
metropolit her sene patriğin başkanlığında toplanarak dini
açıdan çeşitli kararlar alırlar.
Mor Yakup Manastırı:
Deyrulzafaran'ın bir kilometre kuzeyindedir. Ünlü Süryani yazar
ve tarihçisi Suruçlu profesör Mor Yakup'un adıyla tanınmıştır.
İki kilisesi vardır. Birinci veya ikinci asırda inşa edilmiş ve
kayanın içine oyulmuştur.
Mor Gabriel Manastırı:
M.S 397 yılında inşa edilmiştir. Midyat'ın 18 km doğusundadır.
Bir zamanlar içerisinde sayısız kitap bulunan bir kütüphane ve
binlerce öğrencinin eğitim gördüğü bir teoloji fakültesi varmış.
Süryanilerce çok önemli bir yapıdır. Güneydoğuda yaşayan
Süryanileri dini açıdan temsil eden metropolitin makamı
buradadır. Kırklar Kilisesi:
Urfanın merkezindedir. Urfa'nın en eski camiisi olarak bilinen
Ulu Camiinin Kızıl Kilise üzerine 1145 yılında yapıldığı
sanılmaktadır. Ulu camii, ayrıca geçtiğimiz yüzyılda
kullanılmaya devam edilen Kırklar kilisesinin çan kulesini bugün
minare olarak kullanmaktadır.
Kaynak: www.minidev.com
|
|
|
Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur.
Mezopotamya'da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol
üstlenen eski Mezopotamya halklarının yani köklü bir kültürün
mirasçılarıdır. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı
istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki
etkinliklerini kaybetmişlerdir.
Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir
şekilde yaşamaktadırlar.
Süryanilerin kökeni ve nerden geldiklerine dair bilinen üç
farklı görüş vardır.Bu görüşlerden birisi, Süryanilerin
Aramiler'den geldiğini savunan tezdir. Bu tezin dayanağı Süryani
halkının Aramca konuştuğu ve bundan dolayı da kökeninin Aramiler
olduğunu iddia etmektedir. Süryanilerin kökenine dair ikinci
görüş ise Süryanilerin Asurlular'dan geldiğini savunan tezdir.
Bu görüşe göre Süryaniler, eski Mezopotamya'da imparatorluklar
kurmuş olan Asurlular'ın torunlarıdır. Bu iki görüşün
eksiklikleri, Süryanilerin kökenini tüm eski Mezopotamya
halklarına dayandığını belirten yeni bir görüş ortaya
çıkarmıştır.
Aslında bu farklı görüşlerin önemi, getirdikleri tarihsel
açıklamalardan ziyade, bu görüş sahiplerinin Süryaniler için
düşledikleri farklı toplumsal modellere sahip olmasındadır. Yani
Asur görüşünü savunanlar, Süryanilerin öncelikle siyasal bir
toplum olmasını arzu etmekte; Arami görüşünü savunanlar ise daha
çok inanca dayalı bir toplum modeli oluşturmak ve bu model
çerçevesi içinde toplumu bir arada tutmaya çalışmaktadırlar.
Aslında Asur ve Arami ile anlatılmak istenen halk aynıdır.
Söz konusu olan halk, Eski Mezopotamya kültürünü taşıyan ve
inancı bakımından Hıristiyan olan bir topluluktur. Bu halk Irak
ve İran'da daha çok "Asur" adıyla tanınırken, Suriye ve
Türkiye'de aynı halk için "Süryani" adı kullanılmaktadır.
Süryani kelimesi özellikle Hıristiyanlığı sonrası yaygınlık
kazanmıştır ve Hıristiyan olan Yukarı Mezopotamya halkını
belirtir. "Asurlu" kelimesi ise İsa'dan önceki Yukarı
Mezopotamya halkı için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle "Asurlu"
kelimesi "Süryani" kelimesi ile anlatılmak istenen halkın
Hıristiyanlıktan önceki zamanını belirtir. Bir yerde bugün bu
halk için kullanılan, "Asur", "Arami", "Süryani" (ve daha başka
adlar; Keldani, Maruni vs.) kelimeleri aynı topluluğu
nitelemektedir.
