Anadolu'nun 'Romeyika'sı Ölüyor
Vahit Tursun
25/02/2007
Radikal Gazetesi
Evet, Anadolu'nun bir rengi daha yok oluyor... Her ne kadar son
zamanlarda bunu fısıldayamaz hale gelmiş olsak da, hani şu
zengin renklerinden, mozayiğinden söz edip bazen gurur
duyduğumuz Anadolu'nun bir rengi daha, dünyanın gözü önünde
silinip gidiyor.
Evet, Anadolu'nun bir rengi daha yok oluyor... Her ne kadar son
zamanlarda bunu fısıldayamaz hale gelmiş olsak da, hani şu
zengin renklerinden, mozayiğinden söz edip bazen gurur
duyduğumuz Anadolu'nun bir rengi daha, dünyanın gözü önünde
silinip gidiyor. Bu sorunu detaylandırmadan önce, bu rengi
yansıtan yerleşim birimlerinden birisi olan Oçena (Trabzon/Çaykara/Köknar)
köyünden, orada yaşayan toplumun tarihsel arka planı ve kendine
özgü kültürel yapısından söz edelim. Çoğumuzun şimdiye kadar
adını dahi duymadığı bu köyü, en azından şimdiye kadar yaşatmış
olduğu antik bir dilin yok oluşuyla tanıyalım.
Oçena...
Oçena Karadeniz'de, Trabzon'un Soğanlı dağı vadilerinin birinde
bir köy. Köknar, karaçam, gürgen, meşe, kestane, ceviz gibi
ağaçlar ve daha binbir türlü bitki ve çiçekler arasında bir
cennet; sayısız berrak su kaynaklarının, şarıl şarıl akan
ırmakların, derelerin bulunduğu bir vatandır Oçena. Oçena'nın
adı bazen Ogene'dir, hem Köknar hem Karaçam'dır. Etimolojik
açıdan Elence Okena, Okinon'dur Oçena.
İlk yerlileri Oçena'nın, muhtemelen firariydiler. Osmanlı
baskısından kaçıp sığ ormanların kucağına sığınmış, ağaçların
arasına karışarak saklanmış, kimsenin onları bulamayacağına
inanmış kişilerdi. İlk evleri, ısındıkları ateşin kül ve kömür
kalıntılarının ele verdiği mağaralardandı. Hazine var diye
yıktığımız yatak yerleri, uygarlık izlerini yansıtan
duvarcıklardandı.
Ne kadar uğraştı didindiler bilinmez ama, ilk normal evlerini
inşa eder etmez, yakalanmışlardı Osmanlı'ya. Kaydolmuşlardı
reaya listesine; dağların özgür vatandaşlığı alınmıştı
ellerinden, onu yaşamadan doyasıya. Tarih 1583'tü,
keşfedildiklerinde. Sadece beş aileden oluşuyorlardı, dağın
zirvesinde kurdukları biricik köylerinde, Oçena'da.
Daha sonraki yıllarda, aralarına farklı yerlerden katılanlar
oldu. 1613'e kadar, 49 aile daha katıldı saflarına.
Yalnızlıkları bitmiş, muhtemelen şenlikler başlamıştı. Kim bilir
ne sohbetler yapılmış, ne horonlar oynanmıştı her akşam, her
evde. 54 ailenin dördü Müslüman olduğunu söylemişti Osmanlı
saymanına. Gerçek mi değil mi bilinmez ama, Yunanlı yazar
Kandilaptis, 1685'te Of despotunun kararıyla toptan Müslüman
olduklarını yazar 'Ta Fitiana' kitabında.
Rumca ama...
