GAZİ EKE
Diyalektik materyalizm doğasal, toplumsal ve bilinçsel
karşılıklı bir ilişkinin etkileşimini temel alarak, dünyayı
bir bütün olarak anlamamızı sağlayan bir felsefedir.
Tarihsel materyalizm ise diyalektik materyalizmle bağımlı
olarak toplumsal olayların gerçek nedenlerini açıklamak ve
ideolojik olayları bu nedenlere bağımlı kılarak, doğa ve
toplum bütünlüğünü temel alır.
Doğa, insanı çevreleyen ilksiz ve sonsuz bir bütünlüğü dile
getirir. İnsan ile doğa arasındaki evrensel ilişki insanın
alet üretme ve onu üretim de kullanması ile başlamıştır.
İnsan böylece hem kendi kendini üretmiş hem de kendini
meydana getiren doğasal koşulları aşarak kendisini
varlaştırmıştır. İnsanın bu doğasal koşuları aşması aynı
zamanda insanın doğasal koşullara indirgenemeyeceğinin de
bir kanıtıdır Bu durum insanın hayvandan niteliksel olarak
farklı olduğunu da ifade eder.
Topyekün insanın üremeye dayanan doğal iş bölümünde cinsiyet
ve yaş ayrımı zemininde bölünmesiyle erkek köleci-komünal
bir toplumun nüveleri oluşmuştur. Burada kadın erkeğin at ve
toprak ise toplumun mülkiyetindedir. Böylece hem insanın
insana yabancılaşması hem de insanın doğadan
yabancılaşması süreci işlemeye başlamıştır. İnsanın tarihsel
kültürel ve egemen sınıfsal zeminde toplumsallaşması ile
doğanın bu zeminde beşerileştirilmesi erkek egemenliği
üzerine kurulmuş sömürü biçimine dayanan bu
toplumsallaşmayla başlamıştır.
İnsanın ve doğanın üretime bağlı olan toplumsallaşması ile
üretimin insana ve doğaya bağlı olan toplumsallaşması
arasında topyekün insansal bir çelişki vardır. İlki insan ve
doğanın üzerinde tarihsel kültürel egemen sınıf ve
sömürüsüne bağlı bir toplumsallıktır. Bu durum insan-insan
ve insan-doğa ilişkilerinde iki taraflı var olan bir
yabancılaşmadır. İkincisi ise insan ile insan ve insan ile
doğa arasındaki ilişkilerde birinin diğeri üzerinde tarihsel
kültürel egemen sınıf ve sömürüsüne dayanmayan doğanın ve
insanın yaşamsal birliğini temel alan topyekün insan yaşamı
vardır. İnsanın ve doğanın yaşamsal birliğini yeniden
üretmeyi temel alır. Burada ise iki cepheden de yabancılaşma
yoktur. Toplumda ilk yabancılaşma insanı cinsiyet ve yaş
zeminine de ayırtarak sınıflandıran iş bölümünde ki üretimin
erkek egemen toplumun hizmetine verilmesi ile başlamıştır.
Bu ilk komünal-köleci toplum biçimidir.
İlk sınıflı toplum olan ilkel köleci-komünal üretim
biçiminde kadın erkeğin mülkiyetindedir. Savaş tutsakları
köledir. Torakta ise özel mülkiyet yasaklanmıştır. Toplumsal
mülkiyet vardır. Köleci üretim biçimi de köle ve tarla
mülkiyeti üzerine kurulmuştu. Feodal üretim biçimi toprak
mülkiyeti ve toprak kölesi emeğine dayanıyordu. Kapitalist
üretim biçimi de üretim araçlarının özel mülkiyetine
dayanıyordu. Tarihsel kültürel ve egemen sınıfsal sömürüye
dayanan toplum biçimlerinde ilkin cinsiyet ve yaş ayrımı ile
kadın ve çocukların; ikincisi kölelerin; üçüncüsü köle ve
serflerin; dördüncüsü işçiler ve köylülerin üretime
bağlanması ile insan ve doğa üretime tabi hale getirilerek
insansal olan toplumsalın doğadan ve insandan ayrılması ile
tarihsel-kültürel egemen sınıfsallık kapitalist bir
toplumsal nitelik kazanmıştır.
Dolayısıyla üretim biçimlerinin bir birini takip etmesini
toplumsal ilerleme olarak ele alıp değerlendirmek bizim
nerede durarak baktığımızla ilgilidir. Toplumlardaki bu
değişiklik iki farklı maddeci bir alana dayanabilir.
