|
Zazaki
Français
Laz
Türkçe
Armenian
Suryani
Deutche
Kurmanc
English
Yazidi
Pontus
Anasayfa
|
Diyarbakır'ın son Ermeni'si
Bejan Matur-Akr S. Zulalyan
Diyarbakır'ın son Ermeni'si
Bejan Matur
Kaynak: zaman.com.tr
2.12.2008
Bir sabah hatırlıyorum yine bu avluda kapısını çalmıştım 'le
le bu bahar, bu şenlik, bu başındaki ne güzelliktir' diyerek
ellerini açmış, şarkı söyleyerek karşılamıştı beni. Hiç
tanışmıyorduk. Bana değil, temmuz sıcağından korunmak için
başıma sardığım şalın çiçeklerine açmıştı kapıyı o gün..
Suriçi'ndeki Meryem Ana Kilisesi'nin avlusunda kadınlar
oturuyor. Süryani kadınlar, adları Nathali, Meryem, Şamira,
Aftunya, Tehodora.
Çocuklar sarmış etraflarını, öyle güzel bakıyorlar. Adları
Moşe, Gabriel, Yosef, Lukas, Yakup. Beyzar Hanım yok
aralarında. 'Nerede?' diyorum 'hasta' diyorlar. Beyzar Hanım,
yani Diyarbakır'ın son Ermeni'si, hasta yatağında tavana
bakıp uyuyor. Yoksul, tek göz evinin duvarlarına astığı aziz
ikonları Beyzar Hanım'ın acısına belli ki artık çare değil.
Kocası Sıtkı Bey yol arkadaşı. Bunca zaman hiç ayrılmamış
yanından. Beyzar Hanım uyuyor 'artık pek çıkmıyor avluya'
dediklerinde içim acıyor. Çünkü bir sabah hatırlıyorum yine
bu avluda kapısını çalmıştım. Meryem Ana Kilisesi'nin kapı
aralığından başıma sardığım turuncu çiçekli örtüyü görmüş ve
'le le bu bahar, bu şenlik, bu başındaki ne güzelliktir'
diyerek ellerini açmış, şarkı söyleyerek karşılamıştı beni.
Hiç tanışmıyorduk. Bana değil, temmuz sıcağından korunmak
için başıma sardığım şalın çiçeklerine açmıştı kapıyı o gün.
Coşkuyla selamlamıştı. Hasankeyf'ten aldığım o şala ne zaman
baksam Beyzar Hanım'ın şarkısı gelir aklıma, kapıyı açışı.
Beyzar Hanım artık hasta ve avluya çıkacak, ibadet edecek
gücü yok... Papaz yardımcısı Saliba'dan rica ediyorum 'Lütfen
Beyzar Hanım, bir merhaba dememe müsaade etsin' diye.
Odasına giriyorum. Hasta, yorgun haliyle toparlanmaya
çalışıyor. Başörtüsünü düzeltiyor. Hırkasını geçiriyor
omuzlarına. Omuzları küçülmüş, yüzündeki canlılıktan eser
yok. Diyarbakır'ın son Ermeni'si de gidiyor demek ki... Her
anını fotoğraflamak, her kıvrımını yüzünün, ellerinin
kaydetmek istiyorum. Suriçi'nin kasvetli havasını, insanda
yarattığı korkuyu dağıtan bir neşe vardı onda. Yol arkadaşı
Sıtkı Bey ile birbirlerine sığınmışlar. Aralarındaki bağ tüm
kayıplara, acılara göğüs germiş. Beyzar Hanım yatağından zar
zor kalkıp avluya iniyor. Yüzü bir tarih elbette ama
ellerini kavuşturma biçimi çok şey anlatıyor. Yoksulluktan
mı yoksa bir hakikat duygusundan mı terk etmiyor
Diyarbakır'ı. Buraya tutunmuş olmayı açıklayacak sözü yok.
Ama gözleri her şeyi anlatıyor.
Beyzar Hanım Suriçi'nin yoksul yeni sakinlerine komşuluk
ediyor. Salça yapmayı öğretiyor onlara, kuruluk hazırlıyor,
turşu kuruyor, reyhan ayıklıyor, damlarda nane kurutuyor.
Onlarla onların dilinde, Kürtçe konuşuyor. Suriçi'nde her
şey değişmiş. Elbette Beyzar Hanım'ın gençliğinin ahalisi
yok. Gitmiş herkes. Başlangıçta kavimler halinde gidenlerden
sonra gelenler de terk etmişler şehri. Şimdiki sakinler,
köyleri boşlatılan, evleri yıkılanlar. Canlarını kurtarmak
için atmışlar kendilerini Suriçi'nin karanlık, kasvetli
kucağına. Orada en fazla duyulan, çocuk sesi. Sayıları
sayılamayacak kadar çok olan çocuklar, belki de henüz
büyümediklerinden sevinçliler. Gözler parlıyor. Yüzler
yaşanan yoksulluktan habersiz ümit içinde. O çocukların
büyümesi öyle büyük bir keder ki. Çünkü aynı son bekliyor
hepsini. Büyüyüp delikanlı olduklarında köşe başlarına
tüneyip, ellerinde sigara bir günaha bakar gibi bakacaklar
dünyaya. Öyle ümitsiz bir bakış, öyle öfke dolu. Patladı
patlayacak. Ellerinde zincir ve bıçak, gelip geçenlere korku
salacaklar. O çocukları sabahın dokuzunda, ağızlarında
onları başka âlemlere götüren cigaralıklarla görmek
ürpertiyor. Kendini bu şehrin sahibi gören herkesin sorumlu
olduğu bu manzara sadece oradan geçenlere değil, sayıları
yok denecek kadar azalmış gayrimüslimlere korku veriyor.
