cokluktaki birlik cewres; mkkahraman.org´dan aktari

DERSIM FORUM

Makale yazari: yahudilik-hiristiyanlik ve müslümanlik siyaset tarihinin konulari olmalidir Tarih, gün ve saat : 27. Temmuz 2007 14:53:09:

Su yaziya cevaben: Ce: KURAL+ SEVGİ + AKIL = EVRENSEL DİN makale yazari: A.Püsküllüoglu Tarih, gün ve saat : 27. Temmuz 2007 11:37:40:

ÇOKLUKTAKİ BİRLİK: ÇEWRES

Öyle ya, "Tek Tanrı", her şeyden önce teklik´ini vurgulayan bir sıfatla öne çıkmışken çokluk´u, çeşitlilik´i kendinde söyleyecek farklı bir teklik hem de bütünlük, birlik, beraberlik anlayışı mümkün müdür ki bunun ne zamandan beridir değiştiğini tartışmak da mümkün olsun? "Tanrısal Birlik", bu anlamda en mükemmel birlik, beraberlik, bütünlük anlayışının, çeşitliliği, çokluğu zorunlu kıldığını, dahası teklik´in değil çeşitliliğin ve çeşitlilikteki birliğin tanrısal olduğunu söylemek mümkün olmuş mudur?


ÇOKLUKTAKİ BİRLİK: ÇEWRES

"Selman geldi şeydullah´ın istedi
Ali-Muhammed´i gördü dost dedi
Bu engür Kırklar´a has dedi
Engür ezilip de bal olmadı mı"

Kul Himmet

Birlik, beraberlik, bütünlük anlayışı ne zamandan beridir kendi dışındaki her şeyi yok etmek temeli üzerine oturtulmuştur; ya da ne zamandan beridir "Tek Tanrı" kendi dışındaki her şeyi reddeder bir "mono mutlaklık" ile algılanmıştır?
Yaşadığı bu küçük alemde dahi sonsuz bir çeşitliliğe ve çokluğa şahit olan insan, nasıl olup da bu çeşitliliği yok sayan bir "kavranılmaz tekliğe" ikna olmuştur; öncesiyle kıyaslandığında, bu yaklaşım gerçekten de düşünce tarihinde bir "gelişme", bir "sıçrama" mıdır? Kavranılmazlığı kavramsallaştırmak ya da tanımlanmazı tanıma dönüştürmek nasıl bir "gelişme"dir?
Tanrı´nın isme ihtiyacı olmayacağına göre, tek tanrıcı dinler geleneğinin temsilcileri Yahudilik, Hırıstiyanlık, Müslümanlık´tan çok daha evvel, Tanrı´nın adını "söylemiş" olan insanoğlu çokluk´tan, çeşitlilik´ten mi bu teklik kavramına ulaşmıştır, yoksa çeşitliliği yok sayan bir, "akıl üstünlüğüne" "soyutlama yeteneğine" erişerek mi; yani, diller´in kurucusu insanoğlu Hak, Allah, Tanrı, Got, Huda, Homa, Yehova, Ahura Mazda ya da El derken hangi yaklaşımla hareket ederek bu isimlere ulaşmıştır? Dahası genel bir tartışma zemini olarak, manayı "söyleye bilmemizin" en temel ve yaygın aracı olan dil´in kendisi, kurgusallığıyla bir mana´nın ya da düşüncenin şahidi olabilir mi?
Aslında bu soruları tersinden sormak, bugünün meşru normalliğinden bakıldığında daha makul görünmektedir: Öyle ya, "Tek Tanrı", her şeyden önce teklik´ini vurgulayan bir sıfatla öne çıkmışken çokluk´u, çeşitlilik´i kendinde söyleyecek farklı bir teklik hem de bütünlük, birlik, beraberlik anlayışı mümkün müdür ki bunun ne zamandan beridir değiştiğini tartışmak da mümkün olsun? "Tanrısal Birlik", bu anlamda en mükemmel birlik, beraberlik, bütünlük anlayışının, çeşitliliği, çokluğu zorunlu kıldığını, dahası teklik´in değil çeşitliliğin ve çeşitlilikteki birliğin tanrısal olduğunu söylemek mümkün olmuş mudur?

