Bilgin Cengiz
Salondaki arkadaşların çoğu bilir; benim bulunduğum ili,
benim topluluğumu, doğu ve güneydoğudaki bu sorunu
yaşayan toplumdan bir parça ayıran en önemli şey yakın
dönemde yaşanan ve halen yaşayan büyüklerimizin
belleklerinde çok ağır etkileri olan, 1937-38 Dersim
İsyanı diye tabir edilen, gene bir yurtlarından kovulma
olayı yaşamalarıdır. Dolayısıyla da travmaya dönük
değerlendirme yapan arkadaşlarımızın herhalde Dersim'i
bu anlamıyla daha özel bir örnek olarak ele alıp,
değerlendirme sorumluluğunu duymaları gerekiyor ve
duyacaklarını da tahmin ediyorum.
1937 ve 1938'de bizim halkımız benzer coğrafya
içerisinde benzer köylerde zorbalık diye de tabir
edebileceğim bir şekilde yerlerinden oldular,
yurtlarından kovuldular. Dersim'in o dönemdeki
farklılığı şuydu, devletleşme süreci içerisinde
Anadolu'da Türkiye Cumhuriyeti bir anlamda en geç bu
coğrafyaya girdi. Bu coğrafyanın, bu halkın bir özelliği
de Anadolu'da devleti en geç yaşayan toplum olmasıdır.
Bu toplum 1937'ye kadar devleti tanımıyordu. Bana göre
cumhuriyetin yerleşiminde bir beceriksizlik örneği
olarak bu kadar değerli bir toplum aktif bir taraf
olarak sürece katılmak yerine çok kısa bir zamanda,
benzer örneklerini bugün de gördüğümüz gibi, devlet
içindeki bu eşgüdümsüzlük, anlayamama halinden dolayı o
dönemde bir anda bir tercihle heba edildiler ve
yurtlarından kovuldular. Bunun etkileri, Dersim toplumu
açısından çok büyük. Ben, bir tarafı 1937 yılında sürgün
edilmiş bir ailenin çocuğuyum. Benim üzerimde de belli
etkileri var ama dört yıldır bölgede yaşayan biri olarak
her gün yeni şeyler görüyorum. Olanı belleklerinde
yaşayan bir grubun ağır bir travması var.
Benim toplumum büyük bir çoğunlukla 1947'de geri
döndü. Bu defa kendi memleketi içerisinde üç yılda
zorunlu başka ilçelerde ikamete tabi tutuldular, 50'lere
kadar ve 50'lerde gelip, kamuyla bugünkü gibi alışık
beklentilere ve ilişkilere sahip olmadığı için kendi
yollarını, kendi su kanallarını, kendi evlerini bizzat
kendileri uğraşarak yaptılar. Ve o köyleri inşa ettiler.
50'lerden sonra yavaş yavaş yeniden o yurt sevgisini,
yurt bağını tesis etmeye uğraşırken o büyük aile
ilişkilerini yavaş yavaş kurarak yeniden var oldular ve
70'lerden sonra bir Dersim yeniden ortaya çıktı.
Alevi bir toplumdur Dersim toplumu ve Dersim
Aleviliği dediğimiz doğayla en yakın Alevilik diye
tanımlayabileceğimiz bir Aleviliğe sahip, o inanca sahip
bir toplumdur. En büyük değerlerinden biri
misafirperverliğidir. Misafirperverliği şu anlama gelir,
dağdan geçen adamdan eğer bir bardak ayranınızı
esirgerseniz, o hafta düzenlenecek bir Cem'le düşkün
ilan edilirsiniz. Hani bu kadar katı değerleri olan, dış
toplumlara karşı, onları içermeye karşı değerleri olan
bir toplumdur. Tarihimizde bölgemizde çok önemli halklar,
çok önemli gruplar misafir olarak yer almışlardır ve
bugün saygınlıkla söz ederler Dersim halkından.