Süryanilerin kökenini sadece Aramilere veya Asurlulara
dayandırma çabalarının , Mezopotamyanın eski tarihine
bakıldığında çok anlamlı olmadığı görülecektir. Buna karşılık
Süryanilerin kökenini, tüm eski Mezopotamya halklarına (Fenikeliler,
Akkadlar, Keldalılar, Babiller, Kenanlar, Asurlular ve Aramiler)
dayandırmak daha mantıklıdır. Çünkü bütün bu halklar aynı
kökenden oldukları için daha kolay kaynaşabilmişlerdir. Aynı
dili konuşan, benzer örf ve adetleri yaşayan bu halklar
Hıristiyanlık inancı ile birlikte aynı dine de sahip olmuşlardır.
Ve bu eski halkların temeli üzerinde, yeni bir ada sahip olan
Süryaniler doğmuştur.
Süryani' Adı Nereden Geliyor?
Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı
kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni
hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği;
Süryani adının ya Mezopotamya'daki bir şehirden ya da bu coğrafi
bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır.
Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki
varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge'nin, Yeryüzü
Yayınları arasında çıkan ve 1992 yılında basılan "Anadolu'nun
Solan Rengi Süryaniler" kitabından alınmıştır.
1) Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren
Kilikos'un kardeşi Suros'tan geliyor. Süryani adı da bu
sözcükten türüyor. XII.yy'da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti
(Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst
rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros'un adına izafeten,
egemenliği altındaki ülkenin "Surisyin" olarak adlandırıldığını,
daha sonra Surisyin adındaki son "s" harfinin atılarak "Suriyin"
şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya
başlandığını söyler.
2)Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün onuna
bir 'y' eklenerek "Asurya" deniliyordu. Yunalıların kullandığı
ve gitgide yaygınlık kazanan "Asurya ve Asuryan" kelimeleri
Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre
bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi.
Tarihsel süreçte "A" harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani)
şeklini almıştır.
SÜRYANİLERİN TARİHİ
Süryanilerin millatan önceki tarihleri, eski Mezopotamya'da
yaşayan ulusların tarihidir. Hıristiyanlık inancı tüm yukarı
Mezopotamya'daki halkların tek bir potada erimelerini
sağlamıştır. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya'nın en
eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır.
Yukarı Mezopotamya'nın yazılı tarih evresi Akkadlarla başlar.
İ.Ö.3000'lerde Sümerin kuzeyinde yer alan Akkad'da ve Fırat'ın
orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurulmuştur.
Buradaki halk, Sümerler'e benzemeyen bir kabileden (tribulan)
oluşuyordu. Bu kabile bir Sami dili (Akkadça) konuşuyordu ve
Mezopotamya'nın batısında bulunan ovalarda yaşayan Tribulerle
akrabaydılar yani Akkad'ın Samileri batıdan gelmişlerdi. (1)
Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi.
Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa
zamanda büyük fetihler yaptılar. "Dünyanın dört bölgesinin kralı"
ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu
Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir. (2)
Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad
bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000'lerde Orta Fırat
dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok
yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve
tanrısını ismini alan Asur kentidir. (3) Daha sonra bu kabile
adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir.
Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan
uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin
mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad
kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu
kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır.
Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya'da Asurluların yarattıkları
kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe
tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova,
Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu
tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın güney
kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul
edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan
bölge Yukarı Mezopotamya'nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede
egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir.
Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda
çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok
yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor.
Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları
Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı
olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi
terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski
zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu
bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan
etkilendiğini göstermektedir.
Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca'daki Harranu'dan
gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol'dur. Bu
adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan
kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki
ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların
XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur
krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar'dan kalma
kitabelerde "Kaşiari Dağları" diye sözü edilen bölgenin
Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu
bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan "İzala'da" o
dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma
ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi
kullanılmıştır.
Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir
zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük
bir kente aittir. Nusaybin'in 15 km kuzey-doğusunda bulunan
Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara
ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice)
yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması
bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu
bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa'dan önceki
döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği
Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin),
Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi
kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır. (4)
Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye
yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.'ki 3000'lerde bu
bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur
şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve
gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu'nun merkezi yerinde bulunması
kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu
ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde
koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu
durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından
ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır.
Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının
güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur
krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın
gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya'ya yayılmasını sağlıyordu.
Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise
İ.Ö. XV.yy'dan sonraki "Orta Asur Dönemi" ile İ.Ö. VIII. -
VII.yy'da olmuştur.
İ.Ö.XII.yy'da Asur kralları I.Salmanasar ve oğlu I.Tikulti
Nunurta büyük bir ordu ile kuzey ve batıya seferle düzenlerler.
Kuzeyde Van gölüne kadar olan yerler Asur topraklarına katılır.
Fırat geçilir ve batıda sınırlar Kargamış'a kadar genişletilir.
(5)
Asurluların Yukarı Mezopotamya ve komşu bölgelere
yayılmalarındaki diğer bir etken de, o dönemdeki savaşların
niteliğidir. Bu savaşlar fetihçi halkın dışında kalan öteki
halkların yıkımına neden oluyordu. Fatihler, fethettikleri
yerlerin halkını kılıçtan geçirir, ganimetleri başkente taşır ve
fethedilen topraklara Asurlu koloniler gönderirlerdi. O dönemde
köle emeği yaygın olmadığı için, köleler daha çok ev işlerinde
kullanılırlardı. Böylece sınırlı olan köle ihtiyacı
karşılandıktan sonra, diğer savaş tutsakları kılıçtan
geçirilirdi. Gerçi daha sonra bu durum değişecek ve Asur ile
diğer şehirlerde önemli sayıda köle çalıştırılacaktı.
Yukarı Mezopotamya'da halk Asurlu idi. Babilanya denen yerde
ise etkin bir rahipler sınıfı vardı. Dolayısı ile Asur kralları
bu sınıfla ittifak içerisinde idiler. Bu yüzden bu bölge dışında
kalan yerlerin yazgıları daha farklı oluyordu. Örneğin eski
İsrail krallığında ve Suriye'nin bazı bölgelerinde halk kılıçtan
geçiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Sürgün edilenlerin
yerlerine Asurlu koloniler yollanıyor ve yönetimde krallik
valilerine veriliyordu. (6)
Asurluların bu yayılmacı politakası sonucu özellikle İ.Ö.VIII
ve VII.yy'da Yukarı Mezopotamya ve ve buraya yakın bölgeler
yoğun bir şekilde hem kültürel hem de siyasal alanda Asurluların
etkisi altında kalmıştır.
Fakat İ.Ö.'ki dönemde iki önemli olay, Yukarı Mezopotamya'daki
halkların bölgeye daha da dağılmasına ve ve buradaki halkların
birbirlerine kaynaşmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi
Aramiler'in Mezopotamya'ya sızmaları ; ikincisi ise Asur
imparatorluğu ve sonrasında kurulan Babil devletinin yıkılması
sonucu oluşan yeni durumdu.
Suriye çölünde göçebe ya da yarı göçebe bir hayat süren Aramiler
İ.Ö.'ki XII.yy'ın başında Mezopotamya'ya sızmaya başladılar. Bu
sızma çeşitli Arami kabilelerinin Fırat ve Dicle nehirleri
arasına girmesiyle başladı. Bu kabileler Asurya bölgesinde
bulunan kentlere baskınlar yapıyor, kent ve köyleri yakıp
yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve Asur şehirlerinde ganimetler
topluyorlardı. Bu korkunç durum karşısında vadilerde, ovalarda
oturan halk dağlara kaçıyor ve kentlerin nüfusü azalıyordu.
Asurlu halk kuzey ve kuzey-doğu (Urmiye bölgesi) bölgelerine
kaçıyordu.
Fakat Aramilerin bu saldırıları İ.Ö.yy'da azaldı ve giderek
yok oldu. Çünkü Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya'ya
yerleşen Aramiler aşama aşama yerleşik hayata geçtiler ve Asur
halkı ile kaynaştılar. Arami akınları da bundan dolayı sona erdi.
Bu sırada Asur'da kendini toparlamış ve karşı saldırya geçmişti.
Çok sayıda Arami köleleştirilerek Asur şehirlerindeki görkemli
yapıların inşaatlarında kullanıldı. İ.Ö.VII.yy'da Asur'un
saldırısı sonucunda tüm Arami devletçikleri ortadan kaldırıldı.
