Zazaki    Français    Laz    Türkçe     Armenian    Suryani    Deutche    Kurmanc    English    Yazidi

   
   

 

   
Dersim jenosidi
Munzur

Baski ve Teror

Yayinlar
Cografya
Sanat

Action
Duyurular
Dillerimiz

Tarih
Etnik Kimlik
Alevilik Kizilbaslik
Politika
Diaspora

Linkler
Otokton Halklar
Forum

Anasayfa

 

 

    Back to Top

Munzur akacak...

Tevfik Taş
Atlas Dergisi
03/03/2006

Editör
Munzur Vadisi'ne yapılması planlanan barajlar mahkeme kararıyla engellendi. Bu durum, UNESCO'nun 'evrensel doğa' olarak tanımladığı Munzur'un korunmasında önemli bir adım. Atlas'tan Tevfik Taş, Avukat Murat Cano'yla mahkemenin seyri ve davanın etkilerine ilişkin söyleşi yaptı:

"Cumhuriyet kurulalı beri mahkemelerin yürüttüğü yargılama faaliyeti, usul kurallarına bağlanmıştır. Yani artık mahkemeler kadılık, hakimler kadı değildir." Avukat Murat Cano, Bu sözleri Danıştay 10. Dairesi'nin Munzur Vadisine yapılacak 8 baraj için verdiği iptal kararından sonra söylüyor. Munzur Vadisi 1971 yılında Türkiye'nin ilk milli parkı olarak ilan edilmiştir. 42.000 hektar olan bu park Türkiye'nin en büyük ulusal parkı olup, dünyanın da ikinci büyük vadisidir. Ve bu özelliğinden dolayı 1972 yılında UNESCO'nun 17.Genel Kurulu tarafından "estetik ve bilimsel açıdan istisnai, evrensel doğa" olarak kabul edilmiştir.

Devlet, Munzur Vadisi'ne sekiz baraj yapmaya karar verdiği günden bugüne değin, Munzur'a baraj yapılmaması için Tunceli'de yüz binlerce insanın katıldığı Munzur Festivali başta olmak üzere bir çok kitlesel etkinlik yapıldı. Ancak bugüne değin en önemli kazanım hukuk alanından geldi. Danıştay 10. Dairesi, Başbakanlık yetkililerinin, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı'nın "Munzura yapılacak barajlarda halkın ve coğrafyanın yararı vardır" yolundaki iddiasını doğru bulmayarak "Munzur vadisinde yapılacak barajlar için bir ÇED raporunun olmaması, mahkemeye sunulan gerekçelerin ve kanıtların burada yapılacak barajlarda halkın yararının bulunmadığını, tersine bölgeye zarar verebileceğini gösterdiğine" hükmetti.

Avukat Murat Cano'nun da aralarında bulunduğu bir grup Tuncelili'nin Başbakanlıkla, Enerji Tabi Kaynaklar Bakanlığı'na açtıkları dava oluşturulan savunma yöntemi bakımından özgündür. Çünkü savunma yasa kalıplarının ötesinde, söz konusu edilen bölgenin yaşamsal özellikleri eksen alınarak, su, iklim ve yaşam kavramlarının bilimsel incelemeleri üzerine kurulmuştur. Bu davanın Avukatı olan Murat Cano'yla bir söyleşi yapmak, bu alanda nadir görülen bir kazanımı müjdelediği için de önemlidir.

Tevfik Taş: Vadisini savunmak için yürüttüğünüz davada savunmanızın dayanakları neler oldu; bunları saptarken hangi yöntemi kullandınız?

Cano: Devlet; Munzur coğrafyasının üç vadisi üzerinde "Munzur Projesi" adını verdiği enerji amaçlı sekiz baraj ve HES yapımı planlamıştı. Planlanan yatırımın enerji üretim amaçlı olması ile Türkiye'nin enerjiye olan ihtiyacı gözetildiğinde, yatırımın gerekli ve kamuya yararlı olduğu sanılıyordu. Ancak yatırımın; su kaynaklarına, su potansiyeline, iklime, dolayısıyla Tunceli'deki bitki örtüsüne ve bitki çeşitliliğine, yabanıl ve içsu canlılarına, giderek insan hayatına etkileri konusunda hiçbir çalışma ve değerlendirme yapılmamıştı.

