HÜSEYİN AYGÜN
"1938 yıllarıydı. Üstümüzden uçaklar
geçiyordu. Sanki bulunduğumuz yerde bizi görmüşlerdi. Köyün doğusundaki
Gir tepesine bir miktar kağıt attılar. O tarafa gidip kağıtlardan birini
aldım. Üzerinde hançer saplanmış bir yılan resmi vardı... Yılan bizler,
saplanan hançer ise devletti. Çok zor günlerdi. İnsanlar yargısız ve
sorgusuz öldürülüyorlardı. Asker görüldüğünde Kurt sesleri ile herkes
kaçıp saklanıyordu. Bazen geceleri ormana ve mağaralara gidiliyordu. Bir
gün sabah oldu, askerler köye geldi. Bizleri urgan, ip, tel gibi
malzemelerle biribirimize bağladılar. Hese Mevali'nin evinin arkasındaki
çukurda topladılar. Pah sırtının kuzeyindeki tüm Alan aşiretini buraya
toplamışlardı. Çukura hâkim olan tarlanın yanındaki tepeye makineli
tüfekler loınılmuştu. Son kafile olarak Alo Kaymakamgile sıra gelmişti.
Onlar harman savuruyorlardı. Askerler almaya gidince bağırıp çağırmaya
başladı. Kafilenin başındaki komutan yukarı tarafta duruyordu. Düdük
çaldı ve niye bağırdığını sordu. Askerlerden 'Adak kurbanım var, bırakın
keseyim ondan sonra götürün' cevabını alınca kurbanı kesmesine izin
verdi. Koçu harmana getirip kesti. Koçu keserken ZAZACA olarak Ya Xizir
nu medağe tuyo; ni ma qirrkene; qirvanune ma kutıki wene' (Ya Hızır, ben
sana kurban kesiyorum, ama bu kurbanını köpekler yiyecek, bizi
öldürecekler) diyordu... Ali Aşkınları da getirip kafileye dahil ettiler.
Komutan bu ailenin yanına gitti ve niçin bağırıp çağırdığını sordu. Ali
Aşkın (Alo Kaymakam) 'Komutan, ben ve muhtarımız Ali Aydın 14 sene
beraber askerlik yaptık. Paşalar at sırtında bizi Yemen'e gönderdiler.
Gidip geldik, birçok arkadaşımız da yolda öldü. Buna karşılık siz bizi
sorgulamadan öldürüyorsunuz. Bizim günahımız nedir. Onun için feryat
ediyorum' dedi. Bu sırada iki süvari asker geldi. Atları tere boğulmuştu.
Biri atından inip elindeki kağıdı komutana verdi. Komutan genç ve
yakışıklı bir subaydı. Kağıdı okuyunca yüzüne renk geldi. Kafileye döndü
'Gözünüz aydın, vur emri durdurulmuştur' dedi. O sırada kafilede bir
uğultu başladı. Herkes ağlıyordu. Böylece kurşunlanarak öldürülmekten
kurtulduk."
1938'li yıllarda en azından çocuk olan her Dersimli, 38 katliamına
dair acı anılar taşır. Yukarıdaki anı Tunceli'de iki dönem belediye
başkanlığı da yapan Süleyman Kırmızıtaş tarafından yayınlanan "İnadına
Dersim'de Yaşamak" kitabında naklediliyor. Henüz çocukken "feleğin
çemberinden geçen" Süleyman Kırmızıtaş, 38'de bir oyun gibi yaşadığı
olayları yıllar sonra böyle anlatıyor.
ÇARPIK ANILAR
Bugüne kadar özellikle 38 kırımında "resmen" görev almış bazı kişiler,
bu mesele hakkında anılarını yazdı. 12 Mart'ın Komutanı Muhsin Batur'un
"utancından yazamadığı anıları", Çağlayangil'in Seyit Rıza'nın idamı
öncesi ve sonrası ile ilgili yazdıkları, Saidi Nursi'nin "Son Din
Mazlumları"nda yazdıkları biliniyor. Bu yazılanlar Dersim 1938'in
çarpıtılmış ve eksik bir resmini sundu. Kırmızıtaş'ın kitabı ise derli
toplu ve doğru bilgiler sunuyor.