***
"Roz vejino xeyle düri
Gün doğuyor uzaklardan
Werté hard u asmén kerdo pıre gulo nuri
Yerin-göğün arasını gülden nurlarla doldurmuş
Mare wayir bo,
Bize sahip olsun,
Çewres Asparé vıreniya asm u roji"
Ay´ın ve güneş´in öncüsü Kırk Atlı" (1)

Dersim´de en çok sabah dualarında görüyoruz Kırklar´ı; her sabah karanlıkları yırtarak evreni "gülden nurlarla dolduran", hayırlar, bereketler dağıtan ışık ordusunun Kırk Süvarisi... "Sabah günün en hayırlı zamanıdır. Gece kaçta yatarsan yat, sabah gün doğarken kalk duanı et. Pencereni, kapını aç... ber-bereket gelsin evine. Bingöl Sırtları´nın Kırk atlısı hepimize hayırlar nasib etsin... Ay´ ın ve güneş´in öncüsü Kırk Atlı..." (2)
Ve her "cuma gecesi", yani perşembeyi cumaya bağlayan gece, sewa yeniye, Dersim´in 366 evliyası Düzgın Baba Dağı´nda, Kırklar Odasında Kırklar Cemi tutarlar: "Ana Fadima´nın yeri bellidir, Hasan´ın, Hüseyin´in yerleri bellidir. Üzüm asmaları gibi otlar sarmıştır duvarlarını, yaz-kış yeşildir. Aynı o zamanki gibi durur..."(3)
***
Muhammed mirac´a gidip, "rabbiyle kelamlaşmış" ve 90.000 kelime-yi kübra´yı alarak Kırklar Kapısı´na gelmiştir. Ancak Muhammed bütün seçkin sıfatlarını söylemesine rağmen kapı, ona açılmamıştır; ta ki Cebrail vasıtasıyla kendisine "yeni bir isim öğrenene" kadar: "Ahmet Mahmut ül Kasım, el mümin-i el fukarayım, cümle alemin hizmetkârıyım. Kendini indirdi, el fakirliğe... Çünkü o makama valilikle girilmez, paşalıkla girilmez, gururlukla girilmez; kendini yok etmek lâzım, o makama ölü giren ölü çıkar." (4) Başka bir makama gelmiş, ancak yaşadığı(mız) aleme ait olan bütün sıfatlarını kapıda bırakarak bu "başka alem´e" açılan kapıdan geçebilmiştir.
İçeri girince Kırklar´dan sadece bir kişi ayağa kalkar. Muhammed, "ben peygamberim, kapıdan içeri geliyorum niye bir tek ayağa kalkıyorsunuz?" der. Halbu ki daha girmeden sıfatlarını kapıda bırakması gerektiğini ağlayarak öğrenmişti Muhammed.... Yine de sıfatlarına hürmet edilmemesine şaşırmıştır. "Ayakta olan, ya peygamber kırkımız bir birimiz kırk, yekcan, yekvücuduz." diye cevap verir. Fakat Muhammed bunu kabul etmez: "nişan isterim" diyerek ispat bekler. Bunun üzerine ayakta olan "kolunu çevirdi, bir nişkere çaktı. Çakınca baktı 39 damar kan semalandı köşkü la´ye. Baktı bir tane de şeritlendi dolapta; şeritlenip o da geldi oraya. Bu kimdir? Dedi, Hz. Selman, Hz. Hüseyin için şeydüllaya gitmiş, onun gönlü de bizimledir. Bu hususta kırkımız bir birimiz kırk. O hak makamlarına girince hep gönüller bir olur: Allah da içinde, Hz. Ali-Muhammed de içinde, Oniki İmamlar da içinde, efendim Onyedi Ervalar da içinde, Onyedi kemerbest de içinde, hep içinde mevcudattır.
"Kan köşkü la´ye aktığı vakit Selman kapıdan içeri girdi. Selman´ın elinde üç tane üzüm var, peygamberin önüne indirdi." Madem ki cümle alemin hizmetkârıdır, Muhammed de kendi adının gereğini yerine getirmelidir ve bu üç üzüm tanesini(*) Kırklar´a hakça paylaştırmalıdır. Nasıl paylaştırmalıdır Muhammed bu üç üzüm tanesini Kırklar´a hakça? "Peygamber yiyecek Kırklar kalır, Kırklar´a verse kendi kalır"? O zaman yardımına yine rahberi Cebrail yetişir. "Cebrail yetişip ezip şerbet eyledi, Kırklar noş eyledi; birisi içti cümlesi mest oldu.(...) Gökte melekler Hz. Peygamberin etrafında sema tuttular. O zaman Hz. Peygamber Kırklar´dan gösterdi. Hz. Peygamber Kırklar ile sema yaptı, yapınca 73 farz, 4 kapı, 40 makam, 12 Farzi küfayi ifa ettikten sonra Hz. Ali dedi, ´ya peygamber, ben senden, rabbinden bir elma yarısı istedim´. O elma yarısını verince Hz. Ali el uzatıp, o elmanın yarısını cebinden çıkardı, yapıştırıp peygamberin önüne indirdi." O zaman Muhammed, "Ya Ali dedi, öteden gelen dest de senindi, öteden gelen el... Çünkü Ali-Muhammed´in yolu bir nurdur, nuru vahid."
Burada, elma(sae) ve üzüm(hengure) sembol/kavramlarının "çoklukta birlik, ayrılıkta aynılık, çeşitlilikte teklik" içerikleriyle "yekcan-yekvücut" olunan Kırklar Cem´inin manasını tamamlayan özel bir yer işgal ettiklerini belirmekle yetinip devam ediyoruz.

***
Ölen, Kırklar´a karışmıştır; kırkı çıkarılır(çewres vezene); çünkü kırk gün boyunca onun ruhu daha bu dünya´dadır, evinde, dostlarının arasındadır; gelir-gider. Bu yüzden kırk gün boyunca her akşam evde pişen yemeklerden bir tepsi hazırlanır ve çevreden yoksul, yetim, sakat bir muhtacın evine götürülür; "ölülerin akşam yemeği-samiya merdu" olarak; kırk gün boyunca hala bu dünya´da, evinde, dostlarının arasında olduğuna göre gözü kendi payında ve payı evde kalmasın, hayra gitsin niyetiyle. Kırkıncı gün ise kesilen kurbanlarla evde hazırlanan yemeğe bütün dostlar katılır; ölenin hayrına bir kez daha eş-dost toplanır, hayır yemeği yenir ve Kuran okunur. Böylece ölenin ruhu yeni aleme teslim edilmiş "Kırkı çıkarılmış" olunur.

Yeni doğan çocuğun da kırkı çıkarılır; çünkü kırk gün boyunca onun ruhu da henüz melekler alemindedir, bu dünya´ya gelir-gider. Bu yüzden yeni doğum yapmış anne kırk gün boyunca, özellikle akşamları yalnız bırakılmaz ve çocuk dışarı çıkarılmaz; hala etrafında melekler uçuşan, hala meleklerle konuşan ve oynayan bebeğin onlarla geri gideceğinden korkulur. Kırkınci gün ise yapılan törenle çocuk ilk kez dışarı çıkarılır; artık bu alemdedir.

Dersim´de yılın oniki ayı içinde, eski takvime göre sonuncu, yani 12. ay olan Hızır ayı, adının da kolayca anlaşılır kıldığı üzere kutsal bir aydır, eski takvimlerde bir yıl bu ayla biter ve oniki aylık yeni döngü Mart´ta, yani Newroz´da başlardı.
Bu 12. ve son ayda, atıyla rüzgârlar, fırtınalar savurarak gezen Hızır´ın temiz gönüllü müminlerin evlerine misafir olacağına inanılır, buna uygun ritueller yapılırdı.
Bu ay, pirlerin de taliblerini ziyaret ettiği, Alevilikte en önemli ibadet olan cemlerin, cemaatlerin yapıldığı zamandır. Haklı ile haksızın adı konarak belli edildiği, haksızlıkların telafi edildiği, tıpkı Kırklar Cemi´nde olduğu gibi yekcan-yekvücut olmak için her türlü dünya hesabının görüldüğü, bu şekilde hak kelamlarıyla gönüllerin bir edildiği cemaatlar olur.
Belki isim anlamında da en bereketli ay olan bu ayın bir adı da Asma Çeli´dir, yani Çele Ayı. Yine dini kurgu içindeki özel manasına göre bu adı alır. Çünkü bu ay aynı zamanda dervişlerin kutsal mekânlara çekilerek hak yoluna 40 gün "çile" çektikleri kutsal bir aydır.
Kürtçe´de adı "Çhil" olan Kırk sayısının zazaca karşılığı Çewres´tir. Hemen hatırlatmak gerekir ki, dört rakamının adı da Çhar´dır. "Çhar-naene" ise fiil olarak çevirmek´tir. Yine Çerx(çark), Çerexiyaene(dönmek) ya da çevre, çevirme hatta çerçeve gibi türkçe´de de kullandığımız farklı sözcüklerin kaynağı da burasıdır; dört ve kırk´la ilgilidir.
Yaradılış 6 günde tamamlanmış, 7. Gün Tanrı dinlenmiştir. Çarşamba, yani dördüncügün, güneş ve ay yaratılarak biri gündüzlerin biri de gecelerin sahibi olmak üzere "dönmeye" başlamışlardır; döngüsel zamanın başlangıcı (dolayısıyla sonu da) haftanın dördüncü gününde, yani ortasında´dır.
Mart´ta yapılan Newroz törenleri, zazaca´daki ifadesiyle "hawtomal, Newroza Marti kutlamaları Dersim´deki uygulamalarda Mart´ın ilk çarşambası´yla başlar ve bu günün adı "Kara Çarşamba-Qere Çharsemé Marti"dir. Yeni döngü bu "karanlıktan" başlar; farklı bir ifadeyle halka´nın uçları olarak son ve başlangıç bu "karanlıkta" birleşir. Sonra "dünya´ya yeniden maya atılır; ağaçlara su yürür, her şey canlanır"(5) ve yeni döngü başlamış olur. .
Son bir örnek olarak "Bir katre ağ mürekkep ana rahmine düştüğünde 40 günde şekil alır" diyor, Seyid Süleyman Şahin... Yani eski kültürlerde çocuğun ana rahminde şekillenmesinde de 40 gün özel bir anlamla anılmıştır ve çocuğun ana rahminde yaklaşık 40 hafta(9 ay) kaldığı da bilinmektedir.
***