Aynı şekilde, planlanan yatırımdan elde edilecek ekonomik fayda, Tunceli'nin çevre ekonomisi potansiyelinden elde edilecek ekonomik faydaylaz da karşılaştırılmamıştı. Öyleyse, devletin yapmadığını yapmak ve elde edilecek sonuçlara göre davranmak gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Önce baraj ve Tunceli'nin su verilerini, uzman bilim insanlarına sunarak, suyun baraj göllerinde tutulması sonucunda o coğrafyadaki iklim dengesinin, su rejiminin nasıl etkileneceği konusunda düşünce aldım. Sonra Tunceli coğrafyasındaki flora ve fauna çeşitliliğini saptadım. Bu konuda yapılmış bilimsel araştırmaları edindim. İlaveten Munzur Vadisi'nin 1970'lerde Ulusal Park ilan edilmesine yol açan ve 22 devlet kurumu tarafından yürütülen çalışmalara ulaştım.

Bunlarla yetinmedim, Tunceli'nin çevre ekonomisi potansiyelinin aktive edilmesi halinde elde edilebilecek yıllık geliri saptadım. Bu geliri, HES'lerden elde edilecek elektrik enerjisinin parasal değeriyle karşılaştırdım. Ayrıca üretilmesi planlanan elektrik enerjisi miktarı ile hidrolik kaynaklardan bütün Türkiye'de elde edilen elektrik enerjisini miktarını karşılaştırdım. Sonuç olarak anladım ki; "Munzur Projesi"; ekonomik olarak verimli değil (HES'lerden üretilecek elektrik enerjisinin parayla ifade edilen değeri yılda 80 milyon Dolardır. Buna karşın Tunceli'deki çevre ekonomisi aktive edilirse yılda 1 milyar Dolar gelir elde edilebilir. Öte yandan üretimi planlanan enerji, bütün Türkiye'de hidrolik kaynaklardan üretilmekte olanın yalnızca %1'i civarındadır) ve uygulanırsa Tunceli'deki iklimin değişmesine (Tunceli'nin akışa geçen yıllık su potonsiyelinin %37.3'ü baraj göllerinde tutulmak istenmektedir) su rejiminin bozulmasına, kaynakların ve krater göllerinin kurumasına, o coğrafyadaki flora ve fauna çeşitliğinin tükenmesine yol açacaktır. Eğer bu böyle olursa, ortalama 100 yıl sonra Tunceli'de yaşamak da zorlaşır.

Hal böyle olunca; "yasa kalıpları", sorunu anlatmaya yetmedi. Başka bir deyişle, bu sorunun çözümü, "yasa kalıpları"na sığmadı. Ama sorunun çözümünde, toplumsal ve kamusal yarar vardı. Ben de, hukukun; suya, iklime ve belirli bir iklim dengesi içinde oluşan hayata, değer tanıması gerektiğini düşündüm. Bu düşünüşden hareketle de dava açtım. Yargı da, ilk kez, su-iklim-yaşam ilişkisine,
"hukuki değer" tanıdı. Aslında Türkiye coğrafyasındaki "öteki değerleri" gözetmeyen yatırımlar ile yabancı sermayenin bu yatırımlara hızla yönelmesi sürecinde yargı, Türkiye coğrafyasını korumaya "öncülük" etmeye başlamıştır.

Tevfik Taş: Munzur Vadisine baraj yapacak olan kurumlar ÇED raporu hazırlamayı gereksiz bulmuşlar, bunu, Manzur Vadisinin kültürel değer taşıyan bir bölge olmadığına dayandırıyorlar, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Cano: Yalnız Munzur Vadisi değil, bütün Tunceli coğrafyası; tarihi ve kültürel bakımdan önemli "değer"ler ve "varlık"lar barındırmaktadır. Ancak ne yazıkki arkeolojik bakımdan bu coğrafyada bugüne kadar yüzey araştırması yapılmamıştır. Halbuki Keban Barajı'nın inşası sürecinde Sayın Kılıç Kökten tarafından Pulursak Yolu'nda yapılan çok sınırlı kazılarda dahi "mağara işlikleri"ne ve "çakmaktaşı atölyeleri" ne rastlanmıştır.