Böylece Aramiler, Asur'un siyasal otoritesi altında birleşmiş
oldu. Bu durum Aramiler'e Mezopotamya'da hareket serbestliği
sağladı ve Asurlularla kaynaşmalarını daha da hızlandırdı.
Aramilerin yerleştikleri bölge, onlara tüm Mezopotamya'nın
kara ticaretine hakim olma fırsatı verdi. Arami tüccarları, Asur
askerlerinin fethettiği bölgelere kolayca girip ticaret
yapıyorlardı. Bu durum Aramilerin ticaretini daha da geliştirdi
ve kısa zamanda onları doğunun en etkili kara tüccarları haline
getirdi. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yerleşik hayata geçen
ve Asurlular'la kaynaşan Aramiler'in ticari etkinliği Aramca
dilinin basitliği ile birleşince, Aramca tüm yakın doğuda Asurca
ile birlikte kullanılmaya başladı.
Yukarı Mezopotamya haklarının İ.Ö.'ki dönemde birbirleriyle
kaynaşmalarını sağlayan ve bunların tümüyle birleşmelerine neden
olan ikinci etken ise Asur ve Babil imparatorluklarının
yıkılması ile ortaya çıkan yeni durumdu. Asur ve Babil
imparatorlukları yıkıldığı zaman, yakın doğuda yaşayan tüm Sami
halkının kaynaşmasını sağlayan temeller artık hazırdı. Temeli
Sümerler'den kaynaklanan, Akkad ve Babillilerin geliştirdikleri
kültürel mirası Asurlular'da almış ve bu kültürü çok geniş bir
bölgeye yaymışlardı. Bu ortak kültürel geçmişten dolayı Sami
halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar
kurdukları gibi, kolaylıkla da kaynaşmışlardır.
Sami halklarının üçüncü büyük göçünü oluşturan Aramiler'de
Mezopotamya'ya yayıldıklarında hem kolayca diğer Sami
halklarıyla kaynaşmışlar hem de getirdikleri dil ve etkin
ticaret tüm Mezopotamya halklarınca kullanılmaya başlamıştır.
Aramca dili sonraki dönemlerde tüm Sami halklarının ortak dili
haline gelmiştir. Babil devletinin yıkılmasından sonra Akamenya
imparatorluğunun Aramca'yı resmi dil olarak kullanmaya başlaması,
Aramca'nın Med-Pers dilinden daha yaygın bir dil durumuna
gelmesini sağladı. Aramca hem "daha önceden bu alandaydı" hem de
kardeş bir Sami dili olduğu için Akkadça kullanan insanların onu
öğrenmeleri tamamen yabancı bir Hint-Avrupa diyalektiğini
öğrenmelerinden çok daha kolaydı.
Böylece Aramca Hıristiyanlık çağının birinci yüzyılda
Mezopotamya'nın Samice konuşan halkları arasında; doğuda
Akkadca'nın, batıda ise Kenanice'nin yerini aldı. (7) Bazı
Süryani tarihçilerinin sırf Süryaniler'in Aramca konuşmalarından
dolayı kökenlerini Aramiler'e dayandırmalarının yanlışlığı da
buradadır.
Asur ve Babil devletleri yıkıldığı zaman Yukarı
Mezopotamya'da yaşayan halkların ortak kültürel geçmişlerine,
onları birleştirecek yeni ve önemli bir faktör olan halkların
ortak gelecek umudu eklenmiştir. Yabancı egemenliği altında
yaşayan Asur, Arami ve diğer Mezopotamya halkları aynı bölgede
oturuyor ve aynı dili konuşuyorlardı. Yabancı saldırı ve
istilalara beraberce karşı çıkıyor ve egemenlere karşı
ayaklanıyorlardı. Bu dönemdeki kaynaşmadan ötürü artık tek bir
adla çağrılıyorlardı. Bu halklar Asuryalı, Süryani arada
Kaldeliler diye anıldıkları da oluyordu. (8)
Yakın doğuda İsa'dan önceki son yüzyıllara gelindiğinde,
Yukarı Mezopotamya'daki Asurlu, Arami ve Kaldeliler
birbirleriyle kaynaşmış, ortak geçmişe dayanan birlikteliğe
sahip ve ortak gelecek umutları olan bir millet haline
gelmişlerdi. Bu yüzyılda Mezopotamya halkları da büyük bir
birleşme ve kaynaşma yaşıyorlardı. Fakat belli bir süre sonra
insanlık tarihine damgasına vuracak olan Hıristiyanlık inancının
doğuşu bölgede büyük değişimlere neden olacaktı.
KAYNAKLAR;
1,6 Diakov, S.Kovalev, İlk Çağ Tarihi, C.I., Çev. Özdemir
İnce, Ankara, V yayınları, 1987
2,3,4,7 Yakup Bilge, Anadolu'nun Solan Rengi; Süryaniler,
Yeryüzü Yayınları, 1991
5 Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, C.I.,İstanbul,
Say Kitabevi, 1984
8 Herodotos, Herodotos Tarihi, İstanbul Remzi Kitab Evi, 1983
MILLETIMIZIN BÜGÜNKÜ DURUMU
suryani.c
Suryoye Azech Forum
27. Mai 2007
TURABDIN BÖLGEMIZIN VE AVRUPADEKI MILLETIMIZIN BÜGÜNKÜ DURUMU
SAYGIDEGER SURYANI HALKI VE SEVGILI GENCLERI
Turabdin bölgemizin, il ilçe ve köylerin % 90 nini çok
kereler ziyarettim neticesinde kendim şahsi gördüklerim ve bu
hususta düşündüklerimi ve bölgemizin durumunu size aktarmak
istiyorum.
Bu son 30 yıl icerisinde, baba ve atalarımızın topraklarında,
Süryani’lerin yaşam tarzları çok zor durumlara uğramıştır.
Başlangıçta avrupa kapıları açıldığı zaman, halkımız arkasına
bakmadan avrupa refahlığını ve rahatlığını ivedeli bir şekilde
seçmişlerdir. Süryani’lerin anavatanlarını terketmelerinin diyer
bir sebebide, kürt’lerle türk’ler arasindaki vuku bulan savaştır.
Süryaniler, asırlardır Arap, Pers, Kürt ve Türkler tarafından
katedildiler, topraklarını ellerinden aldilar ve bunlarin en
fecisi seyfo dedigimiz soykırımına uğramışlardır. Bu katliamlar
akibetinde, bir çok Süryani kent’leri, kazalari ve köyleri çok
kereler tarihten silindiği halde yinede 30 yıl önceye bakarsak
Süryani şehirleri kazaları ve köyleri mevcuttu, Süryaniler bu
topraklarda nüfüs çoğunuyla yaşiyorlardı, o günleri bir
çoğumuzun hatırındadır. Bilhasa turabdin bazı bölgelerinde
yanlız Süryaniler yaşıyordu.
Atalarımız; topraklarını, meskenlerini tarihi eserlerini
kültür ve kiliselerini korumak için her zaman savaştılar ve
bunları yaparken çok işkence ve yokluklara maruz kaldılar,
kanlarını bu topraklar için döktüler, kesildiler. Milletimizin
yaşadığı bu savaş ve katliamlar, her zaman Süryani kimliğiile
mucadele ettiler ve Süryani ismiyle topraklarında yaşadılar ve
gururla bu isim altında yaşayabildiler.
Atalarımız Süryanilere istikbal olarak miras bıraktıkları
toprakları, evleri, kiliseleri, ve tarihi eserlerini son 30 yıl
içerisinde milletimizin, rantcılar ve çoğu siyasi geçinen
kişiler tarafindan bizim tarihi kutsal turabdinin çoğunu
sattilar ve terkettiler. Böylece bütün bu varlıklarını gayri
milletlere ve hazinenin elline geçmesini sağlamışlardir.
Avrupada isim ve kimlik için mucadele yapan bizim siyaset
doktorları; Mardin, Midayat, Hazak’ta ve bütün turabdinde,
bir’de Kamişli, Derik ve bütün Cezire’de ayni kişiler, gayri
millete sattıkları, terk ettikleri arsaları ve tarihi evlerinden
bazilarinda, içinde gayri millettin kültürüne ve ibadet yerine
çevrildi. Bazıları yanlız arsalarını ve evlerini satmakla
kalmamış, diyer taşınmaz mallarını durmadan satmakta veya
satmıştır.