Süryaniler böyledir, Ermeni halkı böyledir, Yezidiler
böyledir. Gittiğiniz zaman Yezidiler çok büyük bir
saygıyla derler ki, bir dönem biz de oralardaydık.
Bu toplum kendilerini Dersimliler olarak adlandırır;
üst kimliklerini böyle tanımlama gayreti içindedirler.
Değişik dilleri vardır, tek bir dilleri de yoktur.
Türkçe'yi inançları gereği, sahip oldukları ocak
örgütlenmelerinden, taliplerine duydukları sorumluluklar
gereği en düzgün ve en eski konuşan toplumlardan biridir.
1994'e geldiğimiz zaman gördüğümüz şey: aynı köyler,
aynı aşiret ilişkileri, kırmızı noktalı diye tabir
edilen yani bizim devletimizi temsil eden, o köye giden
güvenlik güçlerimizin sözleriyle, jandarma belgelerinde,
genel kurmay belgelerinde köyler bir kez daha
boşaltılmaya tabi tutuldular. Ve 38'i yaşayan birçok
insan bir kere daha köylerinin boşaltıldığı gün, yani
Ekimle Kasım arasındaki o meçhul dönemde bir kere daha
köy kenarında, ağaçlar altında önce bekletildiler ve
kurşuna dizilmeyi beklediler. Çünkü öyle görmüşlerdi
daha öncesinde.
Her köyün kendine has bir toplu mezarı vardır. Ve
daha onunla hesaplaşamadan yeniden ağır bir darbeye
maruz kaldı. Bugün arkadaşımın dediği gibi, bu halkın
gözündeki en temel sorun, Biz 38'de bunu yaşadık, tamam.
47'de geldik, olan oldu dedik, barıştık cumhuriyetle.
Dersimlilerle konuşan, Dersimlilerin kurumlarının
açıklamalarına bakanlar görür, barıştık bununla, attık
içimizden. Ama bugün bir kez daha yerimizden olduk.
Memleketimizden yurdumuzdan sürüldük. Şimdi siz bize
diyorsunuz ki bir kere daha dönmek mümkündür. Peki bunun
garantisi ne? Bu garantiyi kim verecek?
Benim bulunduğum coğrafya bugün Tunceli ili diye
tabir edilen ama halkımızın belleğinde tarihi Dersim'i
teşkil eden iki ilçe, Hozatlı ve Ovacık ilçelerinin
olduğu alan. Burası, yerlerinden edilmenin, köylerinden
kovulmanın, yurtlarından kovulmanın en ağır yaşandığı
bölge. Coğrafyamızın üçte ikisi boşaltıldı. Nüfusumuzun
yarısından fazlası köylerin sayısı itibariyle
söylüyorum, boşaltıldı. 67 köye sahip olan Ovacık'ın 34
tane köyü boşaltıldı. Geriye kalan köylerin de çok
önemli bir kısmı kısmi boşaltılma dediğimiz, aslında
sadece yaşlıların kalabildikleri durumdan oluşmaktadır.
Ne kadar köy denebilir, bilmiyorum...
Özellikle o bölgede çalışmaktaki ısrarımız köylerin
boşaltılmasına dönük, o bölgedeki çalışmadaki ısrarımız
köylerin boşaltılmasına dönük bölgemizde bazı noktalarda
esaslı operasyonlar var. Bingöl mesela böyle bir bölge.
Mardin'in belli yerleri böyle bölgeler. Kendilerine has
özel nedenleri var bunların. Bizim bölgemiz de öyle.
Hozatlı, Ovacık coğrafyasını üzerinde yapılacak etkili
bir çalışmanın köye dönüşlerde ciddi bir kaldıraç etkisi
yaratacağına inandığımız için o bölgede çalışmaya
başladık. O bölge insanını biraz toparlamaya uğraştık.
