Emile Benveniste
Birikim Dergisi
Dil, öteki insana ulaşmak, ona bir bildiri aktarmak ya da ondan bir bildiri
almak için insanın sahip olduğu bir araç, hattâ biricik araçtır. Dolayısıyla,
dil öteki insanı hem ortaya koyar, hem de varsayar. Toplum dolaysız biçimde,
dil ile birlikte verilmiştir. Bütünlüğünü bildirişim göstergelerinin ortak
kullanımıyla sürdürür. Dil dolaysız biçimde, toplum ile birlikte verilmiştir.
Böylece bu iki kendiliğin, dil ve toplumun, her biri ötekini içerir. Birlikte
doğduklarına göre, birlikte incelenebilecekleri, birlikte ortaya
çıkarılabilecekleri, hattâ bunun zorunlu olduğu da düşünülebilir. Her ikisi de
aynı gereklilikten doğduklarına göre, aralarında değişmez ve kesin bağlılaşım
ilişkileri görülebileceği ve hattâ görülmesi gerektiği de düşünülebilir.
Oysa, yakın zamanda bile, bu ilişkileri tekrar tekrar inceleyenler dil ile
toplum arasında gerçekte her ikisinin yapısının birbirine benzediğini
gösterecek hiçbir bağıntı olmadığı sonucuna vardılar. Bu hemen görülebilen ve
pek iyi bilinen bir şey. Gerçekten, dünyaya bir göz attığımızda, benzer yapıdaki
dillerin birbirlerinden çok değişik toplumlarca kullanıldığını görürüz. Bu,
ortak dillerin yayılması denilen olayın, yani yapıları parçalanmamış ya da
değişmemiş olan farklı toplumların aynı dili benimsemelerinin sonucudur. Buna
karşılık, çok ayrı türden dillerin, aynı toplumsal düzeni paylaşan toplumlar
içinde yaşayıp geliştik-leri de tarihte görülür. Gözlerimizi açıp bu ayrı
türden dillerin temelde aynı yapıya sahip toplumlarca, Slav, Fin-Uygur, Germen
ya da Romen dillerinin kullanıldığı Avrupa'nın doğu yarısındaki karşılıklı
durumlarını görmek yeter.
Tarihî evrimi göz önüne alırsak, toplum ile dilin evrimlerinin birbirlerinden
ayrı olduğu da görülür. Bir dil, en derin toplumsal çalkantılarda bile
değişmeden kalır. Rus toplumunun yapısı 1917'den bu yana derinden derine değişti,
söyleyebileceklerimizin en azı bu, oysa Rus dilinin yapısında böyle bir değişimi
andıracak hiçbir şey olmadı.
Kaç kez tekrarlanmış olan bu gözlemlerden, toplumun da, toplumun içerdiği
kültürün de dilden bağımsız olduğu duygusu doğuyor, dilbilimciler de,
antropologlarda, sık sık dile getirmişlerdir bu duyguyu.
Bu gerçeklerin iki yönünü de bilen biri, Sapir, bütün kültür düzeylerinde
sonsuz sayıda değişkenlik gösteren karmaşık ve basit dil türlerine
raslanabileceğini ve, aynı dili kullandıklarına göre, bu açıdan Platon'la
Makedonyalı bir domuz çobanı arasında fark olmadığını ileri sürer. Öyleyse dil
ile toplumun eşbiçimli olmadıkları yapılarının birbirine tekabül etmediği,
değişkenliklerinin birbirlerinden bağımsız olduğu sonucuna varmak ve bu
uyumsuzluğu belirtmekle yetinmek gerekiyor.
Fakat başka yazarlar da, dilin, toplumun aynası olduğunu, toplumsal yapının
özelliklerini ve farklılıklarını yansıttığını, hattâ toplumdaki ve toplumun
ayrıcalıklı bir anlatım yolu olan kültürdeki değişmelerin en iyi göstergesi
olduğunu savunuyorlar, bunlar da açık gerçekler. Bu bakış açıları kolay kolay
uzlaştırılamaz. Ne olursa olsun, sorunun hiç de basit olmadığını gösteriyorlar (gerçekten
de toplum içinde dilin yeri sorunu, temel bir sorundur). Bugüne kadar
tartışıldığı biçimiyle sorunun bizi bir çözüme yaklaştırmadığını da
gösteriyorlar.