Arkeologların ve tarihçilerin öngörülerine göre, Tunceli coğrafyasındaki insan yerleşmeleri, paleoolitik çağa kadar geri gitmektedir. Böyle olması, anlaşılır bir durumdur. Çünkü Tunceli coğrafyası, "Yukarı Mezopotamya" olarak anılan "Fırat Havzası"nın kuzey doğu ucunun fizyobiyolojik devamıdır. Artık bütün dünya; Nil, Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının, Akdeniz Havzası uygarlıklarının, hatta insanlık tarihinin başlangıcı uygarlıklar olduğunu kabul etmektedir. "ÇED Raporu hazırlanırken başvurulan kalıplar" yararlı ve fakat başlangıç kalıplardır. ÇED formatının, ÇED'i hazırlayacak kadroyu oluşturacak bilim disiplinlerinin yeniden tayin ve tespit edilmesi gerekiyor. Ne varki bu konu başlı başına değerlendirilmesi gereken bir konudur. O da, buraya sığmaz. Bizim olayımızda, Danıştay, ÇED yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği tarihi gözetmeksizin, yatırımın çevre değerlerine etkisinin önceden ve mutlaka değerlendirilmesi gerektiğinden hareketle karar verdi.

Tevfik Taş: Munzur'a yapılamak istenen barajın üstlenicilerinden biri ABD'li bir şirket. Bu yürüttüğünüz davaya uluslararası bir özellik kazandırıyor mu, böyle ise bunun boyutlarını anlamamıza yardım eder misiniz?

Cano: Biri değil, ikisi "ABD'li şirket" ve bu şirketler, uluslararası konsorsiyumun lideridir. Konsorsiyumda Birleşik Amerika Devletleri ile Avusturya şirketlerinin yer alması, olaya, "uluslararası bir karakter" kazandırıyor. Ancak projenin, uluslararası bir konsorsiyuma yaptırılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı'na, uluslararası antlaşma niteliği kazandırmıyor. Ne var ki, Başbakanlık ile Enerji Bakanlığı, bu konuda benden farklı düşünüyor. Onlara göre Bakanlar Kurulu Kararı, Türkiye-ABD Hükümetleri arasında imzalanan "ikili işbirliği protokolü" uyarınca çıkarıldığı için, uluslararası antlaşmadır, bu yüzden de yargı denetiminin dışındadır. Eğer bu düşünüşe hukuki geçerlilik tanınırsa, hükümetler; önce işbirliği protokolleri imzalarlar, sonra da uluslararası konsorsiyumlarla anlaşma yapılmasına ilişkin kararlar alırlar ve bu kararlar, ilelebet yargı denetimi dışında kalır. O durumda, yurttaşlar da yargı da, Türkiye coğrafyasını yıkıma uğratacak bütün uluslararası yatırımları, yalnızca "seyretmek" zorunda kalır.

Tevfik Taş: Mahkemede davalı koltuğunda bugüne dek Başbakanlık ve Enerji Bakanlığı oturuyordu, ancak şimdi DSİ de davaya dahil olmak istiyor, neden?

Cano: Kimbilir, belki DSİ, projeyi daha iyi savunacaktır. Ben, DSİ'nin davaya katılmasına itiraz etmedim.

Tevfik Taş: Danıştay'ın bu kararının Munzur'da baraj yapılmasını istemeyen kesimler ve benzer savaşımlar verenler için işlevsel, edimsel bir yararı olacak mı; olacaksa bunları anlatabilir misiniz?

Cano: Kesinlikle olacaktır. Hele, İdari Dava Daireleri Kurulu kararı onarsa, yepyeni ve "bağlayıcı nitelikte" bir yargısal uygulama başlar. Kararın bozulmasına hükmedilse dahi, İdari Yargı'nın üst organı olan Danıştay'ın bir Dairesi'nin, su-iklim-hayat ilişkisine verdiği hukuki değer, tartışılmaya devam edecektir. Yani dairenin kararındaki düşünüş, yok edilemeyecektir. Bekli de ileride, "üstün düşünüş" haline gelecektir.

 

 

   
 
    Back to Top