Cem Yildiz -Aktari
Munzur Vadisi Milli
Parkı
Cem Yıldız
Avukat, Tunceli
Günisigi Dergisi, (Aylik hukuk degisi)
Kaynak: gunisigihukuk.com
Ülkemizde özellikle son yıllarda başta, Bergama, Fırtına Vadisi,
Hasankeyf ve Çoruh olmak üzere pek çok çevre karşıtı projelere karşı
duyarlı bir kamuoyu hareketliliği gelişmiştir. Bu projelerin büyük
bir kısmında istenen başarı elde edilebilmişse de bazılarına karşı
sürekli mücadele devam etmektedir.
Fakat ne yazıktır ki; bu projeler kadar önemde olan ve onurlu bir
coğrafyanın yüzyıllardır yok edilmesinin son perdesini teşkil eden
bir yıkımlar projesi, çoğu kişi ve kurumlar tarafından görmezlikten
gelinmektedir.
Tunceli (Dersim) ilimizin, nefes borusu olan “Munzur Vadisi Milli
Parkı” toplam sekiz adet (evet yanlış okumadınız!) baraj ve hidro
elektrik santralleri (hes ) projeleri ile yok edilmek istenmektedir.
144 km uzunluğundaki Munzur çayı ve kollarına ikisi bitmiş (Uzunçayır-Mercan
Barajı ve hes), ikisi ihale aşamasına gelmiş (Konaktepe 1-2
barajları ve hes) ve dördü master plana alınmış (Akyayık, Kaletepe,
Bozkaya, Pülümür barajı ve hes) ikisi orta ölçekte ve diğerlerinin
tümü küçük ölçekteki tümü enerji amaçlı (!) projeler ile sözüm ona
ulusal kalkınma adına bir coğrafyanın kasten ve planlanarak yok
edilmesi sözkonusudur.
Milli Parklar ve Doğa Koruma Mevzuatları:
a) Milli Parklar Kanunu ve Munzur Barajlar Projesi:
Günümüz doğal yaşamı koruma ihtiyacına yanıt vermemekle birlikte,
halen yürürlükte olan 2873 sayılı, 09.08.1983 tarihli Milli Parklar
Kanunu (MPK ) ile, ülkemizin % 1,07’ lik kısmına karşılık gelen
toplam 33 adet, 893.663 hektar doğal alan korunmaktadır. Bu kanun
kapsamındaki doğal koruma statüleri, önem derecelerine göre; Milli
Park,Tabiatı Koruma Alanı,Tabiat Anıtı ve Tabiat parkından
oluşmaktadır.
Bunlardan, konumuzu doğrudan ilgilendirmesi bakımından milli
parklar üzerinde durmak istemekteyiz. Milli park, MPK da şu şekilde
tanımlanmıştır: “Bilimsel ve estetik bakımdan ulusal ve uluslar
arası önemi bulunan doğal ve kültürel kaynak değerleri ile koruma,
dinlenme ve turizm alanlarına sahip alanlardır.”
Milli parklar gibi hassas, ender ve miras coğrafyalar birçok
canlı ve cansız varlığı içinde barındırırken, buralarda henüz
bilimin dahi tanımlamadığı pek çok canlı yaşamaktadır. Bu alanlar,
özellikle ekosistemin korunması ve rekreasyon amacıyla korunan
alanlardır.
MPK/7 md.de “Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Verilecek İzinler”
başlığı altında; milli park ve tabiat parklarında, planlarına uygun
olması şartı ile kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her
türlü plan, proje ve yatırımlara Çevre ve Orman Bakanlığı’nca izin
verilebilir ve uygulamalar bu kanun hükümlerine göre denetlenir
denilmektedir.
MPK/8 md.de “Gerçek ve Özel Hukuk Tüzel Kişilerine Verilecek
İzinler” başlığı altında düzenleme yapılmış olup; muğlak ve
tartışmalı olan ve hukuki olmaktan çok siyasal bir terim olan “kamu
yararı” kavramı ile her zaman tartışmalara sebebiyet vermektedir.