Bildiğim kadar, 30 yıl içinde milletimiz ve lider veya baş
olarak geçinen zatlarımızın % 90 nı turabdini ve kendi köyünü
görmedigi gibi alakalarınıda bu kutsal topraklardan kestiklerini
söyleyebilirim. Tamamen boşanan köyler ve kazalar Karboran gibi
çok yerleri, sahipleri tarafından sattıldılar ve alakalarını bu
topraklardan kestiler. Bu şekilde Süryanilerin geleceği için
vatanımızda hiç bir şey bırakmadılar. Turabdin’de Sahipsiz kalan
ev arsalarını, yıkılan tarihi eserler ve kiliselerini unutmakla
kalmayıp, avrupa’da yaptıkları dernek ve kiliselerin adlarını'da
turabdin’ki kedislerimizin veya azizlerimizin adlarını
vermişlerdir. Bakımsızlıktan ehemiyetkisizlikten yıkılan
kedislerimizin yaşadıkları tarihi binalarını ve kutsal ibadet
yerlerini hiç kiymetini düşünmemişlerdir. Bu kişiler, soruyorum
hangi kadislere veya milletlere inanıyorlar? Süryaniliği veya
kültür ve tarihimizi çocuklarımıza böylemi öğretteceğiz.
Siyasetcilerimiz ve ruhanilerimiz, turabdine önem vermeden
böylemi devam edecekler? Avrupada Süryaniliği ve kültürümüzü
daha ne kadar yaşatta biliriz?
Basında, televizyonlarda, radyolarda ve gazetelerde
kendilerini Süryanilerin baş veya temsilçilerini gösteren bu
kişiler, çoğunlukta sadece şahsi çıkarlarını ve geçinebilmek
için maaşlariyle çalışmalarına devam ediyorlar. Avrupada
felsefevi bir şekilde politikalarını yürüten zatlar, televizyon,
internet ve gazetelerde kimliğimizden, tarihimizden,
kültürümüzden ve görmedikleri coğrafyamızdan konuşma cesaretini
göstermektedirler. Bu kişiler kendilerini Süryanilerin en
milliyetçi ve illeri gelenleri saymaktadır. Soruyorum, acaba bu
kişilerin hedef veya amaçları nedir? Bunlar turabdin’deki tarihi
evlerini satanların başında kişiler degillermi? Avrupa’da
yaptıkları mücadele ve siyasetlerle, sattıklari evlerini ve
terkettikleri topraklarını geri mi almak istiyorlar? Yoksa
niyetleri çevrelerini ve ticaret çikarlarını genişletmek’mi? Bu
zatlarımı bekliyeceğiz bunlarmı halkımızı aydınlatacaklar? Her
şeyden önce bu kişilerin turabdin’deki kimliklerine bakalım
göreceksiniz ki toprağini terk eden ve evlerini sattan, lider
gecinen bu zatların olduğunu anlıyacaksınız.
Baş olarak geçinen bu kişiler; arami, asuri, kaldeni ve diyer
isimler altında birbirleriyle mücadele etmekte ve zamanlarını
boş yere kayıp etmektedir. Bunlar; geldikleri topraklarını hiç
tanımıyorlar ve hatırlamıyorlar, birlik ve beraber olmamız için
birbirlerini suçluyorlar. Koministlerden, gayrı milletlerden bir
hassa kürtler’den eğittim, kurs ve beyin yıkamalarına ugradıktan
sonra ekseriyetle gayrı milletlere asimila oluyorlar ve
bayraklarını meydanlarda salliyorlar, turabdin’de yaşanan acıklı
durum ve problerimizden hiç haberleri yoktur, ne oluyor ne
olmıyor veya neyimiz kaldı neyimiz kalmadı hiç bilmeden görmeden
ve demokratik bir şekilde seçilmeden bu zattlar kendilerini
Süryanilerin en üstün siyasetçileri gösteriyorlar. şimdi
soruyorum acaba bu kişiler, Süryaniligin ne demek oldugunu
biliyorlarmı? bu rantçı politicacılar, tarihlerini, kültür ve
isimlerini başka milletlere sattılar. Onların bayraklarını hiç
utanmadan taşıdılar. Görüluyorki bunlar yüzünden Süryanilerin en
vahim ve acıklı devrini bizlere yaşattiklarını
söylliyebilirim’ki son 30 seneler içinde yaptiklarını
tarihimizin acı ve en üzücü sahifelerine yazılacaktır.
