Celal Baslangiç
Tunceli Barosu Başkanı Hüseyin Aygün (kürsüde),
Tunceli kırsalında 1994 sonbaharı kaybolanlarla ilgili
davaları takip ediyor. Kaybolanlardan Düzali Serin.
Firik, Işık, Serin, Gülmez, Tanış ve Deniz aileleri
sevdiklerini arıyor. Sonuç alamayan ailelerin son umudu
Avrupa. Kayıplar bulunmadıkça ne onların ne de
yönetenlerin içi rahat edecek
Radikal Gazetesi
12/05/2003
'Yurtdışına çıkacağım' diyerek evinden ayrıldı Bülent.
2000 yılının 26 Mayıs'ıydı. Altı gün sonra telefonla
aradı ailesini:
"Yurtdışındayım. Durumum iyi."
Bir süre ses seda çıkmadı. Altı ay sonra bir telefon
daha geldi. 2001 yılının başıydı. Durumunun iyi olduğunu
söylüyordu.
Ailesi bir daha hiç haber alamadı Bülent'ten.
1974'te Ovacık'ta doğmuştu. Sonra İstanbul'a gelmiş,
1995'te Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni
kazanmıştı. 'Yurtdışına gidiyorum' diye evden
ayrıldığında üniversite öğrencisiydi.
Ailesi elbette sağlığından endişe ediyordu, ama
yaşadığına dair pek de kuşku duymuyorlardı. Ta ki iki ay
önce İsviçre'nin Bern kentinden Bülent'in babası İmam
Firik adına postalanmış, üzerinde gönderen adresi
bulunmayan bir mektup alana kadar.
Bülent Firik
Ailesinin anlatımına göre 'Gerek okul, gerekse yakın
çevresinde, aydın, demokrat ve ilerici kişiliğiyle
tanınıyordu. Araştıran, sorgulayan ve yaşadığı dünyadaki
olayları iyi analiz eden bilimsel bakış açısına sahipti.
Sistemin kirlendiğini, kirlenmenin muhalif çevreleri de
sardığını, bu kirlenmenin muhalif çevrelerde derin
sorunlar yarattığını düşünerek her seferinde aşırı
rahatsızlık duyduğunu belirtmekteydi. Muhalif
yapılanmaların bu kirlenmeden kurtulmaları için, kendine
önce insanım, diyen, demokrat ve ilerici kişilere çok
büyük görevler düştüğünü, kendi payına düşen görevleri,
bedeli ne olursa olsun yapacağını hem çevresindekilere
söylüyor, hem de yazıyordu.
Gerek öğrenci eylemlerine, gerekse işçi ve demokratik
kitle örgütlerinin düzenlediği eylemlere sık sık
katılmaktaydı. Bundan dolayı sık sık gözaltına
alınıyordu. En son beş gün sorguda kalmıştı, susma
hakkını kullanarak, ifade vermeyi reddetmişti.'
Fotokopideki karar
İşte ailesi Bülent'i böyle anlatıyordu ve yurtdışından
kim tarafından gönderildiği belli olmayan mektubun
içinden çıkan 'belge'de de Bülent'in adı geçiyordu. Bir
kitaptan çekilmiş fotokopiydi aileye gönderilen. Kitabın
adı 'Maoist Komünist Partisi 1. Kongre Belgeleri'ydi.
468. sayfada yer alan 'Kardelan Harekâtının Soruşturma
ve Sorgulama Yöntemi' başlığının altında partinin '1.
Kongre Kararı' vardı.
"Karar: Bülent Firik, Erdal Erdoğan, Kenan Karahan (Leveke
Muhtarı), Hasan Geçgin adlı işbirlikçilerin ölümle
cezalandırılması doğru değil. Doğru olan teşhir ve
tecrit kararını alıp kişileri ailelerine teslim etmekti.
Her işbirlikçinin cezası mutlaka ölüm olmamalıdır.
Bunlardan Bülent Firik'in cezalandırılmasının kamuoyunda
üstlenilmemesi hatalıdır. Cezalandırılan kişilerin
ailelerinin istemi durumunda cenazelerinin teslim
edilmesi gerekir."
Af Örgütü'ne gidecekler
Firik ailesi bu 'belge'yi okuyunca oğulları Bülent'in ve
daha başkalarının işkenceli bir sorgulardan
geçirildikten sonra öldürüldüklerini öğrendi.
"Bu korkunç haberi okuduğumuzda, aile olarak derin bir
acı ve üzün yaşadık. Bu insanlık suçunu işleyenlerden,
aileye ve kamuoyuna, Bülent Firik'in neden, nasıl,
nerede öldürüldüğünü; yılını, ayını, gününü, ölümüne
neden olan bütün iddiaların kamuoyuna ve aileye
açıklanmasını istiyoruz. Acilen cenazesinin aileye
teslim edilmesini talep ediyoruz."
