Haydar Ergülen
14/01/08
Birgün Gazetesi
1968 ya da 1969 olmalı, Eskişehir'de 19 Mayıs Ortaokulu'nda, zorunlu
din dersinde öğretmen yine tahtaya çağırıyor: "Gel bakalım Haydar efendi,
namaz nasıl kılınırmış bize bir göster!" Orta ikiye gidiyorum, son 5-6
derstir, Abdurrahman mı Abdürrahim mi, artık adını unuttuğum din dersi
öğretmeni beni kaldırıyor, masanın üzerine çıkıp namaz kılmamı istiyor.
Bir-iki derken, sınıf arkadaşlarım da alıştı, dersin sonuna doğru
bakışlar bana yöneliyor, çok geçmeden de hocanın gevrek sesi duyuluyor:
"Kalk bakalım Haydar efendi..."
Okulun, 'Ekin' adını verdiğimiz duvar gazetesini hazırlıyorum, şimdi
uzaklarda olan canım arkadaşım Şahin'le birlikte. Türk Dil Ku-rumu'ndan
uzmanların, yazarların söyleşilerine gidiyorum, Türkiye Öğretmenler
Sendikası TÖS'ün boykotunu destekleyen metinler yazıyorum. Derslerim de
iyi, hemen hepsi demokrat ve solcu olan öğretmenlerimle aramız da iyi.
Ama din dersi öğretmeniyle aramız iyi değil, çünkü İslam mezheplerini
anlatırken Aleviliği saymıyor, ben de ona itiraz ediyorum, o da kestirip
atıyor, sonra da her dersin sonunda beni namaz kılmaya zorluyor.
Babam TİP'liydi, 1965 seçimlerinde TİP'e oy vermişti, sanırım o
zamanki TİP Eskişehir il yönetiminden avukat Turgut Kazan'la da
tanışıyordu, beni de bir-iki kez partiye götürdüğünü hatırlıyorum.
Atatürk'ün Lenin kalpaklı fotoğrafı ilk oradan kaldı aklımda. Ailede
Kuran okumayı bilen yalnızca Hüseyin Dedem, annemin babası, o da
Ankara'da memur. Rahmetli Nazlı babaannemin ilk torunu, ilk gö-zağrısı
olduğum için, o ne derse yapmak istiyorum. Çünkü annem kadar emeği,
ilgisi ve şefkati var benim ve kardeşlerimin üstünde. Okuması yazması
olmayan, ama dünyayı, hayatı, insanları sezgisiyle, deneyimiyle kavrayan,
anlayan bir 'bilge ana'. Hala eksikliğini duyarım, sık sık da orada,
Eskişehir'de olduğunu, çoktandır ona telefon etmediğimi düşünüp suçluluk
duyarım, hatırası öyle canlı ki hala. Sonra onun çoktan sonsuzluğa
göçtüğünü hatırlayıp kederlenirim.
Nazlı babaannem, okumayı çok sevdiğimi bildiği için galiba en çok da
benden ümitliydi. İlkokula giderken bir yaz tatlinde beni bir köşeye
çekip "Oğlum, Kuran okumasını bilenimiz yok, Kuran bize de hak, yarın
ölsem gözlerim açık gidecek, kimse Kuran okumayacak başımda" deyip beni
çok duygulandırmıştı. Hem o yarın ölecekmiş gibi çok üzüldüğümü, hem de
yarın ölürse açık gözlerinin bana çevrili olacağını düşünüp, çocuk
ruhumu bir korku ve acının bürüdüğünü hatırlıyorum. İki yaz babamdan,
dedemden gizli camideki Kuran kursuna yolladı beni. Sonra malum şeyleri
ben de yaşadım, cami hocasının şerrinden, sopasından yıldığım için
gitmemeye başladım. Fakat o zamanlar ezberim kuvvetli olduğu için hayli
sure ve dua ezberlemiştim. Artık aileden kimsenin gözleri açık
gitmeyecekti...
Ortaokulda namaz kılmayı öğrendiğim zaman da sevinmişti babaannem,
oturduğumuz semtler çoğunlukla Sünnilerin yoğun olduğu yerlerdi, Ramazan
ayı gelip de kadınlar 'mu-kabele'ye başlayınca babaannemi bir
mahcubiyet, bir üzüntü alırdı, o yüzden ona da bir kaç dua ezberletmiş,
namaz kılmasını da öğretmiştim. Bir de seccade almıştı kendine.
Anneannemse bir 'ağa kızı'ydı, 'züğürt ağa' diyelim, züğürt müğürt ağa
kızıydı ya, o yüzden hem kendine çok güvenli, hem de hayli dalgacıydı,
hala öyledir, laf çarpardı babaanneme, "babaanneniz namaza başlamış,
öbür taraftan çağırıyorlar galba" derdi.
Sohra işin tadı kaçtı, adımdan ve Alevi oluşumdan doğru bana namaz
kılma cezası veren din dersi hocasına 5-6 ders sonra itiraz ettim. Her
zamanki yılışık, gevşek ve kindar tavrıyla "kalk bakalım" deyince
diklendim, "kalkmıyorum" dedim, şaşırdı, bir an durdu, "nasıl kalkmazsın?"
deyince, "benden başka Müslüman yok mu bu sınıfta?" dedim, hiddetlendi,
ağzından köpükler saçarak üzerime yürüdü, 'bana sakın vurmayın' deyince
kalakaldı, 'çık dışarı' diye bağırırken ben çoktan sınıfın kapısındaydım.
Sonrası bildik bir pislik, zorla namaz kıldırmasına ve bunu yalnızca
bana yapmasına itiraz ettiğim için din dersi sözlü sınavından sıfır
verdi. Babam öğretmeni mahkemeye vermek üzere harekete geçince, okul
müdürü ve diğer öğretmenler araya girdi, din dersinden orta alarak
sınıfı geçtim...Fakat bu hikaye burada bitmiyor, lisede de karşıma çıktı
aynı 'yobaz' hoca, hem de bu kez müdür yardımcısı olarak, 12 Mart'ta,
beni siyasi polise elleriyle teslim ederken, zevkten ağzı kulaklarına
varmış haldeydi. Şimdi kim-bilir nerede genel müdür, müsteşar veya üst
düzey bürokrattır?
"Türk Olmak Kolay Değil" Haluk Şahin'in bir kitabının adıydı.
Memlekette hiçbir şey kolay değil, Kürt olmak, Ermeni olmak, solcu olmak,
hatta ne tuhaf bazen Müslüman olmak, bazen Türk olmak bile kolay değil!
Alevi olmaksa eskiden zordu, şimdiyse hiç kolay değil! Niyesi çoktur,
yine konuşuruz.