Bunlardan birisi insan-insan ve doğa-insan ilişkilerinde
bilinçsel olarak doğa ve insanın yaşam birliğine dayanan
topyekün insanın öz ve biçim olarak niteliksel değişmesi
diğeri ise bir toplumun bir öncekine göre öz ve biçim olarak
toplumsal niteliksel değişmesidir. Burada topyekün insan
ve doğanın yaşam birliği üzerine dayanan genel ve dar
niteliksel bir değişiklikteki tarihsel devrimci maddecilikle
bir toplumun bir öncekine göre öz ve biçime dayanan dar
niteliksel bir değişikliği arasında çelişki vardır. Bu
tarihsel sınıfsal sorun tarihsel kültürel ve egemen sınıfsal
olanla tarihsel kültürel ve ezilen sınıfsal olan arasındaki
ilişkiden kaynaklanır. Toplumdaki gelişme ve değişmeye
bakarak elde edilen toplumsal ilerlemeye dayanan
maddecilik aslında niteliksel değil nicelikseldir. Bu sonuç
ezilenler açısından niceliksel burjuvazi açısından nitelikseldir.
Örneğin: Suyun buharlaştırılıp soğutularak yeniden su elde
edilmesi: İlk haldeki su bildiğimiz sudur. İkinci haldeki su
ise saf sudur. Elde edilen bu ikinci haldeki saf sudan ilk
haldeki su elde edilmez. Burada mekanik anlamda
kendiliğinden bir geriye dönüş söz konusu olmaz. Fakat
maddenin dış yapısına dışardan bir müdahale olduğu takdirde
ise geriye dönüş söz konusu olabilir. Buharın soğutulmasıyla
elde edilen bu suda meydana gelen değişiklikler ise mekanik
bir değişmedir. Niteliksel anlamda bir değişiklik değildir.
Niteliksel anlamda bir değişikliğin olabilmesi için maddenin
dış mekanik yapısındaki şekil değişikliğinin olması yeterli
değildir. Asıl olan maddenin içyapısında meydana gelen
kimyasal özelliklerinin değişmesidir. Kimyasal değişiklik
maddenin niteliğini belirler. Yani maddenin dış ve
içyapısında ki niteliksel değişikliktir.
Burjuva önderliğinde yapılan devrimler kapitalist üretim
biçimi içindeki sınıf ve tabakaların ön koşullarını
oluşturan eski üretim biçimi içindeki toplumsal darlık
aşılarak yapılır. Bu politik sonuç burjuvaziye göre
nitelikseldir. İşçi sınıfı önderliğinde kapitalist üretim
biçimine karşı yapılan bir devrim işçi sınıfına göre de
nitelikseldir. Fakat tarihsel kültürel ve egemen sınıfsallık
anlamında ise niceliksel bir devrimdir. Bu tip toplumsal
ilerlemeci devrimlerde ise geriye dönüş her zaman söz
konusu olmuştur. Bu politik sonuçlar doğa yasaları ile
toplum yasalarının aynı olmadığını göstermektedir.
Bu tarihsel kültürel ve egemen sınıfsallık ile tarihsel
kültürel ve ezilen sınıfsallık arasındaki tarihsel çelişki
üretim ve egemen üretim biçimlerini ortaya çıkartan üretici
güçlerin tarihsel kültürel ve egemen sınıfsallığının
tarihsel sınırlılığı tarafından belirlenir. Bu yüzden
burjuvazinin önderliğinde olan batı devrimleri ile işçi
sınıfının önderliğinde olan batı devrimleri arasında öz ve
biçim olarak niteliksel bir fark yoktur. İkisi de toplumsal
ilerlemecidir. Devrimcilikte öyledir. Biz tarihsel
ilerlemeci niceliksel bir siyasal değişikliği temel alan
bir stratejiyi değil öz ve biçime dayanan niteliksel bir
insan-insan ve doğa-insan arasındaki bilinçsel ilişkiyi doğa
ve insanın yaşamsal birliğine dayandıran bir stratejiyi
temel alarak tarihsel proletarya, devrim ve devrimcilik
üzerinde ısrar etmemiz gerekmektedir. Bu sorun ancak modern
işçi sınıfını tarihsel ezilen sınıfların kültürel mirası
üzerinden tarihsel proletarya zemininde yeniden örgütleyerek
aşılabilir. Çünkü tarihsel kültürel ve egemen sınıfsallık
ilk sınıflı toplum olan ilkel köleci-komünal toplumdan
başlayarak, köleci, feodal ve kapitalist toplum içinde yeni
bir toplumsal biçim alarak devam eden bir toplumsal
ilişkiler sürecini içine almaktadır. Modern sınıf çelişkisi
ise kapitalist toplumun kendi varlığının sınırları içindedir.
