Herkes 'kayip'larini ariyor

DERSIM FORUM

Makale yazari: Celal Baslangiç - akt Tarih, gün ve saat : 27. Temmuz 2007 17:36:39:

Herkes 'kayıp'larını arıyor


Tunceli Barosu Başkanı Hüseyin Aygün (kürsüde), Tunceli kırsalında 1994 sonbaharı kaybolanlarla ilgili davaları takip ediyor. Kaybolanlardan Düzali Serin. Firik, Işık, Serin, Gülmez, Tanış ve Deniz aileleri sevdiklerini arıyor. Sonuç alamayan ailelerin son umudu Avrupa. Kayıplar bulunmadıkça ne onların ne de yönetenlerin içi rahat edecek

Celal BAŞLANGIÇ
Radikal Gazetesi
12/05/2003


'Yurtdışına çıkacağım' diyerek evinden ayrıldı Bülent. 2000 yılının 26 Mayıs'ıydı. Altı gün sonra telefonla aradı ailesini:
"Yurtdışındayım. Durumum iyi."
Bir süre ses seda çıkmadı. Altı ay sonra bir telefon daha geldi. 2001 yılının başıydı. Durumunun iyi olduğunu söylüyordu.
Ailesi bir daha hiç haber alamadı Bülent'ten.
1974'te Ovacık'ta doğmuştu. Sonra İstanbul'a gelmiş, 1995'te Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni kazanmıştı. 'Yurtdışına gidiyorum' diye evden ayrıldığında üniversite öğrencisiydi.
Ailesi elbette sağlığından endişe ediyordu, ama yaşadığına dair pek de kuşku duymuyorlardı. Ta ki iki ay önce İsviçre'nin Bern kentinden Bülent'in babası İmam Firik adına postalanmış, üzerinde gönderen adresi bulunmayan bir mektup alana kadar.

Bülent Firik
Ailesinin anlatımına göre 'Gerek okul, gerekse yakın çevresinde, aydın, demokrat ve ilerici kişiliğiyle tanınıyordu. Araştıran, sorgulayan ve yaşadığı dünyadaki olayları iyi analiz eden bilimsel bakış açısına sahipti.
Sistemin kirlendiğini, kirlenmenin muhalif çevreleri de sardığını, bu kirlenmenin muhalif çevrelerde derin sorunlar yarattığını düşünerek her seferinde aşırı rahatsızlık duyduğunu belirtmekteydi. Muhalif yapılanmaların bu kirlenmeden kurtulmaları için, kendine önce insanım, diyen, demokrat ve ilerici kişilere çok büyük görevler düştüğünü, kendi payına düşen görevleri, bedeli ne olursa olsun yapacağını hem çevresindekilere söylüyor, hem de yazıyordu.
Gerek öğrenci eylemlerine, gerekse işçi ve demokratik kitle örgütlerinin düzenlediği eylemlere sık sık katılmaktaydı. Bundan dolayı sık sık gözaltına alınıyordu. En son beş gün sorguda kalmıştı, susma hakkını kullanarak, ifade vermeyi reddetmişti.'

Fotokopideki karar
İşte ailesi Bülent'i böyle anlatıyordu ve yurtdışından kim tarafından gönderildiği belli olmayan mektubun içinden çıkan 'belge'de de Bülent'in adı geçiyordu. Bir kitaptan çekilmiş fotokopiydi aileye gönderilen. Kitabın adı 'Maoist Komünist Partisi 1. Kongre Belgeleri'ydi. 468. sayfada yer alan 'Kardelan Harekâtının Soruşturma ve Sorgulama Yöntemi' başlığının altında partinin '1. Kongre Kararı' vardı.
"Karar: Bülent Firik, Erdal Erdoğan, Kenan Karahan (Leveke Muhtarı), Hasan Geçgin adlı işbirlikçilerin ölümle cezalandırılması doğru değil. Doğru olan teşhir ve tecrit kararını alıp kişileri ailelerine teslim etmekti. Her işbirlikçinin cezası mutlaka ölüm olmamalıdır. Bunlardan Bülent Firik'in cezalandırılmasının kamuoyunda üstlenilmemesi hatalıdır. Cezalandırılan kişilerin ailelerinin istemi durumunda cenazelerinin teslim edilmesi gerekir."