Ama bu kadar ağır bir travmaya uğramış bir toplumun
kendi çabasıyla ayağa kalkması, böylesine önemli bir
konuda ayağa kalkması çok güç. O yüzden de örgütlenmede
ağır sıkıntılar bulunmakta. Normalde sorunun ağırlığı
nedeniyle çözüm yollarının en önemlisi şunu bize
söyletiyor; bu toplum kendi başına ayağa kalkmalı ve bir
arenaya çıkmalı. Taleplerini haykırmaya başlamalı. Bu
toplumun bir kere öz örgütlenmeye geçmesi gerekiyor.
Kendi sorunlarını tanımlaması gerekiyor ve bunları tek
tek talep etmeye kalkması gerekiyor. Ama bu kadar ağır
bir şeyi yaşamış bir toplumun bunu kendi başına
başarması da çok güç. Bu bir kaç yılda benim yaşadığım,
öğrendiğim şeylerden biri bu.
Bir dönem bir halt ettik, hep beraber bir halt ettik.
Kimimiz susarak bu haltın içerisine ortak oldu, kimimiz
bizzat katılımcı olduk. 1994 yılında yaşananlar benim
gözlemlediğim kadarıyla devletin birçok biriminde artık
aşılması gereken bir sorun olarak görülmekte. Belki bunu
bir çete yaptı, belki hükmedemediğiniz belli kurumlar
yaptı. Ama şimdi sorunu koca bir ovada kayalık bir
alandaki darboğazın içine hapsetmenin anlamı yok, çözüm
yollarını araştırırken.
Sorunun özü şu; kimileri üç milyon dedi, kimileri 360
bin dedi; sorunun kendisi bizim coğrafyamızdaki, bizim
yurdumuzdaki, bizim halkımızın ağır mağduriyetidir. Yani
başka bir halktan bahsetmiyoruz. Eğer yeni bir atmosfer
açacaksak, demokratikleşmede dönüşüm diye bir şeyden
bahsediyorsak, öncelikle bu halkla hiçbir komplekse
kapılmadan, çok açık bir şekilde bir yüzleşmek
zorundayız. Seyreden kim olursa olsun, dinleyen kim
olursa olsun hiç önemli değil. Başta büyük toplumlar,
büyük ülkeler ancak böyle ayağa kalkabiliyorlar. Çok zor
değil ya... Toplum diyor ki, bir kere dönersem ne olacak?
Güvenemiyorum. Kime diyor bunu? Kendisinin ait olması
gereken, kendisinin iştirak etmesi gereken bir devlet
örgütlenmesine gelip bunu söylüyor.
Özür dileyeceksin başka hiçbir yolu yok. Dolaylı
biçimlerde de yapabilirsin. Bizim toplumumuz bunu anlar.
38'de Dersim toplumu anladı. Uzatmadı. Ama bunu
becereceksin. Adına terörden dolayı da diyebilirsin,
başka bir şey de diyebilirsin, halk anlıyor. Mağduriyet
yaşayan halk, kendisine sorulmadan, bir çatışma
düzlemini yaratmış olan iki güçten, iki taraftan tam da
böyle bir şey bekliyor. Kongre raporlarında bunları
açıklamak yetmez. Bu yapıldı. Taraflardan biri yaptı
bunu, 94'ü ağır bir şekilde mahkûm etti. Bu yetmiyor.
Bağlı bulunduğun sivil toplum örgütleriyle, taban
kuruluşlarıyla çok daha açık bir şekilde ifade etmen
gerekiyor. Devlet açısından da bu böyle. Özel
görüşmelerde bunu yapmak yetmez. Köprü yetmiyor
dediğinizde, yahu işte güvenlik kuvvetleri izin vermiyor
demek değil, döneceksin o zaman görevinden istifa
edeceksin. Eğer buna inanıyorsan, istifa edeceksin. Eğer
valisiysen, vali yardımcısıysan istifa edeceksin. Çünkü
bu bir insan hakları sorunudur. Bir boğazın arasına
sıkıştırmaya gerek yok, koskoca bir oda var. Çıkalım
şöyle bir dışarıya. Bu sorun insan hakları sorunu. Ve bu
insanlar bizim insanlarımız, TC'nin, adına vatandaş de,
adına ne dersen de. Bu cumhuriyetin temel değerlerini
yeniden kurmayı tarif edeceksek bu insanlarla bir araya
gelip kuracağız. Sorunu aşmak zorundayız.