Dolayısıyla tarihsel olanla modern olan arasında yeni bir
sınıf ilişkisi kurulması gerekmektedir. Ancak bu durum
niteliksel ekonomik, politik ve ideolojik bir sıçramayı
gerçekleştirebilir.
Biz ilk olarak bizi çevreleyen evrende doğa-insan ve
insan-insan ilişkilerinde günlük ve kuramsal pratiğin doğa
ve insanın yaşamsal birliği ile ne kadar örtüşüp ne kadar
örtüşmediğine ve ne kadar doğrulanıp ne kadar
doğrulanmadığına bakarız. Eğer örtüşmüyorsa biz ne insanı ne
de doğayı tarihsel kültürel ve egemen sınıfsal çıkarların
nesnesi haline getiren bir toplumsal ilerlemecilik
aldatmacasının yemi haline getiremeyiz. Bu toplumsal
ilerlemeci politika, burjuva veya işçi sınıfı önderliğine
de dayanan bir devrimde olsa burjuva devrimcidir.
Batı materyalizmi ise tarihsel olarak ortaya çıkmış bu
üretim biçimlerinin bir birini takip etmesini insanlığın
toplumsal ilerlemesinin zorunlu ve doğal bir sonucu olarak
ortaya çıktığını iddia etmiştir. Bu toplumsal ilerleme
doğasal ve insansal olanı da içermektedir. Bu durum tabii ki
ne kadar doğasal ve insansal olanı içerebilir. Sonuç olarak
bu toplumsal ilerleme kuramının kökeni batıcıdır. Örneğin:
Geçmişte olduğu gibi bu günde emperyalist ve kapitalist
sistem insanı ve doğayı tehdit eden çok ciddi sorunlarla baş
başa bırakmıştır. Bu tehdit eden sorunlardan sadece birisi
sayılan küresel ısınmadır.
Bu batı toplumsal ilerlemeciliği doğaya uygulanan Darvin
yasasını toplum bilimine aktararak sosyal Darvinciliği
oluşturmuşlardır. Bu ilişkide mekanik maddecilik ve
metafizikle sağlanmaktadır. Doğa yasalarıyla toplum
yasalarını bir birine eşitleyen bu felsefi bakış açısı
diyalektik ve tarihsel materyalizmin içine alınarak meydana
getirilmiştir. Bu materyalizm bir toplumsal sistemin
işlevsel ilişkilerini zamandan soyutlayarak, bir toplumsal
sisteme katkıda bulunan farklı etkenlerin birbirleri ile
ilişkilerini bulmak için evrimci yâda ilerlemeci bir şema
meydana getirmişlerdir. Burada zaman toplumsal değişmeyle
yâda evrimle özdeş hale getirilerek bir toplumun diğerine
göre işlevselliğinin ileriliği bilgili bir toplumsal
pratiklerin ürünü olarak görülerek öne çıkartılır. Böylece
toplum yer ve zamandan soyutlanmış bir evrime yâda
ilerlemeye hizmet etmek zorunda kalan kültürel aptallardan
oluşan bir bütün haline getirilir. Bu durum ise
tarihsel-kültürel ve egemen sınıfsal toplum biçimlerinin
varlığını zorunlu gören sosyal-Darvinci yaklaşımların
sonucudur. Dincilerin kader diye adlandırdıkları şeylerle de
ne kadar benzerlik göstermektedir. Bu durum determinizmle
örtüşür. Bunlar arasında ise her hangi bir nitelik farkı
yoktur.
Bu toplumsal ilerlemeci durum batı mekanik-maddeci
felsefesinin temellerinden biridir. Bu toplumsal
ilerlemecilik insan-doğa birliğinin sömürgeleştirilmesi
üzerinde yükselmiştir. Sömürgecilik araçlarıyla kapitalizmin
Avrupa ve Amerika dışına yayılması bir toplumsal ilerleme
olarak ortaya konmuştur. Bu toplumsal ilerlemecilik Batı
ve ABD emperyalizminin dünyayı talan etmesini sağlamıştır.