Bir dönemin, bir devrenin, bir sürecin tamamlanmışlığını mı söyler Kırk(çewres) kavramı; kültür tarihinde tamamlanmışlık´ın dairesellikle sembolize edildiğini de biliyorsak, doğa döngüsünde(Çember) tespit edilmiş bir "eşikten geçme" sabiti, bir başlangıç işareti midir; çoklukta birliğin, çeşitlilikte tekliğin imkânı söyleyen bir sembol müdür; dahası söylediği nicelikten öte manalar gizleyen, bu anlamda bir çok başkaları gibi mercek altına alınması gereken özel bir sembol müdür?
Birçok "bilimsel" araştırmacı Kırklar denilince 40 kişi aramıştır... 12 imam, 14 masumu pak, 17 Kemerbestler´den söz edildiğinde fazlayı ya da eksiği mantıksız, çelişkili bulmuş ya da yüzeysellik göstergesi olarak kabul etmiştir. Dersim´in 366 evliyasından, 124.000 peygamberden, 40.000 yıldan, 90.000 kelimeyi kübra´dan ya da 18.000 alemlerden söz edildiğinde ise iş iyice çığırından çıkmış gibi görünmektedir; böyle algılıyoruz. Nereden bulacağız 366 evliyayı, 124.000 peygamberi ya da 90.000 kelimeyi; her şeyi her kesin aklına uydurabilmek için?

Oysa mana aleminden söz edildiğinde, "en derin" mana alemi olan masallara, kadim masalların diline ve kurgusuna yaklaşırız: Zaman bin yıllarla döner ve mekân Kaf´tan Küf´e, göğün yedi kat yurdundan yıldızlara, başka dünyalar´a, başka alemlere kadar genişler. Kavramlar da, rakamlar gibi sadece söyledikleri nicelikleri değil, belki onlardan da çok, bir sır gibi hep saklı tuttukları manaları söyler. Ya da şimdi kısaca tartışmaya çalıştığımız Çewres örneğinde olduğu gibi, belki bin yıllardır bir cila gibi yüzünde taşıdığı adıyla bile aşikâr olan manaları...

Birlik´i teklik´te aramak yalan ve zulümdür, temeli cahilliktir... Sır, çeşitliliğin birliğini söyleyen mana´dadır; bu yüzden bilenlere yol´dur...