O anlamda bu Kürt sorunu meselesine - ki sorunun
özünü biliyoruz, bunu ifade de ettik - bir kulvara çözüm
yolu sıkıştırmanın anlamı yok. Tarafların rahatlaması
açısından da ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Burada bir etik duruş gerekiyor. Belki cumhuriyet
tarihinde en fazla gerekli bir etik duruştur bu. Bu
anlamıyla söylüyorum, büyük bir iddiayla söylüyorum.
Valiysen istifa edeceksin, eğer sorunu aşamıyorsan.
Bugün açısından çözüme dair gene bir iki nokta söylemek
istiyorum. Dikkatimi çekiyor, sorunun karşısında ağır
bir teslimiyet var. Ya bunlar yurtlarından olmuş
insanlar. Sorunu çözemedik, yüzümüze gözümüze
bulaştırdık, gerekli düzenlemeleri yapamadık, bir halt
ettik. 13 sene geçti, 13 sene çok ağır zamandır. Mesela
ben 4 yıldır ordayım, 3 yıl önceki düşüncelerimle
bugünkü düşüncelerim aynı değil. Çünkü her yıl bir kısım
aile yeniden karar vermek durumunda kalıyor ve akıp
gidiyor. Şimdi bu anlamıyla artık sorunu uzatmadan bazı
temel noktalarda devletin çok hızlı tedbirler alması
gerekiyor. Devletin ve tarafların, diğer tarafların. Bir
tanesi altyapı problemleri, çok büyük aciliyet taşımakta,
her dönem biraz daha derinleşmekte. İkincisi, bir inek
verdiğinizde, ek olarak bir inek verdiğinizde bunu
köyüne dönmek için bir sebep sayan, tersten düşünürsek
demek ki köyüne bu kadar dönmeyi isteyen öncelikli
grupların dönüşüne dönük tedbirleri acil olarak almak
zorunludur. Bu aynı zamanda bu konuya dair etik de bir
duruş meselesidir. Şöyle bir teslimiyet var, ben
biliyorum bundan sonraki uygulamalar da böyle olacak.
Nostalji meselesi olarak bakılarak yüzbinlerce hektarlık
tarım arazilerinde, -bunlar o insanların yurdudur-
üretim yapma koşulları atlanıyor, hızlı bir şekilde ve
hızla kentlere gelmiş kesimlerin entegrasyon sorunları
öne çıkarılmaya başlanıyor. Sorunun karşısında bir
ezilmedir, yok sayma demektir. Bir köylünün dönüşü,
kentteki beş bin ailenin çok iddialı söylüyorum-
sorunundan daha öncelik taşıyabilir, taşımalıdır. Ahlaki
olarak bu böyledir. Bu şu anlama gelmiyor, kentlerde
yaşayan yoksulların, kent yoksullarının sorunlarını ayrı
bir paket olarak alalım, değerlendirelim ama yurda,
toprağa erişim önündeki bütün engelleri kaldırmaya ve
devlet olarak yeni dönemde bunlara dönük destekleri
bütün açıklığıyla taraflarla tartışarak almaya acil
olarak başlamamız gerekiyor. Buna başlarsa sorunlar
ağırlaşacaktır. Bugün bölgeye gelen kesimlerin, halen
bölgede varolmaya çalışanların en büyük kesimi
köylerinde varolmayı inançlarını yitirmiş ama üretim
amaçlı olarak o yurtta yine de durmaya çabalayan gruplar,
üretici gruplar. Benim bulunduğum bölgede Elazığ'dan,
Erzincan'da kışları ilçe merkezlerinde oturan ya da
başka köylere yerleşmiş, sığınmış aileler yaz
dönemlerinde köy alanlarında çadırla, meraba yaylalarda