Hâlbuki var olan tarihsel sömürü biçimlerinden bir sonraki
üretim biçiminin hâkim sınıflarını ortaya çıkaran şey bir
önceki üretim biçimlerinin sınırları içinde ortaya
çıkmaktadır. Yalnız bu sınıfın egemenlik ve sömürüsü için
yeni bir toplumsal biçim gerekmektedir. Bu değişiklik ise
sadece egemen-sınıfsal ve tarihsel-kültürel bir devrimci
ilerlemeciliğini meydana getirir. Yoksa tarihsel kültürel
ve ezilen sınıfsal devrimciliği meydana getirmez. Devrimci
ilerleme ezilenlerin tarihsel-kültürel sınıfsal devrimci
bir sıçramasını ifade etmez. Açıkçası insanlığın kurtuluşu
diye örgütlerin vermiş olduğu toplumsal mücadele bu üretim
biçimlerinin nesnesi olarak ortaya çıkan tarihsel-kültürel
egemen sınıf zemine bağlı hak, eşitlik ve özgürlük
mücadelesinden başak bir şey değildir. Bu zemin üzerine
oturan örgüt programı ve stratejilerinin sınırları da
tarihsel kültürel ve egemen sınıfların ufku kadardır.
Dolayısıyla bireysel ve toplumsal günlük ve kuramsal pratik
batı ilerlemeci devrimci burjuva sınırlar içinde kalır.
Bu kuramsal düşüncede siyasal iktidarın ele geçirilmesi
batıdadevrim olarak nitelendirilmiştir. Dolayısıyla
devrimci teori pratik olarak kanıtlanmıştır? Hâlbuki kafa
ve kol emeğinin birbirinden ayrılmış olduğu kapitalist bir
toplumda kuram düşsel olabilir. Yani metafizik olabilir. Bu
gün ise fiili durum bunu göstermektedir.
Burada insan-insan ve insan-doğa arasındaki bilinçsel ilişki
doğa ve toplumun yaşamsal birliğinin önceliği üzerinde
temellenmiş bir toplumsal ilişkiye dayanan üretim biçimi
hâkim değildir. Tersine insan-insan ve insan-doğa yaşamı,
üretimin önceliğini temel alan bir toplumsal üretim
biçimlerine bağlıdır. Dolayısıyla insan-insan ile insan-doğa
arasındaki bilinçsel ilişki doğa ve insanın yaşamsal birliği
üzerine temellenmiş direk bir ilişki değil dolaylı bir
ilişkidir. İnsan ve doğa bu üretim ve üretim biçimine
bağlıdır. Aynı zamanda toplum sınıf ve tabakalara bölündüğü
için sınıf ve tabakaların insan-insan ve doğa-insan ile
bilinçsel ilişkisi bir birine yabancılaşmıştır. Dolayısıyla
günlük pratik ile kuramsal pratik arasında bir uyumsuzluk
ortaya çıkartmaktadır. Bu günlük pratik ile kuramsal pratik
arasında siyasal, ideolojik ve ekonomik bir çelişki vardır.
Burada üretim süreci içinde ve dışında insan-insan ve
insan-doğa arasındaki ilişki, insan ve doğanın yaşamsal
birliği, toplumun günlük çıkar pratiğine indirgetmektedir.
Hatta topyekün insan ile toplum birbirine eşitlenerek günlük
pratik kuramsal pratik olarak görülmektedir. Bu ise
tarihsel-kültürel egemen sınıflara sübjektif bir toplumsal
meşruiyet alanı sağladığı gibi objektif tarihsel kültürel ve
sınıfsal egemenlik alanı da sağlamaktadır. Böyle bir durum
olmasına rağmen topyekün insan ile toplum birbirleriyle
özdeşleştirilerek toplumun içinde olduğu iç ve dış şartlar
kuramsal objektif şarlar diye adlandırılır. Bu ise bir
yanılsamadır. Çünkü zaman ve mekân içinde olan objektif ve
sübjektif her şeye müdahale edilebilir.
Sonuç: İnsan ve doğa tarihsel kültürel ve egemen sınıfsal
üretim ve üretim biçimine bağlı hale getirilerek yapılan bir
beşerileştirme girişimi insan ve doğanın yaşamsal birliğine
aykırı olarak topyekün insanla çelişmektedir. Bu
gerçeklikten doğacı, yeşilci, hareketler ortaya çıkmıştır.