Cennetin kapısın Kırklar açtılar
Muhabbet tohumun yere saçtılar
Bir üzümü engür edip içtiler
Size mescit bize meyhane düştü

Kul Himmet

(*) Üç üzüm tanesi, başka kaynakların anlatımlarında "bir üzüm tanesi" olarak da geçmektedir.
1. Seyid Yusuf Düzgün (Varto-75)
2. Gülcemal Ergün (Varto-65)
3. Dewres Zeki Özdağ (Nazmiye-75)
4. Seyid Süleyman Şahin (Mazgirt-80 -ö.1995) (Kırklar cemi ile ilgili bütün alıntılar)
5. Seyid Mahmut Yıldız (Nazmiye-70) (Hawtomal ve Kırk çıkarma ayrıntıları)
Kemal Kahraman-
1. Dersim´de iklim ve Ülkede Özgür Gündem Gazetelerinde yayınlanmıştır. Temmuz- Ağustos 2006

>Dinlerin tarihi ve dinler konusunda çok az sey biliyorum. Ama, Sahan Adamyan'in makalesini okudugumda,Islam ve Muhammed-Ali hakkinda, kafamda bir iki soru belirdi. Iki zit sey nasil birbirini tamamlayabilir?
>O dönem içinde, bu peygamberlerin kisiliklerini birbirinden ayiran derin fark nerede?
>Isa, cinayet isleyerek kahraman veya peygamber olunamiyacagini bilmiyormuydu?
>Makalenin basligi, "Kural+ Sevgi + Akil= Evrensel Din", yanlis anlamadiysam, Musa, kural. Isa, sevgi. Muhammed ise akil'i temsil ediyor.
>Sevgi'nin, Muhammed-Ali'nin ordu ve kiliç zoru ile kabul ettirdikleri akil ile açiklanamayacagini bilmek zor degil. Buna, akil durgunlugu, kölelik dememek için hangi nedenimiz var! Hangi çag olursa, olsun.. Felsefe'de zorun, akli veya mantigi olmaz! Zor basladiginda akil biter!
>Musa ve o'nun hikayelerini Dersim'in yasli kusaklari kadar bilmiyorum, Isa ile ilgili bilgilerim ise sinirli, ama bir-kaç basit gerçegin altini çizmeli diye düsünüyorum...
>Isa'nin,o dönem, yasantisiyla sevgiyi temsil etmi$ olmasiyla ilgili olarak bir itirazim yok...
>Isa bir ordu kurmuyor. Savasan bir ordunun basinda degil. Eli silahli bir peygamber de degil.... Temsil ettigi 'sevgi,baska güçlü ordularin koyduklara kural-'akil, mantik'i böyle asabildi.
>
>Eli kiliçli Muhammed-Ali savasarak ordu kurmus peygamberler. Egemen otoriteyi temsil etmislerdir.. Boyun egmeyen insanlari öldüren, talan eden bir otorite nasil akil'i temsil edebilir, yada nasil Kural ve Sevgiyi tamamlayabilir. Kural, sevgi ve akil, özgür, sivil toplumlarin özelligi, Islam'in oldugu hangi toplumda, hangi kural ve sevgi var?
>
>>KURAL+ SEVGİ + AKIL = EVRENSEL DİN
>>
>>Şahan Adamyan
>>
>>Sivil İnisiyatif Grubu
>>11.7.2007
>>
>>Kadim Mısır mabetlerinin derinliklerinden süzülüp gelen tevhit inancı, Sina ve Arap Yarımadasında ortaya çıkan üç semavi dinle taçlanarak evrimini tamamladı. Sanıldığı gibi tek tanrılı din Musa ile başlamadı, ama onunla kendini açığa vurma cüretini gösterdi! Mısır ve Hint gibi merkezlerde, yaklaşık 3.700 yıl mistik örtülere sarılarak bir sır gibi saklanan ve halka dönük yüzünde çok tanrılı özellikler gösteren tevhit inancını eski Mısır’ın bilge rahipleri biliyor, ama halkın idrak düzeyi soyut bir Tanrıyı kavramaya yatkın olmadığı için açıklamıyorlardı. Musa’dan çok önce Thot'un (Hermes) Tanrının tekliğini vurgulayan açıklamaları bunun kanıtıdır. Hermes bir öğrencisine şöyle demişti: “Düşüncelerimizin hiçbiri Tanrı kavramını kuşatamadığı gibi, hiçbir lisan da onu tasvir edemez. Gayri maddi, görünmez ve şekilsiz olanı duyularımız kavrayamaz. Ezeli ve ebedi olan şu sınırlı zaman kavramıyla ölçülemez. Demek ki Tanrı dile ve söze sığmaz olandır. Tanrı bir ve Tektir. Öz olarak mevcut olan, cevher olarak yaşayandır, gökte ve yerde doğurulmamış yegane yaratıcıdır.” Ama kadim Mısır’da bu bilgi sadece inisiyelere açıklanıyor, halktan titizlikle gizleniyordu.