Gerçekte, karmaşıklıklarının incelenmesinde daha bir sonuca ulaşılmamış dev
kavramlarla, toplum ve dil ile karşı karşıyayız. Bu iki kendilik arasında, şu
toplumsal yapıya şu dilsel yapının denk düştüğünü gösterecek tek yönlü
bağıntılar aramak düşüncesi, olayları çok basit bir biçimde ele alan bir bakış
açısını açığa vurur. Bunlar elbette eşbiçimli büyüklükler değildir, bu onları
ayıran yapısal örgütlenmelerindeki farklılıklarında da görülür.
Dil yapısının temeli, ayırıcı birimlerden oluşur. Bu birimler şu
niteliklerle tanımlanır: ayırıcıdırlar, sayıları sınırlıdır, birbirleriyle
değişik düzenlenişlere girerler, aralarında bir hiyerarşi vardır.
Toplumun yapısı bu şemaya indirgenemez; ikili bir niteliğe sahiptir. Bir
yanda, akrabalık sistemi denilen, bağıntılar sistemi, öte yanda, ise bir
bölümlenmeler sistemi olan başka bir bağıntılar sistemi vardır: üretim
işlevlerinin düzenlediği toplumsal sınıflar sistemi. Bireyler de, bireylerden
oluşan farklı topluluklar da, dilinkileri andıran birim ve birim topluluklarına
yerleştirilemezler. Çoğu zaman aileden toplumsal birim diye söz edilir. Bu bir
eğretilemedir, olguların temelini gizlememesi gerekir. Toplum bu türden bir
birimler toplulaşması, aileler toplulaşması değildir ve aile topluluklarının
dildeki anlamlı birimler toplulaşması ile en ufak bir benzerlikleri yoktur.
Öyleyse toplumun oluşturucu öğeleri ile dilin oluşturucu öğeleri arasında
yapı açısından da, nitelik açısından da bir uyarlık bulunmadığını belirtmek
gerekir. Fakat gerçekte bu biraz basit bir bakış açısıdır, aşılması gerekir.
Dil kavramıyla toplum kavramı karşılaştırılmaya kalkışıldığında, bu kavramların
içermelerinin (ima ettiklerinin) bilincine varmak gerekir. Böylece, dil terimi
ile toplum teriminin iki anlamının birbirine karıştırıldığını belirtmek ve bunu
düzeltmek gerekir.
Bir yanda, ampirik, tarihî veri olarak toplum var: Çin toplumundan, Fransız
toplumundan, Asur toplumundan söz edilir. Öte yanda ise, insanların varoluşunun
ilk koşulu ve temeli olan, insan toplulukları biçiminde toplum var. Aynı şekilde,
tarihî, ampirik dil olarak, Çin dili, Fransızca dili, Asur dili olarak dil ile,
anlamlı biçimler sistemi ve bu bildirişimin ilk koşulu olan dil arasında bir
ayrım yapmak gerekir.