Doğal iş bölümüyle giydirilmiş üremeye bağlı topyekün insan
ayrımına dayanan erkek mülkiyetinde cinsiyet ve yaş, çocuk,
sorunu ortaya çıkmıştır. Bu sorunla birlikte bir sonraki
üretim biçimlerinden eklenerek bu güne getirilen kadın ve
çocuk sorunları da vardır. Bu sorunlar bugün de devam
etmektedir. Bu tarihsel kültürel egemen sınıfsal üretim ve
üretim biçimlerine insan ve doğanın bağlanmasıyla insan ve
doğanın üzerinde tarihsel kültürel ve egemen sınıfsal bir
toplumsallaşma ortaya çıkmıştır. Bu ekonomik, siyasal ve
ideolojik duruma karşı dünyadaki heteredoks mezhepler de
ezilen toplumsal bir güç oluşturmuşlardır. İnsan, tarihsel
kültürel egemen sınıfsal bir toplum, ona bağlı bir doğa ve
doğa karşısında elde etmek istediği şeylerin bilincine
vardıkça bu yasaları değiştirmek ister ve böylece özgürlük
isteği öne çıkar. Bu şekilde de özgürlükçü gruplar ortaya
çıkmıştır. Kapitalist toplumda ise burjuvaziyle işçi sınıfı
arasında çıkar karşıtlığı olduğundan işçi sınıfının ve diğer
tabakaların ekonomik ve siyasal sorunları vardır. Buna bağlı
olarak ezilen sınıfların siyasal ve ekonomik mücadelesi
vardır. Bu durum emekçilerin iktidar sorunlarıyla da
yakından ilgilidir. Fakat dünyadaki genel
emperyalist-kapitalist ve ulus-devlet kapitalizmine karşı
verilen iktidar mücadelesine baktığımızda ise sosyalist
hareketlerle bu hareketlerin mücadelesi birbiriyle
örtüşmemektedir. Dünyadaki örgütlerin verdiği mücadeleler
ayrı ayrı kulvarlarda yürütülmektedir.
İnsanın ve doğanın egemenliğine boyun eğme ile insanı ve
doğayı egemenliği altına alma insanın doğa ile insanın
insanla bağlarını koparan tarihsel kültürel ve ulus-devlet
egemen sınıfsal bir toplumsal yabancılaşmadır. İnsan ve
doğanın üretime ve üretim biçimine bağlanması ise üretimin
insana yabancılaşmadır. Bu yabancılaşmadan tüm modern sınıf
ve tabaklarda nasibini almaktadır. Bu yabancılaşma
toplumsaldır. Aynı zamanda tarihsel kültürel ve egemen
sınıfsal toplumsal bir yabancılaşmadır.
Dolayısıyla insan-insan ve insan-doğa ilişkilerinde
sınıfların ekonomik çıkarları ile siyasal çıkarlarının
bağlantılandırılması bir önceki sınıflar arası kavgaların
ortaya çıkardığı politik sonuçlar üzerinden kurulur. Bu ise
yeni bir toplumsal yapıdır. Tüm toplumların üretim
biçimleri içindeki sınıf mücadelelerine baktığımızda ise
bugün dahi değişmeden kalan çok şeyin olduğunu görürüz.
Biz bugünden itibaren ekonomik, siyasal ve ideolojik
mücadelenin kurumlarını yaratacaksak alt ve üst yapıda dâhil
tüm kurumları yeniden sorgulamamız gerekmektedir. Bu durumu
ise insana ve doğaya yabancılaşmış bir felsefeyle aşamayız.
Ancak topyekün insan praxisi insanın ve doğanın yaşamsal
birliği üzerinden inşa edilerek sağlanır. Bu kurumların da
ancak insanın insanla ve insanın doğayla ilişkilerinde
topyekûn insanın doğa ile yaşamsal birliğini temel alan bir
üretim ve üretim biçimi olması zorunluluktur. Tarihsel
devrimci-sosyalist bir siyasal örgütlenme devrimci-burjuva
günlük ve kuramsal pratiğini de niteliksel düzeyde de aşmış
olur. Bu siyasal güç ancak tarihsel proletaryaya dayanan
kadroların örgütlülüğü ile yaratılabilir. Arkhimedes (Arşimed)
bana bir direnç noktası verin dünyayı yerinden kaldırayım.,
demişti. Bu gün nasıl bir kaldıraç ile hangi direnç
noktasından dünyanın nasıl yerinden kaldırılacağı bellidir.Gelin
canlar bir olalım, dünyayı yerinden kaldıralım! 8 Mayıs
2004 Gazi Eke
|