>> Musa’nın yaptığı iş, kendinin de eğitim gördüğü Mısır mabetlerinin gizli sırlarını açığa vurmaktan ibaretti. Kendinden önce yaşayan ilahiyatçı Firavun Amenofis IV’ün, (sonraki adı İhnaton ya da Ahen-Aten) Amon-Ra rahiplerinin nüfuzunu kırmak için kurduğu tek tanrılı din Musa’ya cesaret vermiş olabilir. Aksi takdirde, kavmini yıllarca çölde dolaştıran göçebe bir Yahudi’nin, bu kadar detaylı teolojik bilgiyi nasıl edinebildiğini açıklamak imkansız hale gelir. Tanrı emirlerinin kutsal sandıkta nasıl taşınacağından tutun da, rahiplerin giysilerini, ibadet yerlerinin düzenini en ince detaylarına kadar açıklayan, hijyen kuralları koyup teolojik hiyerarşiyi kuran, dahası “Vadedilmiş Toprak” ülküsünü her an diri tutmayı başaran bir adamın, çölde aniden beliriverdiğini söylemek safdillik olur. Hiç kuşkusuz Musa, kadim Mısır mabetlerinin bir ürünü ve binlerce yıl sır gibi saklanan tevhit inancının konuşan dilidir!
>> Musa’nın, ilk kez tevhit inancına ilişkin kurallar koyup uygulaması büyük başarıdır. Aynı kuralların, Mısır’ın bilge rahipleri tarafından kültür düzeyi hayli yüksek bir halka bir türlü öğretilemediğini düşünürsek, onun yarı barbar İsrail kavmini tek tanrıya inandırmasının ne denli zor olduğunu kavrayabiliriz. Nitekim mücadele oldukça sert geçmiş, Musa ile kavmi arasında sayısız sürtüşmelere yol açmıştır, ama Mısırlı rahip tüm engelleri aşarak tek tanrılı dinin iskeletini kurmayı sonunda başarmıştır. Daha evvel yaşamış hiçbir Yahudi peygamberinin bunu başaramaması elbette tesadüf değildi, çünkü hiçbiri yeterli teolojik bilgiyle donatılmamıştı. İbrahim ve benzerleri, Mısır geleneğinden gelen Melkisedek gibi bilgelerden kulaktan dolma bazı bilgiler edinerek çölü arşınlamış, ama teoloji kuracak gücü kendilerinde bulamamışlardı.
>> İsa’daki yumuşaklığa ve barışseverliğe bakarak, Musa’nın şeriatını fazla katı ve kuralcı bulanlar yanılmaktadır. Yarı barbar bir kavmi, yepyeni bir şeriatın içinde tutabilmek bilgi ve beceri isteyen bir iştir, vadedilmiş toprak ülküsü bile bu dehanın derinliğini gösterir. Ancak bu ülkü sayesinde İsrail kavminin beklentileri sürekli diri tutularak şeriat kuralları işlerlik kazanabilmiştir. İnsanlık, tevhit inancının iskeletini kuran Musa’ya çok şey borçludur.
>> İsa’nın avantajı, alt yapısı tamamlanmış bir ‘din evine’ gelmek olmuştur. Gelir gelmez olağanüstü zekasıyla şeriat evinde neyin eksik olduğunu kavramış ve hemen işe koyulmuştur. 1300 senedir katı şeriat kurallarıyla yönetilen insanlar, Roma lejyonlarının da baskısıyla iyiden iyiye bunalmış, özgüvenlerini yitirmişlerdi. İsa’nın yeteri kadar şiddet ve katılık içeren bu ortama sevgiyle yönelmesi, beklentileri iyi değerlendirdiğini gösterir. O günlerde evrensel din epey somurtkan, yaşam koşulları ise hayli çetindi. Bu durumda, insanları sevginin gücüyle rahatlatmak en uygun yoldu.