Genel bir tanımına rağmen, üzerinde bir türlü uzlaşının
sağlanamadığı bu kavram siyasal iktidarlar tarafından çoğu zaman
gerçekten kamunun yararı yerine bazı bireylerin ve başta da
kendilerinin yararına olan projelerde temel alınabilmekte ve idari
yargıda da, çoğu zaman bu doğrultuda adil olmayan kararlar
çıkabilmektedir. Örneğin, söz konusu olan “Munzur Vadisi Barajlar
Projelerinde” idareye göre “kamu yararı” varken, bilimsel
araştırmaların sonucu, yörenin ender coğrafik özellikleri ve yapılan
ve yapımı planlanan baraj ve hes’lerin ekonomik özellikleri,
verimlilikleri ile yöre insanlarının uzun dönemli sürdürülebilir
yaşamları dikkate alındığında, “üstün kamu yararı”, bu projelerin
derhal iptalinde bulunmaktadır.
Son dönemde özellikle bu tür projelerde, kamu hukukunda “kamu
yararı” kavramı, “üstün kamu yararı” kavramına dönüşmüş
bulunmaktadır. Fırtına vadisi kararında da olduğu gibi, ilgili
mahkemece bu alanın korunmasında, bilimsel veriler ışığında “üstün
kamu yararı” kavramından hareket edilmiş ve hakkaniyete uygun nihai
karar verilmiştir. Darısı Munzur’a diyelim...
MPK/14 md. en önemli madde olup, burada da “yasaklanan
faaliyetler” sıralanmıştır. Buna göre bu kanun kapsamına giren
yerlerde; tabii ve ekolojik denge ve tabii ekosistem değeri
bozulamaz, yaban hayatı tahrip edilemez, bu sahaların özelliklerinin
kaybolmasına veya değiştirilmesine sebep olan veya olabilecek her
türlü müdahaleler ile toprak, su ve hava kirlenmesi vb. çevre
sorunları yaratacak iş ve işlemler yapılamaz, tabii dengeyi bozacak
her türlü orman ürünleri üretimi, avlanma ve otlatma yapılamaz,
onaylanmış planlarda belirtilen yapı ve tesisler ve Genel Kurmay
Başkanlığınca ihtiyaç duyulacak savunma sistemi için gerekli
tesisler dışında kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir
zorunluluk bulunmadıkça(!), her ne surette olursa olsun hiçbir yapı
ve tesis kurulamaz ve işletilemez veya bu alanlarda var olan
yerleşim sahaları dışında iskan yapılamaz.
14.md. ışığında, “Munzur Vadisi Barajlar Projelerinde” bizce
kesinlikle kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir zorunluluk
bulunmamaktadır: Çünkü; sayılabilecek yüzlerce etmenden ilk elde
aklımıza gelen pek çok aşağıdaki nedenlerden dolayı, bu coğrafyanın
korunmasında insanlık adına “üstün kamu yararı” bulunmaktadır.
Türkiye de şu anda, lüks elektrik üretimi devrededir. Atatürk,
Keban, Karakaya vb. devasa barajlar kapasitelerinin 1/3 veya 1/4’ü
ile devrededir. Elektrik üretimi maliyeti 1 cent’in altında olan bu
santraller, uykuya çekilmiş durumdadır. Çünkü bu ülkede halen,
gerçek bir ulusal enerji politikası bulunmamaktadır. (Aslında,
ülkenin şu andaki açmazlarının temelinde, bilimsel ve uzun vadeli
politikasızlık yatmaktadır.) İnsana ve çevreye saygılı, uzun vadeli
sürdürülebilir ekonomi politikalarının parçası olan ulusal enerji
politikaları var olsaydı, Munzur projeleri olamazdı. Ama maalesef,
uzun yıllardır bu ülkede elektrik üretiminde yerli kaynaklar yerine
(barajlar ve termik santraller rölantide iken) ithale dayalı
doğalgaz santralleri tam gaz çalışmaktadır. Tüm bu tabloya rağmen,
DSİ “kamu yararı” aldatmacası ile, Munzur’u boğmak istemektedir.