Firik ailesinin isteği bu. Şimdi yanıt bekliyorlar. Eğer
bekledikleri yanıt gelmezse Uluslararası Af Örgütü'ne
başvurarak oğullarının cenazesini isteyecekler.
Mirik'te ne oldu?
Bu olay yaşadığımız coğrafyanın 'kanlı gerçekleri'nden
biri. Ancak elbette, bu gerçeğin sadece bir yüzü. Daha
başka yaşanılan 'kanlı gerçekler' de var.
Şimdi bu olaylardan birini Tunceli Barosu Başkanı avukat
Hüseyin Aygün'ün Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı
başvurudan izleyelim. Tunceli'nin merkeze bağlı Gökçek
Köyü Mirik mezrasında yaşamaktadır Hıdır, Hatun, Elif,
Yeter, Ali Işık; Düzali, Gülizar, Dilek Serin.
1994'ün eylül ayında PKK ile güvenlik güçleri arasında
yoğun çatışmalar yaşanır. Köy son derece dağlık, uzak ve
kırsal bir alandadır. 23-24 Eylül 1994'te, Bolu Komando
Tugayı'na bağlı askeri birlikler Mirik mezrasına bir
operasyon düzenler. Bu operasyon sırasında mezrada Işık
ve Serin ailelerinden toplam sekiz kişi yaşamaktadır
yalnızca. Operasyon öncesi mezraya giriş ve çıkış
yasaklanır. Savcılığa yapılan başvuruda olayın sonrası
şöyle anlatılır:
"Yapılan operasyonlar çerçevesinde 24.9.1994 günü Hıdır,
Hatun, Elif, Yeter Işık'ı ve Düzali, Gülizar ve Dilek
Serin'i evlerinden gözaltına almışlardır. Dilek Serin üç
yaşındadır. O tarihten itibaren bu kişilerden hiçbir
haber alınamamıştır. Ali Işık ise 25.9.1994 günü
ailesinin akıbetini
öğrenmek için köye gitmiştir. Kendisinden uzun zaman
haber alınamayan Ali'nin çıplak ve başı ezilmiş
vaziyetteki cesedi bir süre sonra köy civarında
bulunmuştur. Her iki aileye ait büyükbaş ve küçükbaş
hayvanlar, birkaç gün sonra köyün karşısındaki karakolun
yetkilileri tarafından ailelere teslim edilmiştir."
Operasyonun bitiminden sonra güvenlik güçlerinden izin
alarak köye girenler tüm evlerin ve içindeki eşyaların
roket atılarak yakıldığını ve köyün tümüyle harabeye
çevrildiğini görürler. Tanıklar gördüklerini Tunceli
Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan 'ölüm tarihinin
tespiti davası'nda bütün ayrıntılarıyla anlatırlar.
Mahkeme de 'davaya konu olan kişilerin Tunceli'nin
kırsalında terör olaylarının yoğun olduğu ve askeri
operasyonların yapıldığı sırada can güvenliklerinin
olmadığı ortamda aniden kayboldukları ispat edilmiştir'
kararını verir.
Müştekilerin vekili avukat Aygün savcılığa yaptığı
başvuruda üzerinden dokuz yıl geçen olayda
müvekkillerinin yakınlarının askeri birliklerce alınıp
öldürüldüğüne inandıklarını, görevli askeri birliklerin
ölüm olayından sorumlu tutulduğunu, maktullerin 'yaşama
hakkı'nı ihlal eden kamu görevlilerinin adalet karşısına
çıkarılmasını ister.
'Keleş'se örgüttür'
Ocak ayında yapılan başvurunun bugüne 'başına gelenleri'
avukat Aygün'den dinleyelim:
"Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı son derece hızlı
şekilde 'görevsizlik kararı' vererek dosyayı Malatya DGM
Başsavcılığı'na gönderdi. DGM 'devlet aleyhine suçlar'
konusunda görevli olan bir mahkemedir. Görevsizlik
kararını nasıl ve ne için verdiğini savcıya sordumuzda
bize verilen yanıt son derece ilginçti; 'Ali Işık G-3
mermisiyle mi yoksa 'Keleş' ile mi öldürülmüş? Bu konuda
durum aydınlandığında işlem yapılır. Eğer 'Keleş' ile
öldülürülmüşse örgüt yapmıştır. Dolayısıyla DGM
görevidir'. Doğrusu bu yorum hayatın olağan akışına
aykırıdır. Devlet de, örgüt de G-3 ya da
'Keleş' kullanmaktadır. Kişilerin hangi silahla
öldürüldüğü failin kimliği hakkında belirleyici olabilir
mi? Sonunda Malatya DGM de olayı 'devlet aleyhinde
işlenen suç' olarak görmedi ve o da görevsizlik kararı
verdi. Dosya şu anda Tunceli Valiliği'nde sorumlular
hakkında dava açılabilmesi için gerekli iznin
verilmesini bekliyor."