>> Aslında İsa’nın evrensel dine yapacağı katkı sekiz asır evvel İşaya peygamber tarafından haber verilmiş, dahası sevgi peygamberini desteklemekle görevli peygamberin (Yahya’nın) İsa’nın yolunu açacağı bile bildirilmişti. Öyle ki, İsa’ya sadece düğmeye basmak kaldı! Hazırlık o kadar aşikardı ki, sevgi peygamberini tarih sahnesine çıkaracak olanlar, onun İsrail kavminin hangi boyundan geleceğini, ne yapacağını önceden belirlemişlerdi. İşaya, sekiz asır evvel şu kehanette bulunuyordu: “Ve Yesse’nin kütüğünden filiz çıkacak ve kökünden bir meyve verecek ve dünyaya ağzının değneğiyle vuracak ve kötüyü dudaklarının soluğu ile öldürecek…ve kurt kuzu ile beraber oturacak ve kaplan oğlakla beraber yatacak.” Bu kehanet, İsa’nın dünyaya kılıçla değil, sevgi sözcükleriyle hükmedeceğini, kurtla kuzunun yan yana oturacağı bir barış ve kardeşlik ortamı yaratacağını sekiz asır öncesinden dünyaya ilan ediyordu.
>> Musa’nın iskeletini çatıp kurallarını koyduğu evrensel din, İsa peygamberle sevgi unsuruna kavuştu. Tevrat şeriatının katılığını kendine kalkan yapan ruhban sınıfının, İsa’nın dine getirdiği yeni soluktan rahatsız olması, bunu sık sık İsa’ya saldırarak göstermesi, hatta onu şeriatı inkar etmekle suçlaması tamamen kendi çıkarlarını korumaya yönelikti. İsa’nın bu suçlamalara verdiği yanıt çok anlamlıdır: “Ben şeriatı yıkmaya değil, yapmaya geldim.” Bu sözler, şeriat evinde tamamlanması gereken eksikler olduğunu, bizzat uygulayıcısının ağzından dile getirmekteydi.
>> Musa’nın kuralları ve İsa’nın sevgi dolu öğretisiyle güçlenen tevhit inancı, bir süre sonra eksik bir unsurun sinyallerini vermeye başladı. Kilise babalarının yanlış yorumlarıyla iş çığırından çıkmış, İncil’in sevgi öğretisinin dışına taşmıştı. Sevgi ve coşku o denli aşırıydı ki, onu dengelemek için aklın devreye girmesi gerekiyordu. Eski ve Yeni Ahitteki adı İnsanoğlu olmasına rağmen, İsa ‘Allah’ın Oğlu’ olarak takdim edilmeye başlanmış, kilise duvarları bu dogmayı destekleyen fresklerle süslenir olmuştu. Öte yandan; İsa’nın, havarilerin ve kilise babalarının ikon ve heykelleri, putperestliğe dönüşün sinyalini verir gibiydi!
>> Akıl unsurunu evrensel dine monte eden Muhammed’in ilk işi, bu tehlikeli gidişe dur demek oldu. Tanrının seçilmiş bir oğul edinmediği, bu tür iddialarda bulunmanın sapkınlık olduğu yolunda sürekli uyarılarda bulunan peygamber, resim yapmayı yasaklayarak hiç olmazsa kendi ümmeti içinde muhtemel bir putperestliğe set çekti. Hıristiyan kilisesi, başlangıçtaki yoğun çabalarına rağmen resim ve heykel yapımını önleyememiş, bu işin bir zümrenin gelir kaynağı haline gelmesine engel olamamıştı. Muhammed, tarihteki bazı uygulamalardan halkın önce sevdiği kişilerin resim ve heykellerini yaptığını, bir süre sonra da onlara tapmaya başladığını biliyordu. İslam’daki resim yasağının çok radikal bir tasarruf olduğunu söyleyerek peygamberi sanat düşmanlığıyla suçlayanlar, yasağın putperestliği önlemek için konduğunu bilselerdi, herhalde daha insaflı olurlardı.
>> Kuran ayetleriyle hadislerde, ilim ve aklı ön plana çıkaran söylemlerin çokluğu, Muhammed’in akla ne denli önem verdiğinin kanıtıdır. Bunlardan birkaçını sıralamakta yarar var: Akıl sahiplerine ve düşünenlere birçok ibretler vardır - İlim müminin yitiğidir, bulduğu yerde alır - İlim Çin’de bile olsa gidip alınız - Bir anlık tefekkür, bin yıllık ibadetten yeğdir - Alimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından kıymetlidir - Allah aklını işletmeyenin üstüne pislik yağdırır. Muhammed’i kehanette bulunmadığı yada mucize göstermediği için küçümsemeye kalkanlar, peygamberin bu