1- Bu barajlardan, yapımı tamamlanan iki baraj, DSİ kriterlerine
göre orta ölçekte olup, diğerlerinin tümü, son derece küçük ve
enerji üretimi anlamında fayda getirmeyen santral tipi baraj ve
hes’lerdir. (DSİ’ne göre; bu barajların devreye girmesi ile, 352 nw.’lık
kurulu güçle, yılda toplam 1.280 milyon kwh.’lık enerji elde
edilecektir.)
2- Dünyamız ve ülkemiz açısından son derece önemli olan, hassas
ve miras bir coğrafya olan Munzur Vadisi Milli Park alanı tümden yok
edilecektir. Oluşacak olan direkt ve dolaylı etkilerden dolayı, (iklim
değişikliği vb.) başta endemik türler olmak üzere (örneğin; “kırmızı
pullu alabalık”, dünyada sadece bu alanda yaşamakta ve bilimsel
verilere göre bu durumda kesinlikle yok olacaktır) pek çok fauna ve
flora türü yok olacak ve en önemlisi de bu alan
insansızlaştırılacaktır.
3- Bu bölgede yaşamın temeli Munzur’dur. Yörede yaşayan alevi
inançlı insanlar açısından, alan kutsaldır. Munzur sadece bir
coğrafi ad değildir. Aksine, ilgili kamu kurumları ve uluslararası
sermayenin anlayamayacağı kutsal anlamları vardır. “Munzur; tarihin,
direncin, onurun, başkaldırının, yaşama bakışın, aşkın, kültürün
simgesidir; kirletilmesi günah sayılan bir nimettir, ekmektir.”
Yüzyıllardan beri, yörenin geri bıraktırılmasında (geri
kalmasında değil!) aktif rol oynayan kamunun, şimdi de bu projeler
ile sözde sağlayacağı iş imkanları vs. ile yöre insanını kandırması
ve barajların yapılmasına ikna etmesinde maalesef kısmen başarı
sağlanmıştır.
4- DSİ’ye göre, bu projelerin tümünden elde edilecek yıllık gelir
sadece 80 milyon dolardır. Bu miktarın getirisi ve götürüsünü
kamuoyuna bırakmak sanırım en doğrusu olacaktır. (Oysa ki Tunceli
ilinin, hayvancılık, tarım, turizm vb. potansiyeli milyar dolarlarla
ifade edilmektedir.)
5- Ayrıca, asıl olarak siyasi bir karar olan (kamu yararı) bu
projeler ile göçler artacak, yöre insanı tıpkı elde edilecek
elektrik enerjisi gibi, batıya gönderilecek ve sisteme entegre
edilecektir.
6- Bu projelerin tümü başta, bu alanın mutlaka korunması ve
gelecek kuşaklara aktarılmasında “üstün kamu yararı” bulunması
nedeniyle, hukuka ve kanunlara aykırılıklar taşımaktadır.
Ayrıca bu projeler maalesef ÇED Yönetmeliği hükümlerine göre (hukuka
ve çevre insan hakkına aykırı da olsa!) ÇED raporundan muaf
tutulmuştur. Bu durum, DSİ ve ilgili yapımcı inşaat firmaları
açısından büyük kolaylıklar taşımaktadır. Çevre Kanununun (1983 yılı)
10.md. hükmüne dayalı olarak ancak 10 yıl sonra (1993) çıkartılan ve
en son 16.12.2003 tarihinde 3. kez değişikliğe uğrayan Çevresel Etki
Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliğinin (diğer yasal düzenlemelerde
olduğu gibi) geriye yürümezliği temel ilkesi nedeniyle, geçici
maddeleri hükmünce, “Munzur barajlar projeleri” ÇED Yönetmeliği’nden
muaf tutulmuştur. Dolayısıyla, hukuk devleti (!) olduğu iddia edilen
bu ülkede, milli park alanında yapılan devasa inşaatlarda ÇED raporu
alınmasına kanunen gerek bulunmamaktadır.
b) Munzur Projeleri ve Doğa Koruma Mevzuatına Genel Bakış:
Bu projeler başta 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu olmak üzere;
- TC.Anayasası ( m.56,63,169...vb )
- 2872 Sayılı Çevre Kanunu (m/ 1-3-9-10-30...vb )
- 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa ve
diğer pek çok ulusal mevzuata aykırıdır.