Avrupa’da milletimizin ve derneklerimizin çoğu, belediyelere
gidip şahsi yardım ve zayıf durumları için, yardım dairelere
fakir fukaralar gibi dilencilik yapıp ellerini açmaktadır. Bu
şekilde kendi işlerini yürümekte ve ona göre siyasetlerini devam
etmektedir. Halkımızın % 50 si yardım dairelerden fakirler gibi
besleniyor. Aynı şekilde din adamlarımız ve abraşiyalarda
siyasetti birbire kariştirarak, başka kiliselerden maaşları ve
idarelerini temini için çalışıyorlar. Soruyorum Avrupa’da
Süryani’ler ne zamana kadar böyle zavalı kalacaktır? (Bilinsinki
öz topraklarımız’da her şeyimiz vardı ve böyle zavalı değildik)
Görülüyorki, bu 30 seneden bu yana vatanımızda Süryani
varlikların satışı kültürümüzün silinmesi, cahil ve vahşi bir
şekilde, çoğu hep Süryani milleti tarafindan olduğunu delillerle
gösteriyor ve ispat ediyor. Ancak en büyük suç, kalabalık büyük
ailelerden, dernek, federasyon ve abraşiyelerden (bu kuruluşlar
demokratik bir şekilde kurulmamıştır) geldiğini ve bunlar
görevlerini suistimal ederek tarihimizin yok olmasına ve
silinmesine sebeb olmuşlardır.
Avrupa’daki ruhani din adamlarımıza gelince, bunlardan kimisi
kendi maaşlarını düşünerek, cemaatlarını ve cevrelerini
çoğalması için dini kural ve kanunları ihlal etmekte ve
çiğnemektedir. Tabi bu ihlal ve illegal tatbikatlar kişiden
kişiye göre uyguluyorlar. Bazanda manastır ve kiliseler adeta
ticarethaneye çevirdiler. Köylerindeki bizim öz tarihi
eserlerimizi, kiliselerimizi, manastırlarımızı hiç
düşünmedikleri ve ilgilenmedikleri gibi bu şekilde boş
bıraktılar. Çünkü (kilisemizdeki kanuna göre her Kahin kendi
kilisesine ilgilenmesi lazım, bunlar terk edildigi zaman
Matran’lar veya patrikin’de o yere pek ilgisi kalmıyor). Bu
şekilde çogu bakımsızlıktan yıkılmakta ve çökmektedir.
Süryani politicacıları halen tarihleri birbirine karıştırıyor,
turabdin’de sattıkları mekanlarını ve terkettikleri
topraklarından hiç konuşmuyorlar ve
düşünmüyorlar, Ne çeşit Süryani oldukları halen anlamadilar.
Bunlar Süryaniyiz söylemekten, malesef başka milletin ismini ve
bayragini taşimakta gurur duyuyorlar. Örnek olarak muhalmiler
gibi bizi inkar ediyorlar.
Simdiye kadar görüldügü gibi; televizionlarda internettin
Süryani sitelerinde fakir fukura ve zavallılar gibi ağlamaktan
ve asalak bir şekilde başka milletlere ve devletlere destek ve
savunmakta yahut diyer milletleri ve devletleri kötülemekten ve
hakaret etmekten başka ilerledigimiz yoktur. Asuri ve
aramilerden bir çok millet ve devletlerin maydana geldigini hiç
heberleri yokmuş gibi, kakıp biz asuriyiz yok aramiyiz diye bir
birleriyle boş mucadeler yapıyorlar. Asuri ve aramilerden
meydana gelen devlet ve ulusları bir yapacakları yerde, biz
Süryani’ler, asuri ve aramilerden oluşan bir millet oldugumuzu
deseler daha iyi ve mantıklı olmaz’mı? yoksa bunu demelerinde
utaniyorlar’mı? çünkü Süryanilerin siyaset doktorlari, 30
seneden şimdiye kadar hep yanliş hesap ve mücadele
yürütmüşlerdir. Asuri ve aramiler’den kalan diyer ulus ve
devletler örnek olarak; Ürdün, Irak, Israel, Lübnan, Süriye ve
bir çok arap devletlerin aslı yani asuri ve arami ismi bügün
onlara sadece tarih kaldı.