Bu ilk ayrımla, kendiliklerin her birinde iki düzey: tarihî ve temel düzeyler,
birbirinden ayrılır. Bu durumda, dil ile toplum arasında bulunabilecek
bağıntılar sorununun her iki düzeyde de ortaya çıktığı ve ancak iki ayrı çözüm
gerektirdiği görülür. Tarihî bir dil ile tarihî bir toplum arasında, gereklilik
biçiminde bir bağlılaşım ilişkisi kurulamayacağını gördük, ama temel düzeyde,
birtakım benzeşimler kolayca görülebilir. Kimi özellikler, bu düzeyde, ama
yalnız bu düzeyde, dil ve toplum için ortaktır. Dil ve toplum, insanlar için
bilinçsiz gerçekliklerdir, her ikisi de doğayı, deyim yerindeyse doğal ortamı ve
doğal anlatımı belirler, bunlar başka türlü tasarlanamaz, yoklukları
düşünülemez. Her ikisi de her zaman için geçmişin bir mirasıdırlar ve bu temel
düzeyde, dilin işleyişinde ve toplumun pratiğinde, ne biri, ne de öteki için
bir başlangıç tasarlanabilir. Her ikisi de insanların istemiyle
değiştirilemez. İnsanların değiştiğini gördükleri şey, değiştirebildikleri şey,
tarih içinde gerçekten değiştirdikleri şey kurumlardır, kimi zaman da özel bir
toplumun tüm biçimidir, toplu ve bireysel hayatın koşulu ve dayanağı olan
toplum ilkesi değildir hiçbir zaman. Aynı şekilde, dilde değişen şey,
insanların değiştirebilecekleri şey, sayıları artan, birbirlerinin yerini alan
ve her zaman için bilinçli olan adlandırmalardır; dilin temel sistemi değildir
hiç bir zaman. Toplumsal etkinliklerin, ihtiyaçların, kavramların sürekli ve
gittikçe artan farklılaşması hep yeni adlandırmaları gerekli kılıyorsa, buna
karşı dengeyi kuran birleştirici bir gücün de bulunması gerekir. Sınıfların
üstünde, özelleşmiş etkinlikler ve toplulukların üstünde, bir bireyler
toplulaşmasından bir topluluk oluşturan, üretim ve toplu geçim imkânı sağlayan
birleştirici bir güç vardır. Bu güç dildir ve yalnız dildir. Dilin, değişen
toplum içinde bir süreklilik, her zaman için fark-lılaşmış olan etkinlikleri
birbirlerine bağlayan bir değişmezlik göstermesi bundandır. Bireysel
farklılıklar içinde bir özdeşliktir. Dilin son derece paradoksal olan ikili
niteliği, hem bireye oranla içkin, hem de topluma oranla aşkın niteliği, işte
bundan ileri gelir. Bu ikilik dilin tüm özelliklerinde ortaya çıkar.
Öyleyse birinin [dilin] analiziyle ötekinin [toplumun] analizine ışık tutmak
için dil ve toplum ilişkisini nasıl ele alabiliriz? Bu ilişki yapısal bir
bağlılaşım ilişkisi olmayacaktır, çünkü insanların örgütlenmesinin dilin
örgütlenmesine benzemediğini gördük. Bu ilişki tipolojik de olmayacaktır, dilin
türü ister tek heceli, ister çok-heceli, sessel [tonal] ya da morfolojik
olsun, toplumun özgül niteliği üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu ilişki, genetik
ya da tarihî de olamayacaktır, çünkü birinin doğumunu ötekinin doğumuna
bağımlı kılmıyoruz. Dil, insan topluluğunun bağrında doğar ve gelişir, toplum
ile aynı süreç aracılığıyla, geçim araçları üretme, doğayı değiştirme ve
araçların sayısını artırma çabasıyla kurulur.
Tıpkı toplumun maddî ve düşünsel etkinlikleri içinde farklılaşması gibi, dil
de bu toplu çalışma içinde ve bu toplu çalışma ile farklılaşır, etki derecesini
yükseltir. Dili burada yalnızca toplumun analizine yarayacak bir araç olarak
düşünüyoruz. Bu amaçla, dil ile toplumu göstergebilimsel bir ilişki, yani
yorumlayıcının yorumlanana ilişkisi biçiminde, senkroniye yerleştireceğiz. Ve
birbirine bağlı şu iki önermede bulunacağız: ilk olarak, dil toplumun
yorumlayıcısıdır; ikinci olarak, dil toplumu içine alır.
Dili toplumun yorumlayıcısı olarak gösteren birinci önermenin doğrulanmasını
dilin toplumu içine aldığını kesinleyen ikinci önerme sağlar. Doğrulama iki
biçimde yapılabilir: ilk olarak, ampirik biçimde, dilin yalıtılabileceği, toplum
içinde kullanımıyla ve kültürü oluşturan toplumsal tasarım ve normlarla olan
ilişkilerine başvurmaksızın kendi başına betimlenebileceği ve incelenebileceği
olgusuyla. Oysa kültürü ve toplumu dilsel anlatımları dışında betimlemek
imkânsızdır. Bu anlamda, dil toplumu içine alır, ama toplum dili içine almaz.