Uluslararası mevzuatta ise;
Başta; 1979 Bern Sözleşmesi (Avrupa’nın yaban hayatı ve yaşama
ortamlarını koruma sözleşmesi ) Türkiye bu sözleşmeye 09.01.1984
tarihinde BK. kararı ile taraf olmuştur. Bu sözleşme, doğal alan
koruması açısından, halen ülkemizdeki en önemli yasal düzenlemedir.
(Bu sözleşmede yer alan ek liste 1-2-3 deki kesin olarak koruma
altındaki pek çok flora ve fauna türleri Munzur coğrafyasında,
barajlar projeleri ile tehlike altındadır.)
- 1972 Stocholm B.M İnsan Çevresi Konferansı Deklarasyonu
- 1972 Paris, Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair
Sözleşme (Türkiye 14.07.1982 tarihinde taraf olmuştur.)
- 1992 Rio, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
- 1992 Rio, B.M. Çevre ve Kalkınma Konferansı Deklarasyonu
- AB Habitat ve Tür Yönetmeliği
- Cıtes Sözleşmesi (Nesli tehlikede bulunan yabani hayvan ve
bitki türlerinin uluslararası ticaretine ilişkin sözleşme) gibi pek
çok ulusal ve uluslar arası düzenlemelere aykırıdır.
Ulusal ve uluslararası tüm çevre mevzuat bir bütün olarak
değerlendirildiğinde; özellikle doğal yaşamın korunması açısından
ulusal mevzuatta çok büyük eksiklikler ve hatalar bulunmaktadır. Bu
nedenle, dağınık olan, pek çok yasal boşluklar barındıran ve hukukun,
insan haklarının temel ilkelerine aykırılıklar taşıyan ulusal çevre
mevzuatının bir an evvel yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Ulusal
mevzuattan olan 2872 sayılı Çevre Kanunu anayasal düzenlemelerden
olmasına rağmen, doğal hayatı korumaktan son derece uzaktır. Bu
kanun daha çok çevre kirlenmesi, sanayi atıkları vb. düzenlemeye
dönüktür.
Yukarıda belirtilen doğal yaşamı koruma statüleri; ilgili
Bakanlığın koordinesinde ve sivil toplum kuruluşlarının da aktif
katılımı ile yeniden sil baştan düzenlenmelidir. Tüm bu yasal
mevzuata rağmen, icracı bakanlığa bağlı olmanın verdiği moral ve
ekonomik güç ile, 6200 sayılı DSİ Genel Müdürlüğü Teşkilat ve
Vazifeleri Hakkında Kanun hükümleri daha ağır basmakta ve halen
Munzur Vadisi Milli Parkı’nda baraj yapım aşamaları, her şeye rağmen
hiçbir engelle (başta, hukuksal ve eylemsel) karşılaşmadan sessizce
devam etmektedir. Bu kapsamda, ülkemizdeki en büyük eksiklik, acilen
biyolojik çeşitlilik esas alınarak “Doğal Yaşamı Koruma Kanunu”
çıkartılmalıdır. Bu kanun kapsamında, özellikle milli parklar gibi
miras coğrafyalar her ne pahasına olursa olsun, mutlaka korunmalı,
bir tek çivi bile çakılmamalıdır.
c) Munzur Vadisi Milli Parkı (Tunceli )
Doğu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyasının tek doğal milli parkı
olan,Munzur Vadisi Milli Parkı’nın önemi de, en başta milli park
olmasından kaynaklanmaktadır. Onlarca coğrafik ve biyolojik kriter
olmadan herhangi bir yerin milli park yapılmadığı düşünülecek
olunursa, bu alanın önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin en eski (1971) ve en büyük (42.000 ha) milli
parklarından olan “Munzur Vadisi Milli Parkı” bünyesinde
barındırdığı onlarca bitki ve hayvan toplulukları, ilginç
jeomorfolojik oluşumları ve ender peyzaj güzellikleri ile ülkemizin
miras coğrafyalarının başında gelmektedir. Bu alan, ilginç doğal
özelliklerinin yanında ulusal ve uluslar arası hukuki düzenlemeler
ile de koruma altına alınmıştır.