Bir başka 'kayıp' için de Hozat Cumhuriyet Savcılığı'na
başvuru yapar avukat Aygün. İlginçtir ki bu olay da 1994
Ekimi'nde meydana gelmiştir ve suçlanan yine Bolu
Komando Tugayı'dır:
'Korkuyorduk'
"Nazım Gülmez, Hozat ilçesi Taşıtlı Köyü'nde yaşıyordu.
61 yaşındaydı. Sakin bir yaşamı vardı. Ailesiyle beraber
tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor, geçinip gidiyordu.
Bolu Komando Tugayı operasyondaydı.
Aliboğazı bölgesinde operasyon yapılacaktı. Komandolar
Taşıtlı Köyü'ne geldiler. Nazım Gülmez'i evinden aldılar.
'Kılavuz olacaksın' dediler. Çaresiz Nazım Gülmez düştü
önlerinde. Evden alındığını onlarca köylü gördü.
Tanıklardan birisi de köy muhtarıydı. Kendisinden o
günden beri hiçbir haber alınamadı. Karısı Garip Gülmez
bir ay sonra Hozat'taki binbaşıya kocasının akıbetini
sordu. Verilen yanıt düşündürücüydü: 'Biz onları
elimizde bir süre tuttuktan sonra bıraktık, şimdi biz de
arıyoruz.' Bu yılın ocak ayında başvurdum savcılığa.
Hozat Savcılığı da görevsizlik kararı verdi, ama Tunceli
Başsavcılığı gibi dosyayı DGM' ye değil, Elazığ'daki 8.
Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı'na gönderdi. Dosya
orada bekliyor."
Kendisine başvuranlara avukat Aygün, "Niçin tam dokuz
yıl sonra dava açma ihtiyacı duydunuz" diye sorduğunda
aldığı ortak yanıt yanıt ilginç:
"Korkuyorduk."
Çünkü geçen sürede Olağanüstü Hal vardı ve OHAL elbette
'korku' demekti. Şimdi OHAL kalkıp görece bir barış
süreci yaşanmaya başlayınca insanlar da 'kayıp'larını
sormaya başladı.
AİHM'nin sorgusu
Hâlâ bulunamayan kayıplardan biri de HADEP'in Silopi
ilçe yöneticileri Serdar Tanış ile Ebubekir Deniz. En
son Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı'na girerken
görülmüşler. Bir daha kendilerinden haber alınamamış.
Olayın üzerinden 2.5 yıl geçmesine rağmen, Silopi
Cumhuriyet Savcılığı'nca açılan soruşturmadan hâlâ bir
sonuç alınamadı. Soruşturmanın hangi aşamaya gelindiğini
de avukatlar dahil hiç kimse bilmiyor. Çünkü mahkeme
kararıyla dosya üzerine 'gizlilik' kararı konuldu. Bunun
üzerine aileler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne
başvurdu. Geçtiğimiz hafta AİHM yargıçları 'faili meçhul'
ve 'kayıp' sorgusu yaptı. Hem olayın tanıkları ifade
verdi hem de suçlanan bazı askerler. Belki de Silopi
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bazı rütbelilerden alamadığı
ifadeyi AİHM yargıçları aldı.
Herkes kayıplarını arıyor. Firik ailesi oğulları
Bülent'in, Işık ve Serin aileleri öldürülen sekiz
akrabalarının, Gülmez ailesi babaları Nazım'ın, Tanış ve
Deniz aileleri Ebubekir ve Serdar'ın cesetlerini ve
katillerini arıyor. Türkiye'de arayışlarından herhangi
bir sonuç alamayan aileler Avrupa'ya başvuruyor. Avukat
Aygün 'kayıp' olaylarının çözülmesi, sorumluların
cezalandırılması gerektiğini savunurken Martin Luther
King'in bir sözünü anımsatıyor: "Herhangi bir yerdeki
adaletsizlik adaleti her yerde tehdit eder." Unutmayalım;
kayıplar bulunana, sorumlular cezalandırılana dek 'adaletsizlik'
tehdidi altında yaşayacağız. Kayıplar bulunmadıkça da ne
yakınları rahat edecek, ne kamuoyu vicdanı ne de bu
ülkeyi yönetenler!