Günümüzde, medya (ve reklam) dünyasının desteği eşliğinde genellikle
devlet, siyaset, askeriye, sosyete veya sanat dünyasından "önemli"
insanlar anılarını yazıyor. Ancak bu kitaplarda toplumun geniş
yığınlarını ve onların sorunlarını görmek mümkün olmuyor. Kırmızıtaş'ın
kitabı, bu tür anı edebiyatına benzemiyor. Çocukluk yılları; İkinci
Dünya Savaşı'nın kıtlık koşulları; Mareşal Fevzi Çakmak'ın söyledikleri;
1969 Pir Sultan olayları ve diğer ayrıntılı olaylar anı kitabından öte
bir tarih kitabıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Yazar, bizi Dersim Aleviliğinin geleneksel kurumları olan Dedelik,
Kivralık, Pir-Rayverlik ile de tanıştırıyor. Kendi deneyimleri ışığında
devlet görevlilerinin bölgeye yönelik izledikleri politikaları,
düşmanlıkları ve mücadeleleri anlatıyor. Kitapta yerel bir tarih var:
Dersim bölgesinin tarihi. Belgelerde göremeyeceğiniz ayrıntılar,
arşivlere girmeyen konular, kısacası duygularıyla birlikte ele alınan
insanlar var. Bir tür "alternatif tarih" veya "gayri resmi tarih" kitabı
var karşımızda.
Kitapta anlatılan hemen her olay, Der-sim'e yönelik devlet
politikalarının haksızlığını ve yanlışlığını ortaya koyuyor. Ecevit,
Demirel, Erdal İnönü, Kemal Burkay, Sinan Yerlikaya, Orhan Veli Yıldırım
ve diğer siyasiler de Dersim ve yazarımız ile ilişkileri ölçüsünde
kitaba konu olmuş. Kitapta 12 Mart döneminde işkence ve baskılarıyla ün
salan ve İbrahim Kaypakkaya ve Ali Haydar Yıldız'a Vartinik'te operasyon
yapan Fehmi Altınbilek'e de yer ayrılmış. Onun "yasak kitap var!"
diyerek insanları gözaltına aldırması; köylüleri bezdiren operasyonları
kitaba konu olmuş. Altınbilek'in karakola çektiği 4 yaşındaki çocuğun
loilotlanm aşağıya indirerek "Vay gavurun dölü, bu da sünnet olmuş"
demesi, o anı kendi gözleriyle gören yazarın unutamadığı olaylar
arasında.
Yazarın kitabı Dersim'i ve özellikle 1938 katliamını berrakça ortaya
koymakla yetinmiyor; resmi tarihin yalanlarına da itiraz ediyor.
Dersim'i bir "asayişsizlik bölgesi", "suç yatağı" ve "isyan coğrafyası"
olarak gösteren resmi tarihin yalanlarına "içeriden" itiraz ediyor.
Resmi ideoloji oluşturmak isteyenler "resmi tarih" inşa eder. Bu
resmi tarihe inanılması için de toplumun hafıza kaybına uğratılması
zorunludur. Dersim hakkında yazılan resmi kitaplar, raporlar ve "resmi
anılar" yalana, yok saymaya, sansüre, adıyla ça-ğırmamaya ve kapkara bir
propagandaya dayalıdır. Hafıza kaybına uğramış bir toplumu yönetmek
kolaydır. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilemeyen bir toplum nereye
gideceğini de bilemez.
Süleyman Kırmızıtaş, İnadına Dersim'de Yaşamak (kendi yayını).
İsteme adresi: Eski Üsküdar Yolu, No: 12/16, Üsküdar/İstanbul.