Genel olarak Munzur coğrafyası, ülkemizin en önemli endemik flora
ve fauna türlerine ev sahipliği yapmaktadır. Munzur florasında 1518
bitki kayıtlı olup, bu durum bu alanın tek başına pek çok ülkeden
bile daha zengin bir floraya sahip olduğunu göstermektedir. Bu
türlerden, 43 tanesi yalnızca Munzur’a özgü olup, 227 tür ise
Türkiye’ye endemik türdür. Munzur Vadisi Milli Parkı ve dağlarında
228 toplam endemik takson saptanmış ve bunlardan 141’i tehlike
altındadır. (120’si endemik.) Bu alan; yaban hayatı koruma sahası,
öba (önemli bitki alanı), öka (önemli kuş alanı) ve en başta da
milli park alanıdır. Bu alan, coğrafi büyüklük anlamında ülkemizde
Doğu Karadeniz Bölümü hariç olmak üzere en geniş koruma alanı
özelliğine sahiptir. Burada, 12 küresel ölçekte tehlike altında tür
ve 109 Avrupa ölçeğinde tehlike altında olan türler bulunmaktadır.
Munzur Vadisi, iki farklı koruma sahasından oluşmakta ve bu
alanlardan olmazsa olmaz alan olan 1.derece koruma zonu (mutlak
koruma alanı ), Ovacık-Tunceli arasındaki dar vadi tabanında
yaklaşık 3 km. eninde ve 40 km. uzunluğundaki alanı içermektedir. Bu
alan, tüm milli parkın hayati bölgesini teşkil eden en önemli
alanıdır. İşte, yapımı planlanan bu barajlardan ihale aşamasına
getirilmiş bulunan Konaktepe 1-2 barajları ve hes bu alanı tamamen
kapsamaktadır. Bu alan, 42.000 ha toplam milli park alanı içinde
oran olarak az bir kısmını kapsasa da (ki, DSİ ve yapımcı firmaların
en büyük söylemleri de budur), tüm alanın en önemli mutlak koruma
alanını teşkil etmektedir. (Konaktepe Barajı inşaası halinde bu
alanın % 63.5’i, Çevre ve Orman Bakanlığı’na göre sular altında
kalacaktır.) Dolayısıyla, “bu alan yoksa, Munzur da yoktur.”
denebilecek öneme sahiptir.
İnşaatı bitmiş olan barajlardan Uzunçayır, milli park sahası
dışında kalırken, Mercan Barajı ve hes ise, milli parkın 2.derece
koruma alanında yer almakta olup, endemik onlarca fauna ve flora
türlerini barındırıyordu. Fakat bu vadi gözlerden ırak olması
sebebiyle sulara gömülmüş ve bu türler yok olmuştur.
Munzur Vadisi Milli Parkı, tıpkı bulunduğu coğrafya gibi kaderine
terk edilmiş ve şimdiye kadar var olan OHAL uygulamaları vb. malum
nedenlerle adeta gözden çıkartılmıştır. Bu barajlar projesi ile de
son perde kapatılmak istenmektedir. Yöre insanının onurlu ve
mücadeleci yapısına rağmen, özellikle son dönemlerde baş gösteren
ekonomik krizler, yetersizlikler, uzun süreli yoksulluklar vb.
nedenlerle maalesef bu projelerin yapılmasına onay veren insanların
varlığı da dikkate değerdir.
Sonuç olarak; tüm bunlardan sonra bizlerin ulusal kalkınmaya
karşı olduğu iddia edilemez. Aksine, uzun dönemli, bilimsel esaslara
dayalı, sürdürülebilir ekonomi politikaları ile ulusal enerji
politikaları belirlenmeli ve ender coğrafyalar olan bu tür alanlar
her ne pahasına olursa olsun mutlaka korunmalıdır.