Bizde herşeyden önce Süryaniligimizi, millet olarak
turabdindeki mekanlarimiza, topraklarimiza sahip olalım, daha
her şeyimizi kaybetmeden önce, sonra asurların aramilerin ve
Süriyen’in tarihlerini tartısalım.
Ey Süryani gençleri, maaş ve çıkarları için milletini satan
geri kafalı siyasiçilerden uzak durun, siz kendi aranizda
demokratik bir şekilde Süryani kuruşlari kurun ve turabdindeki
durumumuzu arastırdıktan sonra, milletinize mantıklı ve ciddi
bir sekilde çalışın, çünkü unutmayın ki yarınların mesuliyet
sahipleri sizler olacaksınız, Süryani toprakları ve mekanları,
sizlere ihtiyacı vardır ve yadigar kalacaktır.
Topraklarimiz, mekanlarımız, tarihi eserlerimiz, ibadet
yerlerimizi yeniden tamiralarını yapalım, eskisi gibi
şekillerini verip güzelleştirelim, bilinsinki bunlar bizim
kadislerimizin yeri ve mekanlarıdır. Tarihi eserlerimize ibadet
yerlerimize bütün imkanlarimizi kullanarak sahip çikalim. Dede
ve atalarimiz gibi olalım, yatırımlarımızı öz topraklarımızda
yapalım, babalarimizin sattığı ve kaybettiğimiz mekan ve
topraklarımızı için uğrasalim, bir daha satın alalım, (örnek
babalarimizin terk ettikleri arsalarini, hazine devamlı bir
şekilde satişlara çikarıyor) bügün bunları yapmak için
imkanlarımız çok musaittir, daha illeri zamanda bu imkanlari
kaybetmemek için çaba ve gayret sarfedelim. İnanıyorum yinede 30
sene önce olduğumuz gibi topraklarımızın sahibi olmaya çalısalım.
Budur bizim bügünün en büyük siyasetimiz ve mucadelemiz.
Vatanımızda nüfüsümüz bu şekilde büyüsün ve ayni şekilde
imkanlarımız topraklarımızda çoğalsın, bütün dünyada olduğu gibi
bizde başka millet ve degişik dinlere sahip insanlarla yaşamayi
öğrenmeğe çalışalım. İllerde medeniyet ve demokrasi kavramların
daha’da kuvetlenecegini umitetmekteyim. Bu şekilde Süryani
milletimiz’de kendi toprağında rahat bir şekilde yaşayacaktır.
Demokrasiyle seçilmiyen avrupa’deki Süryani dernekleri,
federasyonlari ve aşiret usuluyle yürüyen ailelerden uzak
kalalım, şahsi siyasetlere kulak vermiyelim ve boş yere zaman
harcamiyalim. Durumumuzu; fanatik sağci, veya solcu idoolojilere
sahip kuruluş ve kişilere degil, yanlız demokratik usulu Süryani
kuruluşlarla olsun. Durumumuz, araştırılsın, incelensin, böylece
vatanımıza yarıyacak çalışmalar yapılsın. Bu şekilde
Süryanilerin geleceğini korumamız için hem çocuklarımıza hemde
gelecek nesillerimize bu imkanları kullanalım ve çoğaltalım.
Düşünsünlerki kendi vatanını hiç görmiyen, hiç alakadar etmiyen
ne kadar siyasetleri gercek olur ve ne kadar Süryani olduklarını
kendileri anlasın ve degerlendirsin.
Bu yaptığım açıklamalar son 30 senenin turabdin’deki
yaşadığımız durumu ve tarihini gençlerimize açıklamak içindir,
daha hızlı ilerlememiz için bütün hakikatları acıklamamız
gerekir.
Ey Süryani gencleri bütün dünyayı geziyorsunuz, benim sizden
ricam birde kendi öz vataniza gidin, görün ve o zaman eğer
Süryaniseniz en azında atalarinizin nerede yaşadıklarını anlamış
olursunuz, sadece hayali siyaset ve hasretlen yaşamayın,
vatanınız size enerji verecektir.
Saglıkla kalın
Saygılarımla
Fuscho Bıschlomo
suryani.c
e-mail: suryani.c@gmail.com
|