Ahmet Insel - S. Zulalyan
Kaynak: gazetem.net
Yer: istanbul
Tarih: 23.7.2006
Türkiyede Hrant Dinke bir yazısındaki sözler nedeniyle Türklüğü
aşağılamak suçlamasıyla açılan dava, en sonunda Yargıtayda kesinlik
kazandı. Altı aylık hapis cezası onandı. Dink, aynı suçu beş yıl
içinde ikinci kez işlemezse, hapis yatmayacak. Ama Türklüğü
aşağılamış bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak, alnına sürülen
kara lekeyle dolaşacak.
Aslında o kara leke, yeni ceza kanunun şimdiden meşum bir maddesi
haline dönüşen 301. maddesi vesilesiyle, Türkiyedeki yargının
alnına sürüldü. Hrant Dinkin yaptığı, kirli kanlar ve damarlarda
akan asil kanlarla bezenmiş benzetme insana hoş gelmeyebilir. Ama bu
benzetmenin içinde yer aldığı metnin bütününün Türklüğe hakaret
amacı taşımadığı apaçık ortadayken, mahkemenin ve ardından
Yargıtayın, Yargıtay Başsavcısının karşı mütaalasına rağmen, bu
suçun işlendiğine hükmetmeleri, ifade özgürlüğünü güvence altına
alan İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya dair Avrupa
Sözleşmesini ihlal ediyor. Türkiyenin 22 Mayıs 1997 tarihli Resmi
Gazetede 4255 sayılı Onay Kanunu yayımlayarak kabul ettiği bu
sözleşmenin 10. maddesi, herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım
özgürlüğüne sahip olduğunu ilan edip, kanaat özgürlüğünü de ifade
özgürlüğünün bir parçası olduğunu belirtiyor.
İşin bu hukuki yanına ilaveten, bir de Türk Yüksek Yargı gücü ile
ilgili bir yanı var. Ataları Türkler tarafından öldürüldüğü için
Türklere karşı nefret besleyen bazı Ermenilerin ağzından yazılmış
bir benzetmeyle bunu ifade edip, onları bu nefret duygusundan
kurtulmaya çağıran bir yazının Türkleri aşağılama suçu işlediğini
iddia etmek, Türklerin bi-idrak insanlar olduğu hakkındaki kadim
Osmanlı inancını pekiştirerek, istemeden de olsa, aslında kendisi
biz Türkleri aşağılamış olmuyor mu?
Hrant Dinkin alnına bu lekenin sürülmesi için canla başla
mücadele edenler buna rağmen tatmin olmamışlar ki, geçtiğimiz
günlerde aynı çevrelerin bir başka suç duyurusunu ciddiye alan Şişli
Cumhuriyet Başsavcılığı, bu kez Reuter ajansına verilmiş bir
demeçte, Ermenilerin Türkiyede soykırıma maruz kaldıkları inancının
ifade edilmesini Türklüğe hakaret suçu açısından soruşturmaya
karar verdi. Böylece meşum 301. maddenin, hukukçuların önceden
dikkat çektikleri gibi, ifade özgürlüğünün engellenmesinin yaygın
araçlarından biri olabileceği iyice belirginleşti. Soruşturmanın
davaya dönüşüp dönüşmeyeceğini, dava açılırsa mahkemenin ne yönde
karar vereceğini bilmiyoruz. Ama, 301. madde bu haliyle yürürlükte
kaldıkça, Yargıtayın kesinleşmiş kararı ışığında, bu konuda iyimser
olmak için hiçbir neden yok. Hükümet bu kez de, durun bakalım,
Yargıtay karar versin diyecek durumda artık değil. AKP hükümetinin
ve meclis çoğunluğunun, 301. maddeyi ivedilikle lağvetmemesi veya
kökten değiştirmemesi, bu maddenin bu yorumunu zımnen desteklediği
anlamına gelecek.
Fransada benzer bir tartışma yeni sonuçlandı. Dünyaca ünlü
sosyolog Edgar Morin, Avrupa Parlamentosu milletvekili Sami Naïr ve
yazar Daniele Sallenave 4 Haziran 2002de Le Monde gazetesinde,
İsrail-Filistin: Kanser başlıklı bir yazı yayımladılar. Yazıda
İsrail Yahudilerinin Filistinlilere karşı takındıkları tavır ağır
biçimde eleştiriliyordu. Ailesi Edirneli bir Yahudi olan Edgar
Morin ve diğer yazarlar hakkında, Sınır Tanımayan Avukatlar ve
Fransa-İsrail dernekleri, ırkçılık suçlamasıyla dava açtılar. Suç
unsuru olarak, yazının aşağıdaki bölümlerini gösterdiler: İnsanlık
tarihinde en fazla zulüm gören bir halktan gelen, yerinden yurdundan
edilmişlerden oluşan bir ulusun, iki kuşak sonra, tahakkümcü,
kendinden emin ve, hayran kalınması gereken bir azınlık hariç,
kendini beğenmiş ve aşağılamaktan haz duyan bir halka dönüşmüş
olmasını anlamakta zorluk çekiyoruz (...) Adına getto denen bir
apartheidın mağdurlarının çocukları olan İsrail Yahudileri,
Filistinlileri gettolaştırıyorlar. Geçmişte hor görülen, küçük
düşürülen, eziyet edilen Yahudiler, Filistinlileri hor görüyor,
küçük düşürüyor ve onlara eziyet ediyor.
Mayıs 2004de görülen davada mahkeme yukarıdaki sözlerin yazının
bütünlüğü içinde ele alınması gerektiğini, yazının, tartışmanın
meşru olduğu bir konu ve ortamda, siyasal mesaj içerecek yapıda
olduğunu belirtip, dava açılmasına gerek görmedi. Şikayetçiler,
Versailles İstinaf Mahkemesi nezdinde karara itiraz ettiler. Bu
mahkeme ise, Mayıs 2005de, yazının, bütün İsrailli Yahudilere
Filistinlileri aşağılama ve hor görme eylemi atfettiğini, böylece
onların davranışını ortak tarihleri ölçeğinde damgaladığını ve bu
nedenle ırkçı hakaret içeren nitelikte olduğuna karar verdi. Bu kez
sanıklar Yargıtaya gittiler.
Yargıtay, 12 Temmuz 2006da, İstinaf Mahkemesinin kararını
bozarak, davaya son noktayı koydu. Ayrıca, kararın gerekçesinde, söz
konusu yazının sadece fikir tartışması seviyesinde ele alınması
gereken bir kanaat beyanı olduğunu belirtti. Bu çerçevede İstinaf
Mahkemesi'nin, hem 1881 yılında yürürlüğe giren Basın Kanunu'nu hem
de yukarıda belirttiğimiz Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesini ihlal
ettiğini belirtti.
Görüldüğü gibi, neyin ırkçılık olduğunu, neyin ifade ve kanaat
özgürlüğü sınırları içinde ele alınması gerektiği konusunda hukuk
alanında bir tartışma sadece Türkiyede yaşanmıyor. Bize özgü olan,
bu tartışmanın kaba bir milliyetçi benlik kabarmasıyla damgalanmış
olması ve yargının aklının da artık iyice karışmış olması. Kurtların
sevdiği dumanlı hava zaten bu değil mi?