Af Örgütü'ne gidecekler
Firik ailesi bu 'belge'yi okuyunca oğulları Bülent'in ve daha başkalarının işkenceli bir sorgulardan geçirildikten sonra öldürüldüklerini öğrendi.
"Bu korkunç haberi okuduğumuzda, aile olarak derin bir acı ve üzün yaşadık. Bu insanlık suçunu işleyenlerden, aileye ve kamuoyuna, Bülent Firik'in neden, nasıl, nerede öldürüldüğünü; yılını, ayını, gününü, ölümüne neden olan bütün iddiaların kamuoyuna ve aileye açıklanmasını istiyoruz. Acilen cenazesinin aileye teslim edilmesini talep ediyoruz."
Firik ailesinin isteği bu. Şimdi yanıt bekliyorlar. Eğer bekledikleri yanıt gelmezse Uluslararası Af Örgütü'ne başvurarak oğullarının cenazesini isteyecekler.

Mirik'te ne oldu?
Bu olay yaşadığımız coğrafyanın 'kanlı gerçekleri'nden biri. Ancak elbette, bu gerçeğin sadece bir yüzü. Daha başka yaşanılan 'kanlı gerçekler' de var.
Şimdi bu olaylardan birini Tunceli Barosu Başkanı avukat Hüseyin Aygün'ün Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı başvurudan izleyelim. Tunceli'nin merkeze bağlı Gökçek Köyü Mirik mezrasında yaşamaktadır Hıdır, Hatun, Elif, Yeter, Ali Işık; Düzali, Gülizar, Dilek Serin.
1994'ün eylül ayında PKK ile güvenlik güçleri arasında yoğun çatışmalar yaşanır. Köy son derece dağlık, uzak ve kırsal bir alandadır. 23-24 Eylül 1994'te, Bolu Komando Tugayı'na bağlı askeri birlikler Mirik mezrasına bir operasyon düzenler. Bu operasyon sırasında mezrada Işık ve Serin ailelerinden toplam sekiz kişi yaşamaktadır yalnızca. Operasyon öncesi mezraya giriş ve çıkış yasaklanır. Savcılığa yapılan başvuruda olayın sonrası şöyle anlatılır:
"Yapılan operasyonlar çerçevesinde 24.9.1994 günü Hıdır, Hatun, Elif, Yeter Işık'ı ve Düzali, Gülizar ve Dilek Serin'i evlerinden gözaltına almışlardır. Dilek Serin üç yaşındadır. O tarihten itibaren bu kişilerden hiçbir haber alınamamıştır. Ali Işık ise 25.9.1994 günü ailesinin akıbetini
öğrenmek için köye gitmiştir. Kendisinden uzun zaman haber alınamayan Ali'nin çıplak ve başı ezilmiş vaziyetteki cesedi bir süre sonra köy civarında bulunmuştur. Her iki aileye ait büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar, birkaç gün sonra köyün karşısındaki karakolun yetkilileri tarafından ailelere teslim edilmiştir."
Operasyonun bitiminden sonra güvenlik güçlerinden izin alarak köye girenler tüm evlerin ve içindeki eşyaların roket atılarak yakıldığını ve köyün tümüyle harabeye çevrildiğini görürler. Tanıklar gördüklerini Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan 'ölüm tarihinin tespiti davası'nda bütün ayrıntılarıyla anlatırlar. Mahkeme de 'davaya konu olan kişilerin Tunceli'nin kırsalında terör olaylarının yoğun olduğu ve askeri operasyonların yapıldığı sırada can güvenliklerinin olmadığı ortamda aniden kayboldukları ispat edilmiştir' kararını verir.
Müştekilerin vekili avukat Aygün savcılığa yaptığı başvuruda üzerinden dokuz yıl geçen olayda müvekkillerinin yakınlarının askeri birliklerce alınıp öldürüldüğüne inandıklarını, görevli askeri birliklerin ölüm olayından sorumlu tutulduğunu, maktullerin 'yaşama hakkı'nı ihlal eden kamu görevlilerinin adalet karşısına çıkarılmasını ister.

'Keleş'se örgüttür'
Ocak ayında yapılan başvurunun bugüne 'başına gelenleri' avukat Aygün'den dinleyelim:
"Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı son derece hızlı şekilde 'görevsizlik kararı' vererek dosyayı Malatya DGM Başsavcılığı'na gönderdi. DGM 'devlet aleyhine suçlar' konusunda görevli olan bir mahkemedir. Görevsizlik kararını nasıl ve ne için verdiğini savcıya sordumuzda bize verilen yanıt son derece ilginçti; 'Ali Işık G-3 mermisiyle mi yoksa 'Keleş' ile mi öldürülmüş? Bu konuda durum aydınlandığında işlem yapılır. Eğer 'Keleş' ile öldülürülmüşse örgüt yapmıştır. Dolayısıyla DGM görevidir'. Doğrusu bu yorum hayatın olağan akışına aykırıdır. Devlet de, örgüt de G-3 ya da
'Keleş' kullanmaktadır. Kişilerin hangi silahla öldürüldüğü failin kimliği hakkında belirleyici olabilir mi? Sonunda Malatya DGM de olayı 'devlet aleyhinde işlenen suç' olarak görmedi ve o da görevsizlik kararı verdi. Dosya şu anda Tunceli Valiliği'nde sorumlular hakkında dava açılabilmesi için gerekli iznin verilmesini bekliyor."
Bir başka 'kayıp' için de Hozat Cumhuriyet Savcılığı'na başvuru yapar avukat Aygün. İlginçtir ki bu olay da 1994 Ekimi'nde meydana gelmiştir ve suçlanan yine Bolu Komando Tugayı'dır:

'Korkuyorduk'
"Nazım Gülmez, Hozat ilçesi Taşıtlı Köyü'nde yaşıyordu. 61 yaşındaydı. Sakin bir yaşamı vardı. Ailesiyle beraber tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor, geçinip gidiyordu. Bolu Komando Tugayı operasyondaydı.
Aliboğazı bölgesinde operasyon yapılacaktı. Komandolar Taşıtlı Köyü'ne geldiler. Nazım Gülmez'i evinden aldılar. 'Kılavuz olacaksın' dediler. Çaresiz Nazım Gülmez düştü önlerinde. Evden alındığını onlarca köylü gördü. Tanıklardan birisi de köy muhtarıydı. Kendisinden o günden beri hiçbir haber alınamadı. Karısı Garip Gülmez bir ay sonra Hozat'taki binbaşıya kocasının akıbetini sordu. Verilen yanıt düşündürücüydü: 'Biz onları elimizde bir süre tuttuktan sonra bıraktık, şimdi biz de arıyoruz.' Bu yılın ocak ayında başvurdum savcılığa. Hozat Savcılığı da görevsizlik kararı verdi, ama Tunceli Başsavcılığı gibi dosyayı DGM' ye değil, Elazığ'daki 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı'na gönderdi. Dosya orada bekliyor."
Kendisine başvuranlara avukat Aygün, "Niçin tam dokuz yıl sonra dava açma ihtiyacı duydunuz" diye sorduğunda aldığı ortak yanıt yanıt ilginç:
"Korkuyorduk."
Çünkü geçen sürede Olağanüstü Hal vardı ve OHAL elbette 'korku' demekti. Şimdi OHAL kalkıp görece bir barış süreci yaşanmaya başlayınca insanlar da 'kayıp'larını sormaya başladı.

AİHM'nin sorgusu
Hâlâ bulunamayan kayıplardan biri de HADEP'in Silopi ilçe yöneticileri Serdar Tanış ile Ebubekir Deniz. En son Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı'na girerken görülmüşler. Bir daha kendilerinden haber alınamamış. Olayın üzerinden 2.5 yıl geçmesine rağmen, Silopi Cumhuriyet Savcılığı'nca açılan soruşturmadan hâlâ bir sonuç alınamadı. Soruşturmanın hangi aşamaya gelindiğini de avukatlar dahil hiç kimse bilmiyor. Çünkü mahkeme kararıyla dosya üzerine 'gizlilik' kararı konuldu. Bunun üzerine aileler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu. Geçtiğimiz hafta AİHM yargıçları 'faili meçhul' ve 'kayıp' sorgusu yaptı. Hem olayın tanıkları ifade verdi hem de suçlanan bazı askerler. Belki de Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bazı rütbelilerden alamadığı ifadeyi AİHM yargıçları aldı.
Herkes kayıplarını arıyor. Firik ailesi oğulları Bülent'in, Işık ve Serin aileleri öldürülen sekiz akrabalarının, Gülmez ailesi babaları Nazım'ın, Tanış ve Deniz aileleri Ebubekir ve Serdar'ın cesetlerini ve katillerini arıyor. Türkiye'de arayışlarından herhangi bir sonuç alamayan aileler Avrupa'ya başvuruyor. Avukat Aygün 'kayıp' olaylarının çözülmesi, sorumluların cezalandırılması gerektiğini savunurken Martin Luther King'in bir sözünü anımsatıyor: "Herhangi bir yerdeki adaletsizlik adaleti her yerde tehdit eder." Unutmayalım; kayıplar bulunana, sorumlular cezalandırılana dek 'adaletsizlik' tehdidi altında yaşayacağız. Kayıplar bulunmadıkça da ne yakınları rahat edecek, ne kamuoyu vicdanı ne de bu ülkeyi yönetenler!




Cevaplar:

DERSIM FORUM