Oçenalılar, ayrı ayrı yerlerden, muhtemelen Trabzon merkezi
başta olmak üzere, Sürmene, Bayburt vb. gibi yerlerden gelip
yerleşmişlerdi. Aralarında, Konya civarından geldiğini söyleyen
de var, Zaza Kürtlerinden olduğuna inanan da. Fırtınalı bir
zamanda, Karadeniz dalgalarının vahşileştiği bir dönemde
gelmişti çoğu. Anadili Rumca olan bir toplumun, Çaykara
civarında 20'yi aşkın yeni köy kurup yerleşmek zorunda kaldığı
bir dönemdi bu dönem. Bizimkiler de, -batan gemilerin yolcu ve
mürettebatından- yüzerek Oçena limanına sığınmışlardı. Yaklaşık
150 yıllık Osmanlı'da, antik bir dili unutmadan konuşan
kaptanlardanlardı. Ancak herkes, kendi gemisinin şivesini
taşımıştı Oçena'ya doğal olarak. Tek bir köyde ve birarada
yaşamalarına rağmen, bu farklılıklarını yüzyıllar boyu
yaşatabilmişlerdi. Herkes Rumca konuşuyordu fakat, kimi "Staliya"
kimi "Parxare" diyordu yaylalara. Bazısı "xortare", bazısı "xolxone"
diyordu yeşil otlara. Birisi "etrepo" derken, diğeri "niko"
diyordu yenmeğe. Dünün karşılığı olan "opse" bazılarında "extes"
olarak karşılık buluyordu, Yunanistan'ın Attica ile İpiros
şivesini yansıtarak. Hatırı sayılır sayıda kişinin, genelde
isimlerin sonuna, daha eski bir Elence şive formatında "pedi-n,
raşi-n, skafidi-n, kalathi-n" örneklerinde olduğu gibi, "n"yi
ekliyordu. Önemli bir kısım ise bu örnekleri, "pedi, raşi,
skafidi, kalathi" gibi kullanıyordu.
Yukarıda "an" diye bilinen çağrı özelliği taşıyan önek,
karşılığını "ara" olarak buluyordu Aşağı Oçena'da. Yakın
komşumuz Alithinoslular şiirsel konuşurlarken, daha çabuktu
Oçenalılar. Bu dile, İslâm'la gelen birçok Arapça kelimenin yanı
sıra Anadolu Türkçesi de katılmıştı. Bunlar uzun yıllar
tamamlayıcısı olmuştu bu dilin. Rusların Trabzon'u işgalleri
sırasında, Of-Bayburt arasındaki yolu açmalarına kadar, sahil ve
şehir merkezleriyle pek haşır neşir olamayan, kırsalda ve içine
kapanık bir köyün kozmopolit yapısının örnekleriydi bu
farklılıklar. Bu nedenle diyebiliriz ki, Oçena küçük bir
Karadeniz'di, Anadolu'nun küçük bir örneğiydi.
Dörtte biri gitti
Başta beş aileden başlayan köy nüfusu, 2000 yılı sayımlarına
göre, toplam 8,355 kişiye ulaşmıştı. Bugün bu sayının dörtte
biri dahi köyde kalmadı, umutsuzluğun umut görüntülü dalgasına
kapıldı ve köyü terk etti. Geride kalanlar da terk etmek üzere.
Umutla başlayan bir tarih, dramatik geçişlerden sonra, hüzünle
karışıp nostaljiye bırakıyor kendini. Ve Oçena yazılmamış doğum
sancılarına, unutulmuş anılarına, dillendirilmemiş hikâyelerine,
hatta anlatılmamış kaful altı aşklarına ağlayarak yalnızlaşıyor.
Binlerce yıllık, antik ve muhteşem bir kültürün kalıntılarını
sırtında taşıyan Oçena yok oluyor. Bir Anadolu rengi daha solup
gidiyor gözlerimizin önünden. Bir yıldız daha kayıp gidiyor.
Sonuçta kullandığı antik dil de can çekişiyor...
Köyü terk eden her umutsuz, her çaresiz göçenle birlikte,
kişinin taşıdığı farklılıklar, bildiği fazlalıklar da arkasından
süzülüp gidiyor. Kapitalizmin pençesinden, medyanın talanından,
yabancılaşmadan, inkâr ve ihanetten artakalanı, hafızasının bir
köşesinde saklayabilenin de ölümüyle, bir damarı daha
cansızlaşarak bu dilin, nice kelimeleri de silinip gidiyor.
Güzelim koca bir kültür tarihe karışıyor, arkasında ağlayanı
kalmadan. İhanet edenlerin utanmadan, "insanız" diyebildikleri
bir dünyadan. Dünyadan bir dil daha eksiliyor...
Koca şehirlerin varoşlarına dağılan Oçenalıların, isteseler de
konuşamayacakları, bir kenarda tek başına oturup bir Oçenalının,
nostaljisini dahi mırıldansa kurtaramayacağı dili yok oluyor.
Karadeniz'in, Anadolu'nun "Romeyika"sı ölüyor.
Hızla yaklaşan sonda, son kelimenin, son fısıldanışının ardından,
artık sonsuza dek bir daha sesi çıkmayacak bu dilin, dalgalar
halinde yayılıp uzay boşluğunda, buluşup kucaklaşamayacak
kardeşleriyle.
Ve bu dilde sevmenin karşılığı olan "ağapi" kelimesi, ses olup
bir daha sevişemeyecek sesten sevgilileriyle.