sözüm ona eksiğini evrensel dine monte etmeye çalıştığı akılcılıkta aramalılar. Onun başarmaya çalıştığı şey ne kehanet, ne de mucizeydi, tevhit inancında yeteri kadar kehanet, yeteri kadar mucize zaten vardı. Olmayan ya da eksikliği hissedilen tek şey akıldı. “Ben ahlakı tamamlamak için ba’solundum” şeklindeki hadis, evrensel dindeki eksiği çok iyi kavradığının kanıtıdır. Hadisteki ahlak kelimesi ise, doğrudan doğruya evrensel dine yapılan bir göndermedir. Kısaca, Musa’nın iskeletini kurduğu, İsa’nın sevgi unsuruyla donattığı ahlak, Muhammed’le akıl unsuruna kavuşturulup kemale erdirilmiştir.
>> Bu noktada, dünyadaki tüm din adamlarına ve ilahiyatçılara sorulması gereken şudur: Vahyin kaynağı TEK midir, yoksa ÜÇ mü? Eğer kaynak TEK ise, din de TEK olmak zorundadır. Eğer vahyin kaynağı ÜÇ ise, dünyada ÜÇ ayrı din olmasında bir terslik yoktur, yani üç ayrı tanrıdan üç ayrı din indirilmiş demektir. Ama tevhit inancı kaynağın TEK olduğunda ısrarcıdır, indirilen kitaplar da, gönderilen peygamberler de bunu doğrulamaktadır. Çünkü gelen hiçbir peygamber kendinden önceki kitabı ve peygamberi inkar etmemiş, aksine yüceltmiştir. Öyleyse, üç ayrı din kurdurup insanları birbirine boğazlatan üç ayrı tanrıyı kim yarattı? Peygamberler ve kitaplar birbirlerini onayladıkları halde, neden ümmetler bir önceki dini ve peygamberi inkar ettiler? Neden Museviler İsevileri, İseviler ise Muhammedileri dışladılar? Ya durum yukarda tespit ettiğimiz gibidir, yani tek Allah’ın dini de tektir, ya da insanlık üç ayrı tanrının varlığını kabul edip üç ayrı din kurarak putperestliğe yönelmiştir!
>> Öte yandan, hak din bizimkidir, diğerleri sahtedir demek hiçbir şey dememektir. Çünkü hak dine mensup olduğunu iddia eden, inkar ettiği dinin kaynağını sorgulamaktan acizdir, elinde iddiasını kanıtlayacak hiçbir delil yoktur. Bizzat Tanrı doğrulamadığı sürece hangi dinin sahte, hangisinin gerçek olduğu kuru bir iddia olarak kalmaya mahkumdur. Bu noktada tek ölçü, birbirini izleyen peygamber ve kitapların beyanlarıdır, bu beyanlar birbirini yalanlıyor mu, yoksa doğruluyor mu? Yukarda da belirttiğimiz gibi, hem peygamberler, hem de kitaplar kaynağın tek olduğunda hemfikirdirler. Öyleyse her din hak dindir, daha doğrusu her biri evrensel dinin bir aşamasıdır.
>> Sonuç olarak, kadim Mısır’dan başlayıp Muhammed’de son bulan tevhit inancı, KURAL, SEVGİ, AKIL üçgeninde evrimleşerek amacına ulaşmıştır. Muhammed’in son peygamber olduğunu söylemesi, bir anlamda evrensel dinin evriminin sona erişinin de ilanıdır. Kısaca, mevcut dinler öyle sanıldığı gibi üç ayrı din değil, evrensel tek bir dindir. Evrensel Kelam’ın binlerce yıl süren evrimini göremeyip ayrıntılara takılanlar onun özünü asla kavrayamazlar. Kendi dinlerini ön plana çıkarıp diğerlerini küçümseyenler, Tanrının insanları birleştirmek için değil bölmek için peygamber ve kitap gönderdiğini sananlar, spor kulübü tutar gibi din tutanlar Tanrının hikmetinden nasipsiz olanlardır. Gönderilen her kitap, her peygamber insanlığı bir üst basamağa taşıma amacı gütmüştür. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık Evrensel Dinin üç ayağıdır, KURAL, SEVGİ, AKIL’dan oluşan bir sacayağı! Bir gün, tevhit inancının özünü kavramış evrensel çocuklar, dünya denen gezegenin kaderine hükmedecektir.





Cevaplar:

DERSIM FORUM