Saliba'nın eşliğinde sokakları geçiyoruz. Behram Paşa
Camii'nin önünde biriken gençler vakit sabah mı, akşam mı
hiç bilmeden karanlık bakışlar fırlatıyor etrafa. Belli ki
ev içlerine sığamamışlar. Belli ki dünya duman başlarında. O
çocukların o halinden üzüntü duymak çare değil. Göçle gelen,
yerinden, yurdundan, yerleşik değerlerinden koparılmış bu
gençlerin rehabilitasyonu ne kadar gerekli bir bilinse.
Herkesten sorumlu davranması beklenir ama onları suçtan,
uyuşturucudan alıkoyacak bir işaret bile yok ufukta. Terk
edilmiş durumdalar. Tuhaf olan, terk edildiklerinin
fazlasıyla farkındalar. Onlardaki öfke ve yıkıcılık hep
bundan. Suriçi'nde korkumuza eşlik eden bir dalgınlıkla
yürüyoruz. Yaşlı bir Kürt 'Kayıp evinizi mi aramaya geldiniz,
size yardım edelim. Hepiniz komşumuzdunuz gittiniz. Aramızda
sevgi vardı, birbirimizi severdik' diyor. Biz 'öylesine
dolaşıyoruz' dediğimizde, bir zamanlar yaşadığı şehri,
sokakları, evini aramaya gelen Ermenileri anlatıyor. 'Çok
sık geliyorlar, evlerini arıyorlar. Acı tabii' diyor.
Bu vicdanın üşümesine müsaade etmemeliyiz
Diyarbakır'daki gayrimüslim cemaatin pazar ayinleri nerdeyse
her hafta Meryem Ana Kilisesi'nde yapılıyor. İnsanda hüzün
yaratan naif dekoru ve yoksulluğuyla, dünyadaki en güzel
kiliselerden biri olan Keldani Kilisesi ise ağır bir
sessizlik içinde. Kimseleri görmeseniz de, kapısı çoğu gün
açık olan kilisede bir mumun yakıldığını görmek dahi insanın
içini ısıtırken, duvarlara sinmiş yalnızlık, cemaatinin
neredeyse tükendiği duygusu fazlasıyla hüzünlü yapıyor orayı.
Kuyumcu İbrahim ve Yusuf beylerle konuşup pazar ayinini
Keldani Kilisesi'nde yapmalarını rica ediyoruz. Amacımız
fotoğraflamak. Cemaatleri tükenmeden onlardan bir anı kalsın
istiyoruz. Bizi kırmıyorlar. Pazar sabahı Keldani
Kilisesi'ne vardığımızda, ortalıkta dolaşan telaşlı küçük
çocuklar görüyoruz. Beyaz entarileri giymiş, ayine melek
kılığında katılmak üzere hazırlar. Kızlar fırfırlı
başörtülerini bağlamış bir koro oluşturmuşlar.
Diyarbakır'daki gayrimüslim cemaatin halini anlatan buruk
bir sahne. Küçük çocuklar tıpkı Suriçi'ndeki diğer akranları
gibi her şeyden habersiz fotoğraf verme telaşındalar. Ama
kadınlar ve yaşlılar büyük bir ıssızlık hissiyle dolular.
Sanki terk edilmişler. Beyzar Hanım yine yok aralarında.
Ayin başlıyor. Keldani kızlar korosu yanakları al al,
hançerelerinden ilahi okuyorlar. Papaz Yusuf Efendi
disiplini hiç aksatmadan ayini tamamlıyor. Sıtkı amca en
önde. Sonra ağır, hasta adımlarla Beyzar Hanım görünüyor
kapıda. Ne iyi etti diyorum içimden. Çünkü onu görmek, eksik
bir fotoğrafı tamamlamak gibi. Gidenlerin geri gelmesi gibi
onu görmek. İçeride ayin yapılırken kasım soğuğunu
iliklerimizde hissediyoruz. Diyarbakır'ın bazalt soğuğunda
daha da içimize kapanıyoruz. Birbirimize sıcaklığımızı
hissettirmekten başka da yol yok. Burada üşüyen bu insanlar
için bir şey yapmak çok mu zor diye düşünüyorum. Dünyadaki
en güzel, en orijinal kiliselerden olan bu küçük kiliseyi
ısıtmak neden bu kadar imkânsız? Küçücük cemaatleriyle
peygamberlerine, Meryem Analarına dua eden bu insanların
titremesine tanıklık etmek bir şehrin vicdanına nasıl
sığıyor? Keldani Kilisesi'ni o üşümeden kurtarmak fikri
rahat bırakmıyor beni. Çünkü bu haliyle Keldani Kilisesi'nde
üşüyen sadece beden değil. Ruh da üşüyor Suriçi'nde.
Ayin bitiyor ve dışarıya çıkıyoruz. Diyarbakır güneşinin
altında kürsüler dizilmiş, sıcak çörek, çay hazırlanmış.
Beyzar Hanım sırtını kilisenin duvarına yaslamış hiç
konuşmadan oturuyor. Elindeki bir parça çöreği zar zor
yutarak güneşe bakıyor. O güneşe bakarken, kilisenin
avlusunda çatısı, kapıları olmayan metruk eve dalıyorum.
Geçmişin sesleri buralarda daha çok duyuluyor sanki. Ama
aramızda o sesleri en çok Beyzar Hanım duyuyor. Gidenleri,
dönmeyenleri sanki en çok Beyzar Hanım susarak yaşatıyor.
Beyzar Hanım bu şehrin son Ermeni'si. Bu şehrin vicdanı
Beyzar Hanım. Bu vicdanın üşümesine hiçbirimiz müsaade
etmemeliyiz.
|
|