İkinci olarak (bu noktaya az sonra yeniden döneceğim), dil, toplum ile birey
arasındaki farklılaşmanın zorunlu ve değişmez temelini sağlar. Dilin kendisi
diyorum, her zaman ve zorunlu olarak.
Dilin toplumu yorumlamasını ele alalım. Toplum dil içinde ve dil ile anlamlı
duruma gelir; toplum dilin en gerçek “yorumlananı”dır. Yorumlananı her şeyden
önce ve tam anlamıyla var etmek ve kavranabilir bir kavrama dönüştürmek olan bu
yorumlayıcı rolünü yerine getirebilmesi için, dil, topluma ilişkin iki koşulu
yerine getirmelidir. Bu toplum, üretim koşullarıyla tekniğin biçimlendirdiği
kurumlaşmış insan doğası olduğuna göre, toplum kimi zaman yavaş, kimi zaman çok
hızlı, fakat aralıksız bir evrim geçirmeye ve farklılaşmaya yatkındır. Fakat
yorumlayıcı, bir yandan yorumlananda ortaya çıkan değişiklikleri
saptayabilecek, belirtebilecek ve hattâ yönlendirebilecek durumda kalırken,
bir yandan da aynı kalmak zorundadır. Bu genel bir göster-gebilim koşuludur.
Koymak istediğim göstergebilim ilkesi şu: iki göstergebi-limsel sistem, eğer
değişik nitelikteyseler, benzeşim koşulu içinde bir arada bulunamazlar; ne
karşılıklı olarak birbirlerinin yorumlayıcısı olabilir, ne de birbirleriyle
değiştirilebilirler. Toplum karşısında dilin durumu da budur gerçekten; dil
teknik koşulların ve toplumsal hayatın yarattığı bütün yenilikleri kapsamı
içine alıp adlandırabilir, ama bu değişikliklerin hiçbiri onun kendi yapısını
dolaysız biçimde etkilemez. Savaşların, fetihlerin yarattığı şiddetli
değişiklikler bir yana, konuşan insanlar (altı çizilmesi gereken bir koşuldur
bu) dilin normal hayat koşulları içinde, kendi iç ihtiyaçlarının getirdiği
değişmeyi hiçbir zaman fark etmezler, dil sistemi ancak pek yavaş biçimde
değişir. Bu değişiklikler, ancak birkaç kuşak sonra geriye bakıldığında,
dolayısıyla yalnızca daha eski dil durumlarının tanıklarını koruyan toplumlarda,
yani yazısı olan toplumlarda fark edilir.
Dile bu yorumlayıcı durumunu veren nedir? Dil -bilindiği üzere- toplumun tüm
üyelerinde ortak olan ve olması gereken bildirişim aracıdır. Dil bir
bildirişim aracıysa ve bildirişimin kendisinin aracıysa, bu, anlamsal
özelliklerle yüklü olduğu ve kendi yapısı gereği, anlam üreten bir makine gibi
işlediği içindir. Burada, sorunun can alıcı noktasında bulunuyoruz. Dil,
sınırsız bir biçimde çeşitlilikte bildiri üretimini sağlar. Bir benzeri daha
bulunmayan bu özellik, dilin yapısından ileri geliyor: göstergelerden, anlam
birimlerinden oluşur dil; göstergelerin sayısı fazladır, ama sınırlıdır; bir
izge uyarınca çeşitli düzenlenişlere girerek her türlü hesabı aşacak kadar çok
anlatım üretirler; göstergeler gittikçe arttığı ve buna bağlı olarak bu
göstergelerin düzenleniş sayısı da arttığı için, anlatımlar gittikçe daha çok
artar.
Demek oluyor ki, en derin düzeyde, ayrılmaz iki özelliği var dilin. Anlamlı
birimlerden oluşmak niteliğini temellendiren özelliği ile bu göstergeleri
anlamlı bir biçimde düzenleyebilen kullanımını kuran özelliği. Bunlar,
birbirlerinden ayrı tutulması gereken, iki değişik analiz isteyen ve özel iki
yapı içinde olan iki özelliktir. Üçüncü bir özellik, bu iki özellik arasındaki
bağı kurar. Bir yanda anlamlı birimlerin, öbür yanda bu göstergeleri anlamlı
biçimde düzenleme yetisi, bir de dizimsel özellik, göstergeleri birbirini
izleme kuralına göre ve yalnızca bu biçimde birbirlerine birleştirme özelliği.
Şuna inanmak gerekir ki, hiçbir şey dile indirgenmedikçe anlaşılamaz. Bu nedenle
dil, doğayı olduğu kadar deneyi de, yani toplum adı verilen bu doğa ve deney
bileşiğini de yorumlama, kavramlaştırma ve betimleme aracıdır. Dil, deneyleri
göstergelere dönüştürebilme ve kategorilere indirgeme gücüyle kendi öz doğasına
varıncaya kadar her türden veriyi nesne olarak ele alabilir. Bir üst-dil vardır,
ama üst-toplum yoktur.
Dil, toplumu her yandan sarar ve onu kavramsal aygıtı içine alır, fakat aynı
zamanda da, ayrı bir güç gereğince, toplumsal anlamcılık denilebilecek olan şeyi
de temellendirerek topluma biçim verir. Dilin en çok bu bölümü incelendi. Bu
bölüm, tümüyle değilse de özellikle, adlandırmalara, kelime olaylarına dayanır.
Kelime dağarcığı burda, kültür ve toplum tarihçilerine, bol bol başvurulan,
bereketli bir kaynak sağlar. Kelime dağarcığı, toplumsal örgütlenmenin aşama ve
biçimlere ilişkin, siyasal düzenlere ilişkin, aynı anda ya da birbiri ardından
kullanılan üretim tarzlarına, v.b. ilişkin yeri doldurulmaz tanıklıklar saklar
kendinde. Değişmez, sürekli biçimde yenilenen, genişleyen dil ile toplum
bağıntısının en iyi incelenen yanı olduğundan, bunun üzerinde fazla
durmayacağız. Burada, bu anlam yetisinin birkaç özelliğini ortaya çıkarmakla
yetineceğiz.
Bu açıdan dilin sağladığı tanıklıklar, ancak birbirlerine ve göndergelerine
bağlandıkları zaman tüm değerlerini kazanırlar. Burada karmaşık bir
mekanizmayla karşı karşıyayız, sağladığı sonuçları özenle yorumlamamız gerekir.
Toplumun belirli bir çağdaki durumu kullandığı adlandırmalarda yansımaz her
zaman. Çünkü, göndergeler, belirtilen gerçekler değiştikten sonra da
adlandırmalar yaşamaya devam eder. Bu sık rastlanan ve sürekli olarak
doğrulanan bir olaydır ve bunun en iyi örnekleri şu anda sık sık kullandığımız
«toplum» ve «dil» terimleri. Bu iki terimin her biri için gösterilebilecek
gösterilenlerin çeşitliliği, aynı zamanda biçimleri nasıl kullanmamız
gerektiğinin bir tanığı ve bir koşuludur. Çok-anlamlılık denilen olgu, dilin pek
çok sayıdaki çeşitli türleri, değişmez bir terim ile kendi üzerine alması ve
böylece anlamın değişmezliği içinde gösterilenin değişimini kabul etme
yetisinin sonucudur.
Üçüncü olarak, biraz değişik, fakat bugün üzerinde özel olarak durmak gereken
bir olguyu ele alalım: herkes kendinden kalkarak konuşur. Her konuşucu için,
konuşma konuşucunun kendinden doğar ve konuşucunun kendine döner, herkes öteki
ya da ötekiler karşısında kendini özne olarak belirler. Buna karşın ve bel-kide
bu nedenle, her bireyde en derin kendinin [bireyin] indirgenmez doğuşu olan dil
aynı zamanda da birey-üstü ve topluluğun tümüyle aynı genişliğe sahip bir
gerçekliktir. Bireysel konuşma üretimi ile birey-üstü, nesnelleştirilebilir
gerçeklik olarak dilin birbirlerine tekabül etmesi, toplum karşısında dilin
paradoksal durumunu temellendirir. Gerçekten dil, konuşucuya sözü kullanma
imkânı veren temel biçimsel yapıyı sağlar. Söylemin öznel ve göndergesel olmak
üzere çifte işleyişine imkân veren dilsel aracı sağlar: bu «ben» ile
«ben-olmayan» arasındaki vazgeçilmez ayrımdır Ve bütün dillerde, bütün
toplumlarda, bütün çağlarda her zaman geçerlidir. Bunu da, dilde yer alan ve
yalnızca bu işe yarayan özel belirtiler, dilbilgisinde adını verdiğimiz öğeler
sağlar: ikili bir karşıtlık oluşturan, «ben» ve «sen» karşıtlığı ile «ben/sen»
sistemi ve «o» karşıtlığı.
İlk karşıtlık, «ben-sen» karşıtlığı, bütünüyle insanlararası olan kişisel bir
kısa söylem yapısıdır. Bu karşıtlığın insan ortamı dışında kullanılmasına izin
veren şiirsel ya da dinî tek bir özel izge vardır.
İkinci karşıtlık, kişiyi kişi-olmayan'ın karşısına koyan «ben-sen»/«o»
karşıtlığı, gönderi işlemini gerçekleştirir ve konuşmanın kendisi dışında bir
şey üzerine, dünya üzerine konuşma olması imkânını temellendirir. Dilin çifte
bağıntılar sistemi buna dayanır.
Burada dilin, daha önce kısaca analiz ettiğim öbür iki biçimlenmesine ek
olarak bir üçüncü biçimlenme ortaya çıkıyor; konuşan'ın kendi söylemi içine
yerleşmesi, toplumdaki kişiyi katılan-kişi olarak ortaya koyan ve bildirim
kiplerini belirleyen, zaman ve mekân bağıntılarının karmaşık ağını seren
pragmatik düşünce.
Bu kez insan, topluma ve doğaya göre yer alır, onlara katılır, zorunlu olarak
bir sınıfta yer alır; ister otorite sınıfı, ister üretim sınıfı olsun. Burada
dil, gerçekten bir insan pratiği olarak ele alınmakta, insan toplulukları ya da
sınıflarının dili özel biçimde kullanmalarını ve bunun sonucunda ortak dil
içinde oluşan farklılaşmaları ortaya koymakta.
Bu olguyu, ya da sınıfların kendine maletmeleri olarak betimleyebilirim. Her
toplumsal sınıf genel terimleri kendine maleder, özgül gösterilenler verir
onlara ve böylece onları kendi çıkar küresine uyarlar ve çoklukla onları yeni
türetme-lerin temeli yapar. Yeni değerlerle yüklü olan bu terimlerse ortak dile
girer ve sözlüksel farklılaşmalar yaratırlar. Kendi gösterilenlerini kendi
içlerinde taşıyan, görece bileşik özel bir evren oluşturan birkaç özelleşmiş
kelime dağarcığını inceleyerek bu süreci de gözden geçirebiliriz. Bu, örneğin -fakat
bu örneği ge-liştirmek için zamanım yok burda- Romalı papazların «kutsal»la
ilgili kelime dağarcıkları gibi kimi özgül sınıfsal kelime dağarcıklarının
analizi olabilir. İçinde hem özgül terimlerin tüm bir dizelgesinin (fihristinin),
hem de bu dizelgeyi düzenlemenin özgül biçimlerinin, özel bir üslubun, kısacası
ortak dile yeni değerler, kavramlar yükleyerek onu kendine maletme
özelliklerinin görülebileceği yeterince zengin bir kelime dağarcığını, kolayca
analiz edilebilecek bir dili özellikle seçiyorum. Böylece, küçük boyutlu bir
örnek üzerinde, toplum içinde dilin rolü kolayca görülebilir, çünkü bu dil
kendi evrenlerini en üstün evren kabul eden kimi uzmanlaşmış meslek
topluluklarının anlatımıdır. Dili topluma bağlayan değişik türden bağıntıları,
toplumu ve dili, biri aracılığıyla ötekini aydınlatabilen bağıntıları
birbirlerinden ayırarak dilin toplumsal yapı ve işlevlerin yorumlayıcısı,
göstergesi olmasına imkân veren mekanizmayla ilgi-lendik çoklukla. Bunun
ötesinde, toplumsal etkinliğin temel ilkeleriyle dilin derin yapıları, işleyişi
arasında daha az belirgin benzerlikler vardır. Bunlar, verimli kılınmak için
teorinin daha da geliştirilmesini gerektiren kaba karşılaştırmalar, geniş
benzetmelerdir. Fakat gene de sağlam, gerekli olduklarına inanıyorum. Burada üç
kavramı belirterek ilk yaklaşımda bulunabilirim.
Dil, toplum içinde üretici bir sistem olarak ele alınabilir: bir anlam
düzenlenmesi olan kendi düzenlenmesi: böylece bu düzenlenmenin koşullarını
belirleyen izge aracılığıyla anlam üretir. Yayılma ve dönüşüme ilişkin birkaç
biçimsel kural aracılığıyla durmadan bildirimler de üretir; yani oluşum
şemaları yaratır; bildirişim çevrimine giren dilsel nesneler yaratır. «Bildirişim»,
dolaşım ve ortak kılma olarak anlaşılmalıdır.
Burada, iktisat alanındayız. Saussure de iktisada özgü kimi kavramlar ile
dilsel bildirişim süreci içinde ilk olarak temellerini attığı, dile getirdiği,
düzenlediği kavramlar arasında bir benzerlik bulunduğunu belirtmişti. Dil gibi
iktisadın da bir değerler sistemi olduğunu söylemisti: değerler, işte temel bir
terim daha. Geniş düşüncelere yol açacak bir benzerliktir bu, ama biz bu
benzerliği değere bağlı olan üçüncü bir kavrama, dizisel değişimle
özdeşlenebilen değişim kavramına kadar genişletebiliriz. Dilin dizisel ekseni
dizimsel eksene oranla, bir terimin yerine bir başkasının, dizimsel bir
kullanım değeri olduğu ölçüde bir işlevin yerine bir başkasını koyma imkânı ile
belirlenen ekseni olduğu bilinir. Burada, iktisattaki değerin özelliklerinin
pek yakınında bulunuyoruz. Her iki yanda da, bir değer söz konusu olduğu ve bu
bağıntı iki terimin de bütünüyle ayrı nitelikte ve saymaca bir ilişkiyle bağlı
olduğu için, Saussure ücret-emek ilişkisiyle gösteren-gösterilen ilişkisini
karşılaştırmıştı. En iyi örneğin bu olduğundan ve ücret-emek, ücret-fiyat
ilişkisinin gösteren-gösterilen ilişkisiyle kesinlikle benzeştiğinden emin
değilim. Fakat burada, bu özel örnekten çok, bundan çıkan, dilde ve toplumda
ortak olan kimi kavramları uygulama biçimine ilişkin karşılaştırma ve bakış
ilkesi sözkonusu. Dili ve toplumu yan yana koyan geleneksel çerçeveyi aşmak için,
düşünceye gerekli olan aracı daha şimdiden sağlayan bu üç kavramı ilerde işlemek
amacıyla koymak da yeterli.
Bu geniş konunun tartışılmasına temel ayrımlar getirilmesinin ve dil ile
toplum arasına hem mantıkî, hem de işlevsel olacak ilişkiler koymanın gerek ve
imkânını göstermeyi denedim kısaca: yetileri ve anlamlı ilişkilerini düşünerek
mantıkî, her biri kendi niteliğine uygun üretici sistemler olarak ele
alınabilecekleri için, işlevsel ilişkiler. Böylece yüzeydeki uyumsuzlukların
altından derin benzerlikler çıkabilir. İşleyişlerinin ortak yanları toplumsal
pratikte olduğu gibi, dilin kullanımında da insanlararası bu bildirişim
bağıntısında bulunacaktır. Çünkü insan, dilin kendisinde temellendirdiği çifte
doğa içinde, hâlâ ve gittikçe daha çok aranması gereken bir nesnedir.*