da tekrar çadırla, hayvancılık yaparak, arıcılık yaparak,
ki arıcılık bizim toplumumuzda son on dört yılda ortaya
çıkmış bir meslektir. Bugüne kadar bütün üretimlerini
kendi kendisine yeterlilik düzleminde kuran bir toplum
olduğu için bizim toplum, iki üç tane kara kovan balı
yaparak idare eden bir toplum. Satmaya alışkın değildi,
geçinmek için uğraşıyordu ve çok büyük bir güce
ulaştılar. Bu iki grup bugün halen oralara geliyor. Ve
bu iki grubun çok ağır problemleri var. Yani yerinden
olma devam ediyor. Yurduna ulaşamama, toprağa ulaşamama
devam ediyor. Koyucular birinci gruptur. Yaylalarına
halen alamıyorlar. Köy tüzel kişilikleri sürmesine
rağmen muhtarlıklar insanlara verilmediği için mera
kanunu işletilmiyor. Mera kanunu işletilmemekle beraber
aynı şekilde hangi aklı evvel, hangi akıllı adam bunlara
bu aklı veriyor bilmiyorum ama bu kanun il özel idaresi
kanunu gerekçe edilerek geri indiriliyor ve il özel
idaresi kanunu üzerinden bu meralar, asla ve asla
yapılamayacak birşeydir norlmalde, hukuksuzluktur, kanun
dışılıktır- bu meralar tüccarlara kiraya verilerek bu
ailelerin kendi köylerine ait mera ve yaylaları kirayla
kullanmalarının önü açılıyor, yıllardır yaşanan bu. Bunu
böyle yaşayan bir üretici ne kadar üreticiliğine devam
edebilir ve ne kadar köyüne dönmeyi düşleyebilir.
Arıcılara bakalım, iki tane üç tane belge birkaç yıl
öncesine kadar istenirken, bu yıl 8-9 tane belge
isteniyor bu insanlardan, güvenlik gerekçe edilerek. Her
geçen gün bu ailelerin, çünkü arıcılıkta doğaya
çıkmadığınızda, doğanın en üst noktalarına
erişmediğinizde ayakta kalma şansınız yok. Her geçen gün
bu ailelerin bir kısmı, gene bu üretici grupları olarak,
bu üreticiliği bırakarak kentlerde başka çareler aramaya
başlıyorlar. Şimdi, acil alınması gereken tedbirler
bunlardır. Halkın halen mülküne, toprağına ulaşımla
ilgili, erişimle ilgili ciddi bir sorunu vardır. Halen
kanunların uygulanmasına dair endişelerimiz devam
etmekte ve bu kanunlar halen uygulanmamaktadır. Bunu o
bölgedeki en büyük mülki amir başta olmak üzere bütün
kamu kurumlarının yetkilileri, temsilcileri yapmaktadır.
Sorunu hukukun üstünlüğü çerçevesinde çözme iddiasında
olanların bile çözemeyeceği bir tarla vardır, bir zemin
vardır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Bir an önce
uygulamaya geçilmelidir. Bu konuda bir an önce tedbirler
alınmalıdır ve halkın kendi sözünü söyleyebileceği
konularda, bu sorunları söyleyebileceği imkanlar
yaratılmalıdır. Çünkü halk artık söz söyleyebilecek
halde değil. Bir korku, bir endişe, bir güvensizlik
hüküm sürmektedir. Burdan, ne kadar yurt duygusunu
ayakta tutacaksınız? Yurt duygusunun kaybolduğu bir
yerde köye dönüşten ne kadar bahsedeceksiniz? Bunu
oturup düşünmek gerekiyor.
Cevaplar: